Günlük arşivler: 2 Mart 2017

TARİH : Korsika ve Osmanlı Devleti


Korsika ve Osmanl Devleti.pdf

TARİH : Sefaret ve Sefaretnâme Hakkında Yeni Bir Değerlendirme


Sefaret ve Sefaretnme Hakknda Yeni Bir Deerlendirme.pdf

TARİH : Şehzâde Elçisi Safiyesultanzâde İshâk Bey


ehzde Elisi Safiyesultanzde shk Bey.pdf

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// CEM CÜNEYD CANAN : ERMENİ SOYKIRIMLARI VE HOCALI


ERMENİ SOYKIRIMLARI VE HOCALI

Ermenilerin, günümüze kadar söyledikleri yalanların külliyatını yapmamak, ne büyük talihsizlik! “Dağdan gelip, bağdakini kovan” Ermeniler, her türlü melânete başvururken, bütün iğrenç davranışlarını yok sayarak, Kafkasya’ya sonradan geldiklerini hep unuttular. Tarihin her döneminde; Pers İmparatorluğunun yıkılmasından, İskender’in, daha sonra da sırasıyla Selevkosların, Romalıların, Bizanslıların, Selçuklu Türklerinin ve nihayet Osmanlı Türklerinin egemenliğinde yaşamış olduklarını, daima diğer milletlerce kullanılmış olduklarını da hiç hatırlamak istemediler! Bizim de unuttuğumuz gibi!

Birazcık TÜRK TARİHİNİ bilsek, birazcık Rus tarihçilerini okusak, Ermeni yalanları ve yaptıkları SOYKIRIMLAR karşısında da sadece HOCALI’NIN acısını hissettiğimizle kalmaz başkaca acılarımızın olduğunun da farkına varırdık.

Mesela; 1578’de Osmanlı-Safevî savaşının sonuçlarını merak ederdik!

Mesela; 10 Kasım 1724’de Rus Çarı I. Petro’nun, aşağıdaki satırlardan birazcık haberimiz olurdu!

“Biz sizi, aileleriniz ve nesilerinizle birlikte âli İmparator himayemize kabul ettik ve bundan sonra özgür olarak yaşamanız için Hazar Denizi kıyısında yeni alınan İran topraklarımızda huzurla yaşamanız ve kendi yasalarınıza göre Hıristiyan mezhebinize hizmet edebilmeniz için geniş toprakların ayrılmasını emrettik. Biz, Hıristiyanlık adına sadık Ermeni milletini kendi himayemizde tuttuğumuz sürece, size Majestelerinin fermanını bağışlıyoruz ve o yeni alınan İran topraklarının yöneticilerine, sizden birileri oraya gittiğinde, onların sizi Gilan ve Mazandaran’da olduğu gibi, Bakü’de ve diğer uygun yerlerde de kabul etmekle kalmayıp, yaşamanız ve yerleşmeniz için rahat yerler ayırmaları ve bundan sonra sizi her türlü ihtimam ve güvenlik içinde tutmaları için adımızdan ferman gönderdik.”

“Ermeni temsilciler düşmandan korunma ricasıyla bize sığınmıştır; bunu gerçekleştirme imkânımız yoksa o zaman onların yeni ele geçirdiğimiz İran topraklarına yerleşmesine izin verelim. Onların… Hazar kıyısındaki topraklarımıza yerleşmesine izin verdik ve usulen hamilik fermanı gönderdik. Eğer Türkler bu konuda sizinle konuşursa, o zaman onlara şu cevabı verin: ‘Biz Ermenileri çağırmadık, fakat aynı mezhepten olduğumuzdan onlara hamilik etmemizi rica ettiler; biz, Hıristiyanlık adına Hıristiyan olan Ermenilere ret cevabı veremezdik…” dediğini hatırlardık!

Mesela, İran’da Nadir Şah’ın öldürülmesini,

Azerbaycan Hanlıklar dönemini,

1804’de İran’a karşı Rus’ların Azerbaycan hâkimiyetini,

1806’da Rusların, Bakü, Derbent, Gence, Karabağ, Kuba, Nahçıvan, Revan, Şeki, Şirvan, Talış’ı ele geçirdiğini,

12 Ekim 1813 Gülistan Antlaşmasını,

Kaçar Hanlığı’nın, Rusya’ya karşı İngiltere ve Fransa ile yaptığı işbirliğini,

16 Temmuz 1826 da İran ordusunun başarısız Azerbaycan harekâtını,

1–14 Ekim 1827 de Rusların tekrar Marendi, Nahçıvan, Revan ve Tebriz’i aldıklarını,

29 Temmuz 1828 Türkmençay Antlaşmasını ve o dönemde ki yaşanmış acıları da hatırlardık!

Mesela, Rus Tarihçilerin “ 20. Yüzyılın başlarında –ZAKAFKASYA’DA- ikamet eden 1 milyon üç yüz bin Ermeni’nin bir milyondan fazlası bu bölgenin yerel halkı değildir, onlar bizim tarafımızdan göç ettirildiler” (N. Şavrov–1911)

“Ermeniler, ağırlıklı olarak, Müslüman toprak beylerinin arazilerine yerleştiler.” “Ermenilerin İran’dan bizim eyaletlere göç etmesi üzerine kayıtlarını okumak yeterli olacaktır.” (A.Griboyedov–1977)

“Ruslar kendi jeopolitik çıkarları uğruna Kafkasya’nın demografik yapısını değiştirdiler.” Samuel A. Weems (2002) dediklerini hatırlardık!

Mesela, Thomas de Waal’ın;

“19.yüzyılda metrolop ülkenin, binlerce aileyi Türkiye ve İran’dan burada ikamet etmeleri için göç ettirmesinin ardından İrevan gitgide Ermeni kenti oldu. Bununla birlikte, henüz 1870’li yıllarda burada toplam 12 bin kişi oturuyordu, başka bir deyimle bu kent hatta Şuşa’dan bile küçüktü. Ve Ermeni mülteciler iş bulmak için Bakü’yü tercih ederlerdi. (Lourie, Yerevan’s Phenomenon, p. 177–178).

İrevan, daha büyük göç dalgasının ardından şimdiki gibi oldu…

1918-1920’li yıllarda İrevan, bir süre bağımsız olan ve Anadolu’dan göç etmiş yüz binlerce Ermeni’nin tek sığınağı olan Ermenistan devletinin başkenti oldu. 1920 yılında Sovyet Ermenistan’ın başkenti oldu. 1932 yılında İrevan’ı ziyaret eden Yahudi yazar Artur Koestler, kenti Filistin’de o dönemde bulunan Yahudi mahallelerine benzetmiştir: “…nüfus çoğunlukla Türkiye, Avrupa ve Amerika’dan göç etmiş mülteci ve göçmenlerden oluşurdu. Çoğu zaman yolu geçerken bozuk Rusça ile sorduğum sorulara düzgün Almanca ve Fransızca yanıtlar verirlerdi…” (Koestler, The Invisible Writing, р. 109).

…kendi devletinden yoksun olan halk tüm dünyaya yayılmıştı. Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti sırf Ermenilerin yeni vatanının olması için kurulmuştu.” diyerek, yazdıklarını hatırlardık!

Mesela, Tarihin derinliğine inmeden, 1905 yılı (6–9 Şubat), (20–30 Ağustos), (20–25 Ekim) BAKÜ, REVAN, NAHÇIVAN (Cehri-Elince-Şurut) ŞERUR, DERELEYEZ, EÇMİEDZİN, SÜRMELİ, GENCE, ERES, ŞUŞA, HOCALI, KAZAK da Ermenilerin yaptığı SOYKIRIMINI hatırlardık!

Mesela, Mart 1918 de ŞAMAHI’DA şehit edilen SEKİZ BİN, Nisan 1918 de BAKÜ’DE şehit edilen ON İKİ BİN Azeri kardeşimizi, Nisan 1992 de AĞDABAN Soykırımını hatıralardık!

Mesela, Fransa Kafkasya Yüksek Komiseri Damien de Martel tarafından 20 Temmuz 1920 yılında Fransa Dış işleri Bakanlığı’na gönderilmiş olan;

“… Bu askeri operasyonlara gelince: Ermenistan’dan yeni dönen tanıklardan operasyonların nasıl yapıldığına dair bir takım bilgiler edindim. Haziran sonlarında Ermeni askeri birlikleri İrevan’ın güneyinde 40.000’i aşkın Müslüman’ın [Azerbaycanlının] ikamet etiği 25 Tatar [Azerbaycanlı] köyünü ablukaya aldılar. Başkente yakın bölgede oturan ve her hangi bağımsızlık iddiasında bulunmayan bu insanlar hep barışçıl bir tutum içinde sakin bir yaşam sürmüşler. Ermeniler onları top ateşi altında tutarak oturdukları köylerden kovdular ve Aras nehrine attılar. Boşalan köyler kısa sürede gelme Ermeniler tarafından işgal edildi. Bu olaylar sırasında Ermeni askerler kadın ve çocuklar da dâhil olmak üzere 4000 kişiyi Aras nehrine atarak katlettiler.” dediği raporun yansıttığı acıları hatırlardık!

Mesela, Ermenilerin, Kafkasya’nın yerli halkı olmadığını söyleyen Ermeni bilim adamlarından,

B.İşhanyan (Tarihçi) “Kafkas halkları” eserinde şöyle yazıyor: “Antik çağda Ermenilerin gerçek vatanı olan Büyük Ermenistan Küçük Asya’da, yani Rusya dışında bulunuyordu.” (B.İşhanyan, Kafkasya halkları, s.18, Petrograd, 1916)

Ermenistan SSC bilimler akademisinin ilk başkanı İ.Orbeli; “Şimdiki Dağlık Karabağ, ortaçağda Albanya’nın bir parçası olmuş, ardından Ermeni derebeyleri tarafından işgal edilmiştir”(İ.Orbeli, Seçme eserleri, s. 358 Erivan, 1963)

Manuk Abegyan’ının; “Ermeni halkının kökü nedir; nasıl ve ne zaman, nereden ve hangi yollardan buraya (İrevan topraklarına) geldi, Ermeni olmadan önce ve sonra hangi tayfalarla bağlantıları oldu, dilini, etnik yapısını kim ve nasıl etkiledi? Bizim elimizde bunları kanıtlayacak açık ve net deliller bulunmamaktadır.”( M. Abegyan, Ermeni edebiyat tarihi, s.11, Erivan, 1975), dediklerini hatırlardık!

Mesela, 1993 yılında Ermenistan sınır kapısının kapatılmasından 16 yıl sonra; O “üst akılın” yönlendirmesi ve İsviçre’nin arabuluculuğu ile Zürich’te 10 Ekim 2009’da “Diplomatik İlişkilerin Tesisi” “İkili İlişkilerin Geliştirilmesi” protokollerinin, Ermenistan ile neden imzalanmış olduğunu sorgular, söz konusu protokolleri Ermenistan’ın 23 Nisan 2010’da askıya aldığını, Şubat 2015 tarihinde de parlamentosundan tamamen geri çektiğini, bizim ise halâ o protokolleri TBMM gündeminde tutmakta olduğumuzu hatırlardık!

Mesela, Ermeni birliklerinin, Azerbaycan mevzilerine sızmaya çalışırken, 24–25 Şubat 2017’de çıkan çatışmada şehit olan 5 Azerbaycan askeri, Agşin Abdullayev, Şahlar Nezerov, Tural Haşımlı, Zülfü Gedimov ve Zakir Ceferov’ların, memleketleri Bakü, Şeki, Haçmaz, Beylaqan ve Yardımlı’da toprağa verildiğini, hatırlardık!

Şayet, tarihi derin-çukur-yüksek-resmi-gayri resmi diye ayırmadan okuyabilseydik, sadece HOCALI’YI değil AZERBAYCAN’IN yaşanmış bütün acılarını hatırlardık!

Rusların “sağıra yatan” oyalama politikalarına birazcık dikkat ederken, dindaşları olan Ermenileri, neden Rusya’nın iç bölgelerine yerleşmelerine, hiçbir şekilde izin vermemiş olduklarını düşünürdük!

Kaynak: 1905.az

Cem Cüneyd CANAN

AK PARTİ DOSYASI : Tayyip Erdoğan’ın Lise, Üniversite ve Askerlik Dönemleri ile Diploma Sorunsalı


Tayyip Erdoğan’ın Lise, Üniversite ve Askerlik Dönemleri ile Diploma Sorunsalı

Önemli, lütfen sabırla okuyun.

Erdoğan’ın Lise, Üniversite ve Askerlik Dönemleri ile Diploma Sorunsalı

Tayyip Erdoğan’ın diploması yine gündemde yani olmayan diploması.Diploma meselesinin önemi büyük. Çünkü diploması yoksa, cumhurbaşkanlığı düşer hatta düşmekle kalmaz; hiç cumhurbaşkanı olmamış kabul edilir.Attığı her imza geçersiz olur, yaptığı tüm atamalar düşer hatta onayladığı hükümet bile otomatik olarak düşer. Dokunulmazlığı kalkar. Silivri’yi boylar! O kadar kritik bir konu yani.

İLKOKUL

İsterseniz Tayyip Erdoğan’ın eğitim hayatına daha yakından bir göz atalım: 26 Şubat 1954 doğumlu. Kasımpaşa Piyale Paşa İlkokulu’nu 1965’te bitirmiş.İlkokul eylül ayında başlar. Yani 6 yaşında okula başlamış olsa 1960 yılının Eylül ayında ilkokula kayıt yaptırır.

1960-61, 1961-62, 1962-63, 1963-64, 1964-65 dönemlerinde okula devam eder. Kayıpsız bir şekilde mezun olur.Hiç belli etmiyor deseniz de demek ki ilkokul diploması var!

ORTAOKUL-LİSE

1965’te ilkokulu bitirdikten sonra İstanbul İmam Hatip Lisesi’ne giriyor.O yıllarda orta kısım 4 yıl, lise kısmı ise 3 yıl, toplamda 7 yıllık eğitim veriyor.

1965-66, 1966-67, 1967-68, 1968-69 dönemlerinde orta kısım 1969-1970, 1970-71, 1971-72 yıllarında lise kısmı.Yani Tayyip Erdoğan’ın 1972 yılında İstanbul İmam Hatip Lisesi’nden mezun olması gerekir.

Fakat 1973’te mezun olmuş!

1 yıllık bir kayıp var, acaba Tayyip Erdoğan 1 yılı tekrar mı etti? Yani sınıfta mı kaldı? Lise yıllarında pek başarılı bir öğrenci olmadığını zaten arkadaşları da aktarıyor.

Süleyman Demirel’den Turgut Özal’a kadar tüm devlet liderlerinin ilkokul karnelerine kadar, aldıkları tüm notları biliyoruz.Öyle ki Osmanlı döneminde okuyan Mustafa Kemal’in bile okul sicilleri, karneleri, ders notları elimizde.Fakat Tayyip Erdoğan’ınki yok!

Neden?

Kasımpaşa Piyalepaşa İlkokulu veya İstanbul İmam Hatip Lisesi, böylesine önemli bir mezun verdiğine göre, o talebenin tüm sicil defterini, karnelerini, okul notlarını çerçeveletip okul girişinde neden sergilemez? Biz cumhurbaşkanımızın ortaokul veya lisede sınıfta kalıp kalmadığını bile bilemiyoruz!

ÜNİVERSİTEYE NASIL GİRDİ?

Aslında bu lise son sınıf devresinin üzerinde durmak gerek çünkü o iki yıl çok kritik.

12 Mart dönemi… 1971-73 arası… Artık lisede reşit bir öğrenci…

1973’te İmam Hatip’ten mezun oluyor ama üniversiteye girme hakkı yok çünkü o tarihlerde, İmam Hatip mezunları İlahiyat dışında bir bölüme giremiyorlar. Girmek isteyen olursa normal bir liseden diploma almak zorunda. Tayyip Erdoğan da çok dini bütün bir insan olduğu için İlahiyat’ta okumak istemiyor, Ticari İlimler okumak istiyor!

Bunun için de önünde bir yol var. Lise fark derslerini verip bir diploma alıp, üniversiteye girebilir. Ortaokul-lise döneminde 1 yıl sınıf kaybı olan Tayyip Erdoğan, 1973 Haziran’ında liseyi bitirip eve kapanır, ders çalışır ve Ekim ayında Eyüp Lisesi’nden diploma alır! Sonra bu diplomayı alır ve Aksaray Ticari İlimler Akademisi’nin yolunu tutup orada kayıt yaptırır.

Lise fark diploması neden yok!

1973 yılında Ekim ayında yine de üniversiteli sayılamaz çünkü kayıt yaptırdığı yer üniversite değil akademidir. Bir tür yüksekokul ama dört yıllık üniversite değil!

1973’te kayıt yaptırırken akademiye iki adet diploma sunmuş olması gerekir.

Birincisi, İstanbul İmam Hatip Lisesi diploması, ikincisi Eyüp Lisesi diploması. Bildiğimiz kadarıyla İmam Hatip diploması var ama Eyüp Lisesi diploması yok! Eyüp Lisesi, bu pırlanta öğrencisini mezunları arasında saymasına rağmen, diplomasını çerçeveletip okul girişine asmamış! Kaldı ki Eyüp Lisesi’nde verdiği kaç fark dersi var, bu sınavlar ne zaman yapılmış, bu sınavlardan kaç almış, bu kayıtlar da ortada yok.Eyüp Lisesi’ne ait öğrenci numarası ve sicil kaydı yine yok. İnsan ister istemez meraklanıyor, nerede bu diploma? Ya da var mı böyle bir diploma!?

Hadi diyelim Eyüp Lisesi bu kadar ihmalkâr, Aksaray Ticari İlimler Akademisi’nde her iki diplomanın da orijinali ya da noter onaylı bir sureti olmak zorunda.Eğer Aksaray Akademisi sonradan Marmara Üniversitesi haline dönüştüyse o zaman da Marmara Üniversitesi’nde, Tayyip Erdoğan’a ait bir pembe karton kapaklı sicil dosyası olmalı. Burada da bu diplomalar olmalı! Fakat yok!

Sahi, nerede bu Eyüp Lisesi diploması?!

ÜNİVERSİTE YILLARI

Gelelim akademi günlerine…1973 yılında akademiye girmiş. Normal şartlar altında, 1976 yılında mezun olması gerekir çünkü okul 3 yıllık. Fakat mezuniyet tarihi 1981! 3 yıllık okulu 8 yılda bitirmek! Hadi hakkını yemeyelim. Son yılı şubat döneminde bitirmiş yani yarım sene eksiği var.

Yine de sayalım: 1973-74, 1974-75, 1975-76, 1976-77, 1977-78, 1978-79, 1979-80, 1980-81. Yine 7.5 yıl ediyor! Burada hemen bir duralım; 8 Aralık 2013 tarihine dönelim ve Başbakan Tayyip Erdoğan ne demiş okuyalım:

“Üniversitelilere sınırsız af diye bir şey tanımıyoruz.Çünkü bu öğrenciler üniversiteleri terör alanına çevirdiler. Hazırlığımızı yapıyoruz, 6-7 yıl içinde bitirdin bitirdin. Bitiremedin güle güle?” dedi.

Sen 3 yıllık Akademi’yi 7.5 yılda bitir fakat 4-5 yıllık üniversiteyi 6-7 yılda bitiremeyen öğrencileri okuldan şutla! 3 yıllık okulda 7.5 yıl öğrencilik.. Lise döneminde 1 yıl kaybı olan bir öğrenci için normal bir kayıp diyebilirdik belki.

Fakat biliyoruz ki lisede 1 yıl kaybeden Tayyip Erdoğan, 1973 yazından itibaren çok çalışkan bir öğrenci olmuştur ve fark derslerini bir çırpıda vermiştir!

Hadi diyelim tekrardan biraz tembelleşti ya da rehavete kapıldı.Fakat 3 yıllık okulda, 7,5 yıl kayıt silmeden kimseyi tutmazlar! Birinci olasılık; kaydı silindi, diploması o yüzden yok! İkinci olasılık; kaydı silindi ama 1981’de afla geri döndü ve okulu bitirip diplomayı aldı. Fakat her iki durumda da kayıt silme belgesinin olması gerekir.

NEREDE BU BELGE?

Afla döndüyse başvuru belgesi nerede?

ARKADAŞSIZ ÖĞRENCİLİK

Aslında bu da üzerinde çokça durulan bir konu. Tayyip Erdoğan’ın üniversite arkadaşı hiç yok. Onu tanıyan, bilen, gören, duyan kimse yok. Düşünsenize,sizinle aynı sırada oturan, aynı sınıfınızdaki arkadaşınız, önce Büyükşehir Belediye Başkanı oluyor, sonra Başbakan ve şimdi de Cumhurbaşkanı fakat bir üniversite arkadaşı bile çıkmıyor.Üstelik, İmam Hatip arkadaşlarıyla çok sıkı bağlarını onlarca yıl sürdüren vefalı bir arkadaştır Tayyip Erdoğan.Ve yine tüm arkadaşlarını kollayan, onlara iş veren biri. Neden bir okul arkadaşı çıkmaz şu akademiden?

İKİ KRİTİK YIL: 1971-1981

İsterseniz Tayyip Erdoğan’ın lise ve üniversiteden mezun olduğu ya da mezun gözüktüğü veya gösterildiği iki yıla odaklanalım. 1972’de bitirmesi gereken liseden 1973’te mezun oluyor.

Yıllar 1971 darbesi dönemi… MİT’in İslami kesimler içine sızdığı yollar…

Mümtaz’er Türköne 5 Temmuz günü şu satırları yazdı:

“70’lerin başına ait bir hikâye.. Üniversitede okurken polisler sebepsiz yere Siyasî Şube’ye alıyor; iyi polis-kötü polis muhabbeti ile korkutucu bir sorgudan geçiriliyor. En nihayetinde üçüncü bir kişi ‘bize çalışacaksın’ diye meseleyi bağlıyor. İslâmcı dostum, ‘Ben reddettim, ama çevremde aynı tezgâha düşüp teklifi kabul eden çok sayıda tanıdığım olduğunu anladım’ diye bitirdi hikâyeyi.” Ertesi gün Ali Bulaç açıklama yaptı. O kişi benim ve olay doğrudur diye…

1970’LERIN BAŞI…

Liseyi bir yıl uzatan bir isim, kendi ifadesine göre İslamcı hareketin içinde yer alan bir isim Tayyip Erdoğan! Acaba? 10 yıl ileriye gidelim ve 12 Mart’tan 12 Eylül darbesi dönemine gelelim.1976’da bitirmesi gereken Akademi’yi 1981’de bitiriyor.

Tesadüf yine darbe dönemi.

Her iki darbe döneminde de Tayyip Erdoğan’a kimse dokunmuyor. Kendi ifadesi ile İslamcı gençliğin en önde gelen lideri olduğu halde.12 Eylül’ün en önemli nedeni olarak gösterilen Konya mitinginin başında olduğu, İstiklal Marşı okunurken oturma eylemi yaptığı halde… Diğer İslamcılar hapse atılırken, Tayyip Erdoğan’a üniversite diploması veriliyor!

MİT AJANI MI?

Aslında diplomalardaki tutarsızlıklar, başka bir şeyin göstergesi. Akademi’ye nasıl girdi? Neden hiç devam etmedi? Neden ve nasıl diploma alabildi? Bunun ülkemizde tek açıklaması olabilir:

Ya Emniyet ya da MİT elemanı ya da personeli olmak!

Tayyip Erdoğan’ın okul yıllarındaki karanlık, ancak MİT arşivine bakılarak aydınlatılabilir.

SAHTE GEÇİCİ MEZUNİYET BELGESİ

Gelelim işin sahtecilik kısmına. Tayyip Erdoğan’ın elinde 1981 yılında aldığı geçici mezuniyet belgesi var. Fakat bu geçici mezuniyet belgesi mühürsüz, resimsiz, imza sahte. Bir belgede üç ayrı kalpazanlık! Mühürsüz mezuniyet belgesi asla olamaz. Mühürsüz hiçbir devlet evrakı olamaz. Mühür varsa devlet vardır, mühür yoksa devlet yoktur! Kaldı ki Tayyip Erdoğan’la aynı yılda ve dönemde geçici mezuniyet belgesi alanların evrakında mühür de var, fotoğraf da var. Üstelik imzalar farklı.

TAYYİP ERDOĞAN’IN GEÇİCİ MEZUNİYETİNDEKİ DEKAN DOÇ. DR. SİNAN ARITAN’IN İMZASI İLE DİĞER GEÇİCİ MEZUNİYET BELGELERİNDEKİ DEKAN DOÇ. DR. SİNAN ARITAN’IN İMZASI FARKLI

Belli ki Tayyip Erdoğan, askerliğini yedek subay olarak yapmak için bir sahte belge düzenlemiş. Belki kendi isteğiyle belki de üstlerinin yönlendirmesiyle. 1982 yılının askerlik belgelerine bakılarak, Tayyip Erdoğan’ın nasıl yedek subay olabildiği araştırılabilir. Askerlik şubesindeki dosyasında neler var? Askeri birliğindeki dosyasında ne evraklar var?

YEDEK SUBAY KANTİNCİ?

Kaldı ki burada da bir başka sıkıntılı durum var. Tayyip Erdoğan, kendi hayat hikayesini anlatırken askerliğini 1979 yılında yaptığını anlatıyor. Fakat askerlik kayıtları 1982’yi gösteriyor. (Bu arada Soner Yalçın, Kayıp Sicil’de 1983 olarak belirtmiş) Öyle garip bir durum ki askerliğini 1979’da yaptığına dair gazete kupürleri ve bir de asker şapkalı bir resim var. Bellek yanılır. Çünkü insan yanılır. Fakat bir insan askerliğini 1982’de yapıp da 1979’da yaptığını anlatamaz.

Basit bir nedeni var; 1980’de darbe oldu. Tayyip hem 1979’da askerlik yaptığını iddia ediyor hem de1980’de darbede gözaltına alınıp Metris’e atıldığını. Herkes Metris yalanına gülüyor, bir caka satma olayı diye. Fakat daha vahimi, Tayyip, Metris kurulduğunda Metris’i kuran ordunun yedek subayı! Üstelik bunu da karıştırıyor. Burada hemen askerlik parantezi de açalım derim. Tayyip’in askerlikle ilgili de bir fotosu ve arkadaşı yok!

Tıpkı üniversite gibi..

Kantinci olduğunu söylüyor fakat yalnızca tek başına çekilmiş bir fotosu var. Bu arada Ergün Poyraz’ın yayımladığı askerlik belgesinde kantin subayı değil takım komutanı gözüküyor. Yoksa diyorum, bu belge de mi sahte?

Garip değil mi?
Hem hayalet öğrenci hem hayalet asker…
Bu işte sizce bir MİT yeniği yok mu?

Tayyip Erdoğan’ın askerlik fotosu olmadığı için şüpheler oluşunca, Rize Müftüsü Yusuf Doğan bir foto yayımladı Tayyip Erdoğan’ın da olduğu. Fakat Yusuf Doğan askerliğini 1983’te Kıbrıs’ta yapmıştı! Her yalanı kapatmak için başka bir yalan çıkıyordu piyasaya.

SAHTE DİPLOMA

Aslında üniversiteden diploma almanız şart değildir; geçici mezuniyet belgesiyle de pek çok işleminizi yapabilirsiniz. Prosedür şöyledir:

Okuldan mezun olduğunuz an, üniversite size bir geçici mezuniyet belgesi verir. Ama hemen akabinde diploma da hazır olur ve diplomalar arşivinde saklanır. Siz okula gittiğinizde öğrenci işlerine gider ve ben diplomamı almamıştım dersiniz, arşivden çıkartıp verirler. Yani zaten hazır olan diploma size verilir, yeniden bir diploma düzenlenmez! Tabii verirlerken imzanızı alırlar, teslim tesellüm belgesi ile.

Tayyip Erdoğan, 1981’de mezun olduğunda Akademi mevcut. O yıl içinde mutlaka diploma hazırlanmış olmalı.1982 yılında Akademi Marmara Üniversitesi’ne bağlandı ise bu diploma, arşivle birlikte Marmara Üniversitesi arşivine devredilmiş olmalı. Yani Tayyip Erdoğan’ın elinde, üzerinde Marmara Üniversitesi yazmayan bir diploma mutlaka olmalı! Ama yok!

Marmara Üniversitesi, eski diplomaları imha edemez; saklamak zorundadır. Bir imha kararı alınacaksa, bu da üniversitenin karar defterinde yazılı olmalı. Kararsız imha olamaz fakat böyle bir karar da yok!

DİPLOMA İHTİYACI

Aslında Tayyip Erdoğan’ın bir diplomaya da ihtiyacı yok ki. Bir dönem muhasebecilik yapıyor, sonra particilik… Ondan diploma isteyecek kimse yok. Zaten 1981’de mezun olan Tayyip Erdoğan,1994 yılına kadar okula uğramıyor ve diploma da almıyor.1994 yılında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday oluyor. İşte o tarihte diploma gerekiyor. Ya da kendisi öyle hissediyor. YSK’ye bir diploma veriyor.

Dikkat edin; tarih 1994!
Peki, bu diploma nerede? Evet, bu diploma ortalıkta yok! İki diploma, ikisi de sahte!!! Fakat Ergün Poyraz bu diplomayı yayımladı.

Ne zaman?
Tam da cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasında. 26 Eylül 2015’te Oda TV haber sitesinde…Fakat bu tarihte başka bir şey daha olmuştu; Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı adayı olunca, Yusuf Halaçoğlu, Tayyip Erdoğan’ın 4 yıllık üniversite mezunu olmadığını, bu nedenle aday olamayacağını açıklamıştı.

Peki, ne oldu?
Bunun üzerine Marmara Üniversitesi hemen Tayyip Erdoğan’a bir diploma düzenleyip verdi. Artık diploması vardı!

FAKAT BÜYÜK BİR HATA YAPMIŞLARDI: VERDİKLERİ YENİ DİPLOMAYLA 1994’TE TAYYİP ERDOĞAN’IN YSK’YE SUNDUĞU DİPLOMA FARKLIYDI!

Yani iki diploması vardı artık Tayyip Erdoğan’ın ve ikisi de birbirinden farklıydı. İki sahte diploma!

KİM SAHTEKÂR?

Marmara Üniversitesi’nin bir kabahati yoktu aslında. Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olması gerekiyordu ama diploması yoktu. Mecbur bir diploma vereceklerdi. Yoksa hapsi boylarlardı. Onlar da kendilerince bir diploma hazırladılar. Ve tam da o dönemde İstanbul Anadolu 5. Sulh Ceza Mahkemesi, Marmara Üniversitesi’nin diploma erişim linkine erişimi yasakladı.

Bir haltlar karıştırıyorlardı ve bu ortaya çıksın istemezlerdi. Yalnızca bu karar bile ortada bir kalpazanlığın olduğunun kanıtıdır. Erişim engellendi, üniversite rektörlüğü sahte diplomayı üretti ve açıkladı. Fakat üniversitenin Tayyip’in daha önce bir diploma aldığından (ya da kendisinin hazırladığından) haberi yoktu ve şimdi iki diploma birbirini tutmuyordu. Sıkıntı şuradaydı; üniversite bir kişiye 1994’te diploma verdi ise, bunu bilirdi.

Belli ki Tayyip Erdoğan, bu diplomayı üniversiteden almamış; kendisi hazırlamıştı, o nedenle üniversitede kaydı da yoktu. Eğer üniversiteden alınmış olsaydı, bu kaydı gören üniversite Tayyip Erdoğan’ı uyarır, “siz zaten daha önce bir diploma almışsınız” derdi.

Gerçekten de aldığınız diplomayı kaybedebilirsiniz, çaldırabilirsiniz vb. Böylesi durumlarda bir kayıp ilanı çıkartır, o ilanla başvurur, o kayıp ilanı üzerine üniversite size yeni bir diploma verir. Ama işte bu prosedür de uygulanmamıştı.

Biri Tayyip Erdoğan’ın hazırladığı, diğeri Marmara Üniversitesi’nin hazırladığı iki ayrı diploması olan Ve ikisi de sahte olan bir cumhurbaşkanımız var. Ne kadar övünsek azdır.

MARMARA’NIN SAHTE DİPLOMASI

Marmara Üniversitesi’nin yeni hazırladığı diploma da baştan aşağı sahteydi. Nasıl mı?

Diplomada 1981 Şubat mezunu yazıyor. Ama üniversitelerde Şubat diye bir dönem yoktur. Güz dönemi ya da yaz dönemi yazması gerekir. Üniversitenin altında dekan olarak Prof. Dr. Ömer Faruk Batırel ismi ve imzası var. Fakat Ömer Faruk Batırel o dönemde ne dekan ne de profesör…

Geçici mezuniyet belgesindeki öğrenci numarasıyla diplomadaki öğrenci numarası da birbirini tutmuyor üstelik! Ve bir üniversite böyle abuk sabuk bir diploma düzenler mi?

Bu sahte diploma üzerine yazılar çıkmaya başlayınca, AKP’nin internet trolleri bir belge yaymaya başladılar internet üzerinde. İngiltere’den Principal Forensic Service adlı bir adli kuruluştan, Anthony Stockton’un diplomayı incelediği ve doğruluğunu onayladığı iddia ediliyordu.

Sonra Nokta dergisi uzmana ulaştı, uzman çok şaşırdı: ne böyle bir belge incelemişti ne de böyle bir rapor vermişti. Yani sahte diplomanın sahte olmadığını ispatlamak için sahte bir rapor düzenlemişlerdi. Eee, reislerine özenmişlerdi doğal olarak.

DİPLOMASIZ BAŞKANLIK

Diyelim ki üniversite diploması sahte.
“Kim ne yapabilir ki?” mi diyorsunuz?

Yanılırsınız. Hukuk sistemi, bir anda ters bir hamle yapabilir. İşte o zaman Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanlığı mevkisini yitirebilir. Zaten o da bu riski görüyor, o nedenle Başkanlık sistemini istiyor. Başkan olursa, başkanlık yeter şartı olarak “üniversite mezunu olmak” aranmayacak. Zaten 2007’den itibaren yaptıkları Anayasa taslaklarında cumhurbaşkanının ilkokul mezunu olması yeterliydi!

Tabii Tayyip Erdoğan yerine Abdullah Gül cumhurbaşkanı oldu ve o Anayasa değişikliğine gidilmedi. Bu arada da Tayyip Erdoğan sahte diplomayla cumhurbaşkanı oldu, üstelik anayasa değişikliği de yapılmamıştı. İşte o nedenle üniversiteye erişim engeli kondu.

DİPLOMA SAHTE DEDİ, ÖLÜ BULUNDU

Ama bu dönemde sadece erişim yasağı konmadı, bir de şüpheli bir ölüm gerçekleşti. Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanlığı adaylığını açıklayınca, onunla aynı dönemde Aksaray Ticari İlimler Akademisi’nde okuyan muhasebeci Ömer Başoğlu, “Recep Bey’in Diploma Kalpazanlığı” başlıklı bir video hazırladı ve facebook sayfasından paylaştı. Sonra olanlar oldu: Video ortadan kaybedildi.

Banka hesabı bile bloke edildi. Ve bir gün Ömer Başoğlu evinde ölü bulundu. Kimilerine göre zaten ölümcül hastalığı vardı ama zamanlaması pek manidardı.

DİPLOMA KAYDI YOK!

Son olarak, Ankara’da görülen dava haber olunca, Oda TV muhabiri bir uyanıklık yaparak yeni bir haber yaptı. Marmara Üniversitesinin diploma sorgulama bölümü vardı. Link üzerinden ister isim yazarak, ister TC kimlik numarası ve okul numarası ile diplomanız var mı yok mu, sorgulayabiliyordunuz. Muhabir Tayyip Erdoğan için arama yaptı, diploma kaydı yoktu! Ne olur olmaz diye, bu defa videoya da kaydetti. Bu haber üzerine 29 Mayıs tarihinde ben de aynı aratmayı yaptım, Tayyip Erdoğan’ın diploma kaydı yoktu.

Attığımız twitlerle olayı duyurunca, sahte diploma Türkiye’nin en çok konuşulan olayı haline geldi. Ve bunun üzerine Marmara Üniversitesi, sorgu bölümünü değiştirdi. Artık Tayyip Erdoğan’ın diploma kaydı var!

SAHTE DİPLOMAYA DAVA AÇMIYOR!

Kısacası olay basit bir sahtecilik değil. Organize ve ısrarlı bir sahtecilik sürüyor. Ve her şeye dava açan Tayyip Erdoğan, bu sahtecilik iddialarına dava açmıyor. Şimdiye kadar bana 7 dava açmıştı, diploma ile ilgili yazıma dava açmadı. Ergün Poyraz’ın iddialarına da dava açmadı, Yalçın Küçük’e de Yusuf Halaçoğlu’na da…

Garip bir durum değil mi?

TAYYİP ERDOĞAN’IN DİPLOMASI SAHTE Mİ DEĞİL Mİ?

NASIL ANLAŞILIR?

İlkokula kayıt olursunuz. Kayıt olduğunuz andan itibaren size bir ilkokul numarası verilir.

Bu sizin ilkokul “kimlik” ya da “sicil” numaranızdır.
İlkokulda her yıl sonu bir karne alırsınız.

Bu karneler size verilir ama okul kütüğünde tüm karneler sizin sicil defterinize kaydedilir. Bu defterler atılmaz; saklanır. İlkokulu bitirirken size bir diploma verilir. Diploma verildiği andan itibaren mezun olursunuz. Bir işe başvuracak olursanız, o diplomayı, aslını ya da fotokopisini ya da noter onaylı bir suretini işyerinize sunarsınız. Eğer orta eğitime devam edecekseniz bu diplomanın aslını gireceğiniz ortaokula teslim edersiniz. Ortaokulda da aynı prosedür devam eder. Yeni bir numaranız, yeni bir sicil kaydınız olur.

Ortaokuldan mezun olurken de yine bir diploma alırsınız. Sonra lise hayatı başlar, liseye girerken bu defa ortaokul diplomanızı liseye teslim edersiniz.

Yeni bir numara ve yeni bir sicil defteri…Liseyi bitirirken de yine bir diplomanız olur. Üniversiteye girerken de o diplomayı teslim edersiniz. O halde üniversiteye girerken mutlaka ve mutlaka bir diploma teslim etmeniz gerekir. Bu teslim edilen diplomayı üniversite saklar. Üniversiteyi bitirirken üniversite size bir diploma verir. Peki, üniversite mezununun elinde ne kalmıştır?

Sadece bir üniversite diploması…Peki, lise diploması?

O hâlâ üniversite arşivindedir ve saklanır. Marmara Üniversitesi’nin diploma belgesi sunması yeterli değildir. Tayyip Erdoğan’ın İstanbul İmam Hatip Diploması ve Eyüp Lisesi diploması şu anda Marmara Üniversitesi’ndedir. Üniversite acilen bunları da kamuoyuna sunmak zorundadır.

Yani orijinallerini…
Karbon testine sokalım görelim…
Ha tabii varsa böyle bir diploma.
Peki, bu yeterli mi?

Elbette değil.Tayyip Erdoğan’a ait tüm okul kayıtlarını da çıkartmak zorundalar. Hangi dersleri almış, hangi dersten kaç puan almış bilelim.

Fakat
Lise diploması yoksa, ders geçme belgeleri yoksa…
Diploma da yok sayılır.

LİNK : http://nacikaptan.com/?p=44605

Nacikaptan

SAĞLIK DOSYASI : Çeşitli hastalıklara iyi gelen bitkiler


Çeşitli hastalıklara iyi gelen bitkiler

· Kahvaltıdan önce bir çay kaşığının ucu kadar hardal tohumunu ılık suyla içiniz.

· Bal ve Keçiboynuzu tozunu karıştırıp her sabah aç karnına içmeniz midenizi rahatlatacaktır.

· Patatesin suyunu sıkarak aç karnına içerseniz mideni rahatlar.

· Yemeklerinizin üzerine bir tatlı kaşığı kadar keten tohumu katarsanız hem ağrılarınızdan hemde şişkinliğiniz den kurtulmuş olursunuz.

· Kudret Narı Gastrit ve ülser tedavisi için bire birdir. Hakiki zeytin yağına kudret narını cam bir kavanoza koyunuz ve bir kaç gün beklettikten son her sabah aç karnına bir tatlı kaşığı içiniz. ( İçimi biraz zordur ama etkilidir kendim denedim )

· Meyan Kökü Gastrit tedavilerinde olumlu sonuçlar alınmıştır, kullana bilirsiniz.

· Yemeklerden sonra nane veya papatya çayı tüketiniz.

· Bir bardak kaynar suya civan perçemi koyun 10 dakika demleyin günde bir kaç bardak tüketiniz.

· Bir bardak kaynar suya 6 gram ufalanmış ebegümeci koyun 10 dakika demleyin günde 3 bardak tüketiniz.

· Bir bardak suya 5 veya 10 gram sarı kantaron konularak 10 dakika demlenir. Öğle ve akşam yemeklerinden önce1 bardak içilir. Sarı kantaron sizi rahatlatır ve ağrılarınızı giderir.

Prof.Dr. İbrahim SARAÇOĞLU gastrite yaramayan gıdaları ( asisitik yapan gıdalar ) bizler ile paylaştı, özellikle süt, peynir, yumurta kesinlikle tüketilmemesi gerektiğini meyveler‘den incir, kayısı, elma ve limonlu su tüketmesinin faydalı olacağının da altını çizdi.

– 1 fincan havuç suyu, 1 tatlı kaşığı lahana suyu ve 1 tatlı kaşığı balla karıştırılır. Havuç suyu yerine patates suyu da kullanılabilir. Bu karışımdan öğle yemeğinden 1 saat önce ve yatmadan önce olmak üzere günde 2 defa tüketilmesi önerilir.

SAĞLIK DOSYASI : Yumurta Kabuğunun Faydaları


Yumurta kabuğunun faydaları, Çöpe atılan yumurta kabuğunun aslında bilinmeyen pek çok faydası vardır. Cilt lekeleri, kırışıklıkları, cildin yaşlanması, kemik erimesi ve bağışıklığın güçlenmesi gibi pek çok faydası olan yumurta kabuğu bu tür rahatsızlıklara şifa olan bir besin kaynağıdır. İçeriğinde bolca kalsiyum bulunduran yumurta kabuğu özellikle menopoz döneminde ortaya çıkan kemik erimesi hastalığının oluşma riskini azaltır. Kemik erimesine karı yumurta kabuğu iyice öğütülerek günde yarım tatlı kaşığı kadar tüketilir.

Yumurta Kabuğu Nasıl Tüketilir?

Yumurta kabuğu havanda ya da blender yardımı ile iyice ufalanır. Ardından günde yarım tatlı kadar yenir. Daha fazla tüketmenin her hangi bir zararı yoktur. Ancak vücudun kalsiyum ihtiyacını karşılamak için yarım tatlı kaşığı tüketmek yeterlidir. Yetişkinlerde bu miktar yeterli olurken çocuklarda yarım çay kaşığı kadar tüketilmelidir.

Kırışıklıklar ve ciltte oluşan lekeler üzerinde de olumlu etkileri olan yumurta kabuğu bu tür sorunlara karşı tedavi amacı ile kullanılabilir. Özellikle cilt maskesi yapımında kullanılan yumurta kabuğunun kalsiyum içeriği ciltte detoks etkisi yaratır. Alkol ve sigara kullanan kişilerde daha çok karşılaşılan cilt yaşlanmasını geciktirmek için de kullanılabilir.

Kalsiyum Desteği İçin Yumurta Kabuğu Nasıl Kullanılır?

  • 1 tane yumurta kabuğu
  • Yeteri kadar limon suyu

Hazırlanışı: Yumurta kabuğu iyice kurutulup ezildikten sonra ağzı kapalı hava almayacak bir kabın içine alınır. Üzerini geçecek şekilde limon suyu ilave edilerek kabın ağzı kapatılıp buzdolabında 4 gün kadar bekletilir. Yumurta kabukları limon suyu içinde iyice eridikten sonra karışım günlük kalsiyum ihtiyacını karşılamak için yenebilir.

Kemik Erimesine Karşı Yumurta Kabuğu Nasıl Kullanılır?

  • 20 diş sarımsak
  • 40 tane yumurta
  • 2 yemek kaşığı zencefil
  • 20 tane yumurta kabuğu
  • 1 avuç kadar kapari turşusu

Hazırlanışı: 40 adet limonun suyu sıkıldıktan sonra cam bir kavanozun içine alınır.

KÜRT SORUNU DOSYASI : Toprak Ağası Şeyh Sait (BÖLÜM 2)


Ayaklanmanın başladığı günlerde, Bağdat’taki Fransız Komiserliği Paris’e 40 sayfalık bir rapor gönderdi.

Ortadoğu’da, birbiriyle çelişen Fransız-İngiliz çıkarlarını ve buna bağlı olarak Kürt-İngiliz ilişkilerini irdeleyen raporda, Şeyh Sait’ten de söz ediliyor; şunlar söyleniyordu:

“Şeyh Sait, 1918 yılından beri amacı İngiliz Mandası altında bir Kürt devleti kurmak olan İstanbul Kürt Komitesi’ne bağlı olarak çalışmaktadır.

Şeyh Sait, 1918’de, Kürdistan Bağımsızlığı Türkiye Komitesi lideri Abdullah Bey tarafından, İngilizlerin Kürt politikasındaki temel unsurlardan olan Binbaşı Noel’le ilişkiye geçirildi…”(1)

Şeyh Sait ayaklanması sürdüğü günlerde Bağdat’taki Fransız Yüksek Komiserliği, Paris’e gönderdiği bir başka raporda şunları söylüyordu:

“Kürt ayaklanması, birdenbire kendiliğinden ortaya çıkmadı.

Kürdistan dağları yabancıların kışkırtması ve desteğiyle ayaklandı.

Bölgede çıkan olaylar, İngilizlerin uğradıkları yenilgiden sonra hiç affetmedikleri Mustafa Kemal’e ve Ankara’daki Meclis’e karşı yürüttükleri siyasetin bir parçasıdır…

Kürt ayaklanması bundan daha iyi koşullarda patlak veremezdi.

Ayaklanma, Türklerin Musul üzerindeki iddialarını araştıran Komisyon’da, Türklerin kendi topraklarındaki Kürtler arasında bile huzuru sağlamayacağını gösterecekti”.(2)

Şeyh Sait ayaklanmasını İngilizlerle birlikte, devrik Padişah Vahdettin de destekledi.

San Remo’daki villasında, Kürt Teali Cemiyeti üyesi ve Serbesti Gazetesi sahibi Mevlanazade Rıfat’tan “Kürdistan olayları” hakkında sürekli bilgi alıyor ve aldığı bilgiyi Bükreş’te kurulmuş olan Hilafet Komitesi’ne iletiyordu.

Bu komite, Damat Ferit ve eski İçişleri Nazırı Mehmet Ali önderliğinde, Türkiye’de hilafetçi bir darbe hazırlıyordu.(3)

Atatürk, ayaklanma haberi geldiğinde, Aşar vergisinin kaldırılması ve Türk Teyyare Cemiyeti’nin kurulması gibi önem verdiği iki konu üzerinde çalışıyordu.

Doğu ve Güneydoğu’da, dış desteğe dayalı bir kalkışma onun için beklenmeyen bir durum değildi.

İngiltere Musul’u ve petrolünü istiyordu, o ise Musul’un Misaki Milli Sınırları içinde olduğunu dünyaya duyurmuştu.

İngiltere, “gizli faaliyetlerle Türkiye’yi Musul’dan vazgeçirmeye” çalışacak(4), bunun için kimi Kürt aşiretlerini kullanacaktı.

Elli yıl sonra açıklanan İngiliz gizli belgelerinde yazılı olan bu durumu, Mustafa Kemal o günlerde sanki belgeleri okumuş gibi açıkça görmüştü.

İstanbul’daki İngiliz Büyükelçiliği’nde görevli Kidston, 1919’da “Kürtleri kullanmamız çıkarlarımız gereğidir” derken, Elçilik Müsteşarı Hohler, “Kürt sorununa verdiğimiz önem Kuzey Mezopotamya (Kuzey Irak y.n.) bakımındandır. Kürtlerin ya da Ermenilerin durumu beni hiç ilgilendirmiyor” diyordu.(5)

Ayaklanmanın yayılması nedeniyle, sonuç getirecek etkili önlemlerin alınması gerekiyordu.

Dış destekli etnik ve dinsel ayaklanma kısa sürede bastırılmazsa, “yer altında pusuya yatmış” eski düzen yanlısı gericiler yüreklendirebilir, henüz tam olarak yerleşmemiş olan genç Cumhuriyet için tehlike oluşturabilirdi.

Sorun, bölgesel değil, uluslararası boyutu olan ulusal bir sorundu.

Alınacak önlemler, sorunun niteliğine uygun, yani ülkenin tümünü kapsayacak biçimde olmalıydı.

Ayaklanmaya, niteliğine uygun tanı koyamayan Fethi Bey, 3 Mart 1925’te Başbakanlıktan çekildi ve İsmet Paşa yeni hükümeti kurmakla görevlendirildi.

Meclis’te ve Cumhuriyet Halk Fırkası kümesinde, “silah çekmeye varan öfkeli tartışmalar”(6) oldu.

Sonunda, parti ve devlet başkanı olarak Mustafa Kemal’in toplantıya çağrılmasına ve görüşünün alınmasına karar verildi.

Ayaklanmanın, kapsam ve niteliğini ortaya koyan, aydınlatıcı bir konuşma yaptı.

Ayaklanmanın, ulus varlığına ve onun devlet örgütüne yönelen bir hareket olduğunu, bu nedenle “milletin elinden tutulması gerektiği”ni söyledi ve konuşmasını şu ünlü sözüyle bitirdi: “Devrimi başlatan tamamlayacaktır”.(7)

İsmet Paşa Hükümeti, ilk iş olarak, daha önce çıkarılmış olan Hıyaneti Vataniye Kanunu’na bir madde ekleyerek, vatan hainliği kavramını genişletti.

Meclis, bu tasarıyı 25 Şubat 1925’te yasalaştırdı.

Bir hafta sonra 4 Mart 1925’te Takriri Sükûn Kanunu çıkarıldı.

Üç gün sonra 7 Mart’ta, biri Doğu illerinde öbürü Ankara’da görev yapacak iki İstiklal Mahkemesi kuruldu.

Hemen ardından kısmî seferberlik ilan edildi.

Meclis, Takrir-i Sukûn Kanunu’nu, 22 red oyuna karşılık 122 oyla kabul etti.

Üç gün sonra İstiklal Mahkemelerinin savcı ve yargıçlarını seçti.(8)

Türkiye, yeni bir döneme giriyordu.

İki yıllık geçici bir süre için (bir kez uzatılacaktır) çıkarılan Takrir-i Sukûn Kanunu, yeni devletin yerleşip güçlenmesi uğraşısına yaşamsal önemde katkı sağlayacak, Türk Devrimi’nin doğal akışını kolaylaştıracaktı.

Cumhuriyet, demokrasi ya da insan hakları adına, kendi varlığına yönelen karşı devrime izin vermeyecekti.

Vatana İhanet kavramını genişleten yasa değişikliği, “dinin ve dinin kutsal saydığı kavramların siyasi amaçla kullanılması” suçunun açık tanımını yaparak yasakladı.

Bundan böyle, “dinin siyasi çıkar için kullanılması” amacıyla; örgüt kurulması, kurulmuş olanlara üye olunması ve halk içinde çalışma yapılması, yönetim biçimini ve devlet güvenliğini tehlikeye atan bir eylem sayılacak ve vatana ihanetle suçlanacaktı.(9)

Mustafa Kemal, Türkiye’nin gelişmesi önünde engel oluşturan sorunları, Şeyh Sait ayaklanmasından başlayarak kökünden çözmeye karar vermişti.

Meclis’in, Takrir-i Sükûn Kanunu’yla yürütmeye verdiği yüksek yetki, asal olarak Şeyh Sait Ayaklanması’nın bastırılması için verilmişti.

Ancak, bu yetki aynı zamanda, ülkenin gelişimi yönünde, önemli bir yaptırım gücü yaratmıştı.

Bu gücün kullanımı, Şeyh Sait Ayaklanması’nın bastırılmasıyla sınırlı tutulmayacak, ayaklanmaya kaynaklık eden geriliğin köküne inilecek, ülke bunlardan tümüyle kurtarılacaktı; sonuç değil, nedenler üzerinde durulacaktı.

Mustafa Kemal, ayaklanma konusunda Genel Kurmay’da yapılan toplantılara katıldı; hazırlıklardan sürekli bilgi aldı, görüş ve önerilerini iletti.

Belirlenen plana göre, ayaklanmacılar dokuz tümenlik bir orduyla kuşatılacak, harekata hava gücü de katılacaktı.

Ancak, bu iş zaman alacaktı çünkü bölgede araç kullanımına elverişli yol yoktu ve gidilecek hemen her yer sarp kayalıklarla doluydu.

Kış olduğu için, geçitler kar yığınlarıyla kapanıyor, takviye birlikleri cepheye varana dek yüzlerce kilometre yürümek zorunda kalıyordu.

Bağdat demiryolunun Güneydoğu bölümüne ait işletme hakkını elinde bulunduran Fransızlar, Türklerin demiryolundan yararlanmasına, “askeri birliklerin İngilizlere karşı kullanılmaması koşuluyla”(10) izin vermişti.

1925 Mart sonunda askeri hazırlık tamamlanmış, bütün ayaklanma bölgesi çember içine alınmıştı.

Olanakların sınırlılığına karşın hızlı davranılmış; bir ay içinde İran, Suriye ve Kuzey Irak’a giden tüm kaçış yolları kesilmişti.

Nisan ortasında, Şeyh Sait ve yanındakiler kuşatıldı.

Durumu umutsuz gören Şeyh Sait, yenilgiyi kabul ederek kendi isteğiyle teslim oldu.

Üzerinde “çeşitli belgeler” ve yetkilileri şaşırtacak kadar çok altın çıktı.(11)

Doğu İstiklal Mahkemesi’ne, ayaklanmayla ilgili olarak 389 sanık getirildi.

Savcı, iddianamesinde; yönetici konumda olan sanıkların, “din perdesi altında, dinle ilgisi olmayan” eylemleriyle, “vatana ihanet” suçunu işlediklerini, bu nedenle ölüm cezasıyla cezalandırılmaları gerektiğini belirtti.

Kırk sekiz kişi, “idama mahkum oldu”; bir bölüm sanık hapis cezasına çarptırıldı, bir bölümü suçsuz bulundu.

Kimi aşiret reisleri ve ağalar, Batı bölgelerinde oturmaya zorunlu kılındı; Doğu’da, kimi bölgelere göçmen yerleştirildi.(12)

DİPNOTLAR

(1) “Fransız Dışişleri Bakanlığı Gizli Belgeleri”, E-Levant (1918-1929) Kürdistan Caucase Servisi, Vol.101, sf.25; ak. Uğur Mumcu, “Kürt-İslam Ayaklanması” Tekin Yay., 19.Baskı, İst.-1995, sf.168

(2) “Fransız Dışişleri Bakanlığı Gizli Belgeleri”, E-Levant (1918-1929) Kürdistan Caucase Servisi, Vol.101, sf.25; ak. Uğur Mumcu, “Kürt-İslam Ayaklanması” Tekin Yay., 19.Baskı, İst.-1995, sf.97

(3) “Osmanoğullarının Son Padişahı Vahdettin Gurbet Cehenneminde” Mümtaz Tarık Göztepe, Sebil Yay., sf.158; sk. U.Mumcu, “Kürt-İslam Ayaklanması” Tekin Yay., 19.Baskı, İst.-1995, sf.59

(4) “Bozkurt” H.C. Armstrong, Arba Yay., İst-1996, sf.191

(5) “Kürt-İslam Ayaklanması” U.Mumcu, Tekin Yay., 19.Bas. İst.-1995, sf.24

(6) “Atatürk” Lord Kinross, Altın Kit., 12.Baskı, İst.-1994, sf.467

(7) “Tek Adam” Ş.S.Aydemir, 3.Cilt, Remzi Yay., 8.Basım, İst.-1983, sf.219

(8) “Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri IV” Kaynak Yay. 3.Bas., 2001, sf.193

(9) “İkinci Adam” Ş.S.Aydemir, Remzi Kit. 6.Baskı, İst. 1984, sf.301

(10) “Tek Adam” Ş.S.Aydemir, 3.Cilt, Remzi Yay., 8.Basım, İst.-1983, sf.469

(11) “Tek Adam” Ş.S.Aydemir, 3.Cilt, Remzi Yay., 8.Basım, İst.-1983, sf.226

(12) a.g.e. Sf. 227

TARİKATLER VE CEMAATLER DOSYASI : KÜLTLER, TEHLİKELİ TARİKATLAR VE TOPLUMA ZARARLARI


KÜLTLER, TEHLİKELİ TARİKATLAR VE TOPLUMA ZARARLARI

İkincil Kaynak : https://ismailhakkialtuntas.com/2017/02/26/tehlikeli-kultleri-tarikatleri-tanima-rehberi/

Asıl Kaynak bilinmiyor.

Son günlerde Türkiye gündemini meşgul eden konulardan olan ve özellikle de genç nüfusumuz için bir tehlike arz eden "kült" yapıları tüm dünyayı tehdit eden bir gerçektir. Bu yapı içerisindeki kişilerin davranışları, kült yapısının temel aldığı görüş ne olursa olsun birbirine son derece benzer. Beyin yıkama taktiği ile çalışan bu gruplar içine aldıkları kişinin tüm benliğini hem maddi hem de manevi yönlerden kuşatıp, bağımsız hareket edemez hale getiriyorlar. Tamamen gruba bağlıyorlar. Genelde hedeflerinin dünya hakimiyeti olması da olayın boyutunu büyütüyor. Yeryüzünde on binlerle ifade edilen kült yapıları ve bu yapıların içinde on milyonlarca insan düşünüldüğünde olayın ne derece ciddi oluğu anlaşılır.

Aileler böyle bir yapının içine giren çocuklarından utanmakta ve ellerinden geldiğince konuyu örtülü tutmaya çalışmaktadırlar. Oysaki bu konu utanılacak bir konu değil aksine tedbir alınması gereken bir konudur. Geç kalınması durumunda sevdiklerine bir daha asla yardım edebilecek fırsatı da bulamayabilirler.

Bu sayfanın başlıca iki amacı bulunmaktadır. Birincisi; kişilerin, sağlıklı grup ilişkileri ile tehlikeli grup ilişkilerini birbirinden ayırmalarını sağlamak, ikincisi ise; riskli bir grubun içinde bulunan kişiye, ayrılma ve topluma adaptasyonu aşamasında yardımcı olmaktır.

Bugün, Türkiye’de yüzü aşkın gurup bulunmakta. Bu gurupların bir kısmı İslami kökenli, bir kısmı Hristiyan kökenli, bir kısmı da Hindu tarikatları kökenlidir. Bu tarikatların yüzlerce takipçisi bulunmaktadır. Ancak bu grupların hepsini yıkıcı ve zararlı olarak değerlendirmek de yanlış olur. Bununla beraber, yıkıcı olan grupların içinde anlaşılması güç fikirlerin propagandası yapılıyor, akla hayale sığmayan yöntem ve teknikler bu kesimde uygulama alanı buluyor. Üstelik bu yolla çok da kazanç elde ediliyor. Medyanın aktardıklarına bakılırsa, bu gruplara, ABD ve Avrupa’da önüne geçilmez bir akın ve ilgi var.

Binlerce yıl önce gelen vahyin, bazı hayalciler veya çılgın adamlar tarafından bugünkü olayların yorumlanmasında kullanılması ile ortaya çıkan yeni peygamberlikler yaygınlaşmaya başlamıştır. "Mesih veya Mehdi" önümüzdeki yıllarda dünyaya inecek mi sorusu, yeryüzündeki milyonlarca Yahudi, Hristiyan ve Müslümanın araştırdığı konudur. Hristiyan veya müslüman kökenli tarikatlarda mesih veya mehdi olduğunu iddia eden kişilerin yönlendirdiği bu tehlikeli yapılar, teknolojik gelişmelerle çok hızlı yayılabilmektedir. Bunun dışında yeryüzünde milyonlarca insan hayatını anlamlı kılacak bir amaç arıyor. Artan sayıdaki ruhani ve politik gruplar insanlara gelecek için umutlar sunuyorlar. Bu grupların hangisinin yıkıcı ve zararlı hangisinin ise zararsız olduğunu anlayabilmek için "kült" yapısını tanımlamak ve topluma zararlarını iyi bilmek gerekir.

Konuya eski bir hikaye ile başlayarak "nasıl oluyor da bu insanlar böyle şeylere inanabiliyor?" sorusunun cevabını biraz olsun hafızalarda canlandırmak istiyorum:

Kurbağa çorbası yapmaya çok hevesli bir ahçı, bir türlü çorbayı yapmayı beceremiyormuş daha doğrusu hayvanı sıcak suya her attığında hayvan dışarı fırlıyormuş. Tecrübeli diğer bir ahçı durumu hafif gülümseyerek bir müddet seyretmiş. Sonunda kendini tutamamış ve "Bak bakalım şimdi nasıl bu kurbağa efendiyi kandırıyorum" demiş.

Genç ahçı kenara çekilip tecrübeli ahçının yaptıklarını seyretmeye başlamış. Ahçı, tencereye soğuk su doldurmuş, kurbağayı içine koymuş, kapağı kapatmış ve düşük ateşte tencereyi ısıtmaya başlamış. "Birazdan kurbağa efendi, bir rehavet hissedecek ve uyumaya başlayacak. Sen ve ben de onun lezzetli çorbasını içeceğiz." Demiş.

Hiç kimse kendisinin mal varlığını aniden vermez, kendini hadım ettirmez, cinsel olarak sömürülmesine izin vermez, ailesinin dağılmasını istemez. Taki bir piskopat tarafından, yavaş yavaş ilerleyen ve acı veren zihin kontrol yöntemleri kullanılarak o hale getirilsin.

ZİHİNSEL ÇELİŞKİ TEORİSİ

Leon Festinger, 1950’li yıllarda zihinsel çelişki teorisini ortaya atmıştır. Teori şunu söyler:

"Eğer bir kişinin davranışını değiştirirseniz, O’nun düşünceleri ve hisleri de çelişkiyi azaltmak için değişecektir."

İnsanlar, kendi davranışlarının düşüncelerinin ve hislerinin karşılıklı olarak tutarlı olmasını tercih ederler. Ve bunlar arasında ancak çok küçük bir farklılığa tahammül edebilirler. Psikolojik araştırmalar şunu göstermiştir ki eğer bu üç temelden biri değişirse diğeri de zihinsel çelişkiyi azaltmak için değişecektir.

Dikkat edilirse, tehlikeli gruplar, önce takipçilerinin davranışlarını değiştirirler, bunun ardından da kişiler davranışlarını akla uygun hale getirmek için düşüncelerini ve hislerini değiştirecektir.

TEHLİKELİ GRUP TESTİ

Bir grubun tehlikeli bir grup olduğu nasıl anlaşılır?

• Gerçek olamayacak kadar güzel görünebilir.

• Sizin tüm problemlerinizi çözebilecekleri iddiasındadırlar.

• Gruba katılımınızın hemen arkasından para kazanmak veya grup için yeni birilerini bulmanız istenir.

• Gruba ilk girdiğinizde kendinizi muhteşem iyi hissederken, yavaş yavaş kendinizi suçlu, mahcup ve değersiz hissetmeye başlarsınız.

• Grup sizin katılımınızdan önceki yaşamınızı veya grup dışındaki hayatınızı (aile, okul, eski arkadaşlar) anlatırken aşağılayıcı bir dil kullanmaya başlar.

• Grup, aktivitelerini birinci öncelikli sıraya koymanızı ister, hatta derslerinizden bile.

• Aileleriniz veya yakın arkadaşlarınızın sizi hiç bir konuda asla anlayamayacakları ve yardım edemeyeceklerini telkin ederler

• Şüphe ve sorular zayıflık işaretlerinden sayılır. Eğer aynı soruları sormaya devam ederseniz, sizden uzak dururlar.

• Liderlik bu tip gruplarda genellikle erkeklerdedir. Ve erkeklerin kadınlardan üstün hakları ve kabiliyetleri olduğuna inanılır.

• Grupla birlikte toplumdan ayrılmanızı adeta inzivaya çekilmenizi isterler. Ancak oradaki faaliyetlerin içyüzü ile ilgili bilgi alamazsınız

Kendinizin ya da sevdiğiniz birisinin zararlı ve yıkıcı bir grubun içinde olup olmadığını aşağıdaki maddelerle test edebilirsiniz. Eğer aşağıdakilerden çoğunun uygulandığı bir grup içindeyseniz, grup içindekilere bir şey hissettirmeden dışarıdan yardım arayınız.

1- Lider her zaman haklıdır.

Lider, Guru, İmam, Rahip, Yogi, Mehdi, Mesih, her şeyi bilen kişi, tüm öğretilerinde her zaman için eleştirilerden ve eksikliklerden münezzehtir.

Jefferey Manson bu sahte gurular hakkında şöyle diyor:

Her guru, sizin asla kendi başınıza veya sıradan kaynakları kullanarak ulaşamayacağınız bilgilere sahip olduklarını iddia ederler. Her guru, takipçilerine gizli gerçeklerin, kendisini takip edenlere, tam anlamıyla itaat edenlere ve kendini onun eline teslim edenlere açacağının sözünü verir. Belirli sorular asla sorulamaz. Guru hakkındaki her şüphe, senin kendi yetersizliğinden veya şeytanın üzerindeki etkisinden kaynaklanmaktadır. Gurunun hareketleri ne kadar anlaşılmaz ise, onun haklılığı o kadar kesindir. Eğer guruyu takdir edemiyorsan, anlayamıyorsan dua etmelisin. Ona itaat etmelisin. O büyük şahsiyetin yanındaki senin varlığın nedir ki, mütevazi olmalısın. Taki sonunda lidere yakın olan daireye girip, liderin taciz ettiği insanları aynı şekilde taciz edesin. Tüm bunlar gurunun tabiatında vardır. (My Father’s Guru, Jeffrey Masson, 1993, page 173.)

2- Sen her zaman hatalısın.

Üyelere, kişisel olarak, küçük, zayıf, cahil, akılsız, günahkar oldukları söylenir. Ve hiç bir şekilde grubu veya lideri eleştirebilecek kalitede olmadığı söylenir. Eğer lider ile herhangi bir anlaşmazlığın varsa o zaman birinci madde geçerlidir.

Daha yaşlılar veya daha yüksek mevkiye sahip kişiler, yeni gelenleri azarlarlar ve onların imani olarak henüz gelişmediğini söyler. Yeni başlayanlar, yakın halkaya gelene kadar hem lider hem de alt liderler tarafından sömürülür. Bu noktaya ulaştığında da kendisi yeni gelenlere aynısını yapar.

Tüm tehlikeli gruplarda, kültlerde ortak bir özellik de, kült lideri ve yakınındakilerin, yeni gelenlerin asla doğru düşünemez olduğu fikrine sahip olmalarıdır.

Üyeler devamlı kendilerini suçlarlar ve kendi günahlarını, hatalarını itiraf ederler. Bazen de toplu halde iken herkesin önünde hatalarını ikrar ederler. Bu Maocu Çinlilerden tutun, Hristiyan kültlerine kadar hemen hepsinde kullanılır.

Bazen de "grup" toplantılarında diğer üyeler bir kişiyi eleştirir ve ona saldırır. Üyelere kendi fikirlerine ve yargılarına asla güvenmemeleri söylenir;

• Senin düşünce yapın günahlarından dolayı bozulmuş

• Yargın hiç iyi durumda değil

• Düşünme şeklin hiç iyi değil

• Zihnin hiç iyi çalışmıyor

• Alışkanlıkların tarafından yönlendiriliyorsun

• Şeytan senin tüm hareketlerini kontrol ediyor.

• Cinsel dürtülerin seni kontrol ediyor.

• Alkolik gibi düşünüyorsun

• Sende suçlu zihin yapısı var

• Senin yeniden bir yapılanmaya ihtiyacın var

• Sen yeterince dua etmiyorsun, yoga yapmıyorsun ya da meditasyon yapmıyorsun

• Üyelere kendi içinden gelen dürtülere güvenmemeleri öğretilir.

• Senin içinden gelen dürtüler hiç doğru değil, sen herşeyi kendin için yapıyorsun.

• Sen enaniyetli, kendini beğenmiş, menfaatini arayan, kendi bildiğini yapan birisin.

• Sen sadece kendi egonu tatmin etmeye çalışıyorsun.

• Çok tembelsin

• Her işin kolay olanını seçiyorsun

• Sadece yatmak istiyorsun.

Steven Hassan şöyle yazıyor:

" Zihin kontrolü tamamen bağımlı bir kişilik oluşturmayı hedeflediği için, tehlikeli grup doktrinleri her zaman için kişinin kendi kişiliğini yıkmayı hedefler. (Combating Cult Mind Control, Steven Hassan, 1988, page 79)

Geçmiş suçlara saldırı:

Özellikle "nefret kusma" seansları sırasında kişinin eski yaptıkları (suç sayılacak bir şey olmasa da) suç olarak lanse edilir. Yeni gelen birisi asla kendi başına bırakılmaz ve kontrol edilir. Her ayağa kalkmaya çalışıldığında kafasına vurulur ve yere indirilir.

3) Çıkış yoktur

Gruptan ayrılmanın hiç bir uygun, saygın yolu yoktur. Ayrılmak, kaybetmek demektir, şeytan tarafından kandırılmış demektir. Ayrılmak kutsal cezayı haketmeyi gerektirir.

Üyeler eğer ayrılırlarsa, başlarına çok kötü şeyler geleceğine, tüm ruhsal ilerlemeyi kaybedeceklerine, Cennete girmeyeceğine, şeytanın onu alıp götüreceğine, alkolik olacağına vs inanır.

Şurası kesindir ki eğer herkes kültü bırakırsa, sahte guru için oyun biter bu nedenle de insanların ayrılmaması için herşeyi yapar.

Ayrılmayı engelleyen bir çok şey vardır. Yaşıtların baskısı, önde giden üyeler, hareketlerinden şüphelendikleri veya eski hayatını özleyen kişiyi takibe alırlar. Engeller fiziki de olabilir, grubun yaşadığı yer izole edilmiş bir yer olabilir. Böylece şeytan dış dünyadadır fikrini verebilirler. Tehlikeli gruplar, herkesin kredi kartlarını, kontrol ederler. Aslında üyeler tam anlamıyla beş parasızdır. Bu nedenle de dışarı çıkamazlar.

Bilim Tarikatından yüksek rütbeli bazı üyeler, L. Ron Hubbard’a gelecekteki reenkarnasyonlarında milyarlarca yıl hizmet edeceklerine dair anlaşma imzalamışlardır.

Doğal olarak "çıkışın olmaması" kuralı ayrılanları şöyle şeytanlaştırıyor:

• Onlar, zayıf, şeytani kimselerdi

• Aptal ve akılsızlardı

• Karanlığı tercih ettiler, aydınlığı bıraktılar.

• Onlar davalarını terkeden, dönekler, sözlerinde durmayan kimselerdir, kaçaklardır.

• Ruhlarını sattılar

• Onlar haçın, kutsal kitabın, davanın düşmanlarıdır.

• Onlar şeytani şeyleri ilahi olanlara tercih etmişlerdir.

• Onlar kayıpta olan kişilerdir, kazananlara taş atmaya çalışıyorlar.

• Yeterince dua etmezler, meditasyon yapmazlardı, ilahi okumazlardı.

• Hiç bir zaman gereği gibi çalışmadılar.

• Hiç bir zaman prosedürlere tam olarak uymadılar.

• Günahın çekimine karşı koyamayacaklar.

• Problemlerini gizlediler, asla grupla paylaşmadılar.

• Sex, alkol ve uyuşturucu tuzağına düşecekler..

• Para ve mala düşkünlükleri asla bitmeyecek

• Asla dürüst olamazlar.

• Onlar her zaman akılsız ve kaybedenler olacaklar.

• Hiç bir zaman doğruyu bulamayacaklar.

• Onlar şeytan tohumudurlar.

• Onlar her zaman bizim davamızı yıkmayı düşündüler.

Bir çok tehlikeli grupta insanların ayrılanlarla görüşmesi yasaktır. Ayrılanların, münafık, şeytani, tehlikeli, utanılacak insanlar olduğu söylenir.

4) Mezuniyet yoktur.

Hiç kimse gurunun bildiklerini bilse de asla guru’nun akıl seviyesine ve anlayışına ulaşamaz. Hiç kimse eğitimini bitiremez ve mezun olamaz.

5) Grup dili

Tehlikeli grubun kendine özgü bir dili vardır. Yeni terminoloji icat ederler ve asıl anlamı örtücü kelimeleri kullanırlar. Bilinen birçok kelimeye kullanımlarının dışında anlam yüklerler. Buna "yüklü dil" de denir.

"Yüklü dil" Robert J. Lifton’un "Düşünce reformunun yedi şartı"nda beyin yıkamanın en etkili bölümü olarak görülüyor. Kült dili "iyi giydirilmiş sloganlar" la Lifton bunu "düşünceyi hareketlendirici klişeler" olarak adlandırıyor. Belirli kelimeler, insan anlayışını sınırlandırır. Ve sloganlar düşünceyi durdurur.

Yeni başlayanlar bu yeni terminolojiyi ona uyabilmek için öğrenirler ve ne söylendiğini anlamaya çalışırlar. Sonra da bu yeni dil kişiyi geldiği diğer dünyadan ve arkadaşlarından ayırır. Onu yanlızca diğer grup üyeleri anlayabilir.

"Gerçek dünya" ya geri dönmek kişinin yapabileceği en büyük kötülüktür. Bu nedenle de bu kişiler hakaret içeren kelimeler ile adlandırılırlar. Münafık, dönme, vs.

Yüklü dilin kullanıldığı bir çok örnek vardır:

Bir grupta, "Tanrının sevgisini paylaşmak", grup için para karşılığı fahişelik yapmak anlamına geliyor. "Tanrı’nın diğerlerini kutsaması için hizmet et" "insanları kandırarak paralarını al" anlamına geliyor.

Tanrı’nın Çocukları kültünde ise "FF"‘in anlamı "Balık avlama" anlamı ise kadın üyelerin, fahişelik yaparak yeni üyeler getirmesi ve para kazanması.

Tanrının Çocukları tarikatında, "her şeyden vazgeçmek ve tanrıya uymanın" anlamı dünyaya ait tüm mal varlığınızı bağışlayın, evinizi, arabanızı, paranızı. Hatta bu kadınların kendilerini satması ve erkeklerin karılarını sokakta pazarlamasına kadar gider.

David Berg’e gore"gerçek ruhsal özgürlük" ve "mükemmel sevgi" grup içindeki tüm

kadınların, kızı dahil, onunla cinsel olarak beraber olmasından geçer.

Moon tarikatındakiler ise, kiliselerinin amaçlarını yerine getirebilmek için "kutsal aldatma" ile yalan söylemenin, aldatmanın mübah olduğunu söylerler.

Scientologist’lerin tamamen kendilerine ait dilleri bulunmaktadır.Onların sözlüğüne bakmadan ne söylediklerini anlamak mümkün değildir.

Türkiye’de mevcut tehlikeli tarikatların da kendi dilleri vardır; bacı, kardeş, gurup, İmam, Mehdi, itaat, mümin, münafık, infak, vb.

6) Grubcu düşünce

Muhalif olmamak, düşüncede güçlendirilmiş itaat. Kültün herşey için standart cevabı vardır. Ve üyeler bu cevabı papağan gibi tekrarlarlar. Bağımsız düşünce kötü olarak düşünülür. Üyeler, liderlerinin gerçeklerini kendilerininmiş gibi düşünürler. Lidere herhangi bir eleştiri yapılmaz. Lidere, onun öğretilerine veya gruba yapılan her tür eleştiri geçersizdir. Bazı gruplarda muhalif olmak şeytandan olarak düşünülür.

Doğal olarak iki şey ortaya çıkmaktadır:

a) Bağımsız veya eleştirel düşünce engellenir, özellikle de guru (lider, imam) veya grup ile ilgili olanlar.

b) Guru (lider, imam) ve grup ile ilgili pozitif düşünceler ise teşvik edilir.

7) Mantıksızlık

Grubun inançları mantıksız, akla aykırı, batıl inanç olabilir. Mesela Hari Krişna grubu dünyanın hala düz olduğuna inanır.

Bilim Tarikatı üyeleri, önceki yaşamlardan kaynaklanan incinmeler veya problemlerden dolayı kişinin zarara uğrayacağına inanır. Ayrıca eğer gruba yeterince para verirse ölümsüz olacağına inanır.

Bazı gruplar ise, tanrının tüm dualarına icabet edeceğine ve dünyayı onlar için uygun bir yer haline getireceğine inanır.

8) Kuşkuyu asma

Kült üyesinin çocuk saflığında olduğu düşünülür ve basitçe ne söylenirse inanacağı farzedilir. Bu söylenenlerin ne kadar mantık dışı, utanmazca ve gerçek dışı olduğu önemli değildir.

Mesela:

• Şanslı tesadüfleri, Tanrı’nın guruyu (lideri, imamı) ve grubu onaylaması olarak anlarlar.

• Batıl inanç, din, büyü ritüelleri ve törenler hiç bir şüphe duyulmadan uygulanılır.

• Eğer bir guru 14 yaşındaki bir kıza cinsel tacizde bulunuyorsa, bunu sadece ruhsal bir ders vermek olarak inanmak.(Swami Muktananda)

• Eğer guru, tanrının oğlu olduğunu ve buluğa ermemiş kız dahil tüm komün içindeki kadınların kendilerinin olduğunu idda ediyorsa (David Koresh)

• Eğer guru, aniden mucize göstermeye başlarsa ve buna inanılmasını söylerse (Halkın Tapınağı)

• İslam kökenli bir tarikat lideri, evliliğin ve normal ilişkinin yasak ancak toplu ve anal seksin helal olduğunu ilan etmişti.

9) Rakip tarikatları, kültleri, dinleri, grupları veya organizasyonları kötülemek.

10) Eleştirilere kişisel saldırı

Herhangi bir kişi guruyu, kültü veya dogmayı eleştirirse, kişisel seviyede saldırıya uğrar. Eleştirilere dürüstçe, açık bir şekilde cevap vermektense, kişisel saldırılar, aşağılamalar, küfürler, onur kırıcı suçlamalar, çamur atmak, çirkin fiillerle suçlamak, şeklinde cevap verirler.

Normal bir organizasyonda bir liderin rahatlıkla tolere edebileceği bir eleştiriyi, tehlikeli gruplardaki üyeler kaldıramaz. Bu eleştirilerin, şeytani olduğu, grubu yıkmaya çalışan bir faaliyetin izi olduğu gibi saldırılarda bulunurlar.

11) Gurubun tek yol olduğunda ısrar etmek:

Gurup, cennete girmenin, dünya barışının, temiz yaşamanın, amaç her ne ise onun tek yoludur.

12) Kült ve üyeleri özeldir.

Kardeşler, kendilerinin her zaman özel olduklarına inanırlar.

• "Biz sıradan insanlardan farklıyız"

• "Bizi ancak diğer grup üyeleri anlar.

• Bizim grubuzun mükemmel olduğunu ancak diğer üyeler anlayabilir.

• Bilgi sadece bizim grubumuzda vardır.

• Bizler Tanrı’nın seçilmiş kullarıyız.

• Bizler geleceğin dalgalarıyız.

Yeni akımlar, kendilerinin eşsiz olduklarını vurgularlar. Bunlardan bazıları:

• Şu ana kadar hiç kimse bizim liderimiz gibi bir anlayışa, disipline, öngörüye sahip olmadı.

• Tanrı’nın veya kutsal şeylerin bu dönemde mesajını insanlara getiriyor.

• Muhtemel felaketler, bela olarak gelmektedir. Bağışlanma yanlızca inanan üyeler için olacaktır.

• Kutsal kitabın gerçek yorumunu yanlızca liderleri aracılığı ile öğrenebilmekteler.

Gurup Kardeşliği

• Yeni doktrinler, bilimsel keşiflere uygun en son yorumlar.

• Ancak bu ekolü takip eden ya da inanan varlığını zenginleştirecek ve dünyadaki şeytanın

çekim gücünden kurtulacak.

• Dünyayı Mesih, dünyanın hocası, Tanrı’nın tecellisi’ne hazırlayan bir grup.

13) Suçluluk duygusunu aşılamak, suçu grup üyelerini bağlamak için kullanmak.

Grup üyeleri yaptıkları herşeyden dolayı suçluluk duyabilirler, cinsel istekleri, zayıflıkları, çabuk yorulmaları, 16 saatlik bir işte çalışırken hata yapmak gibi. Bazı gruplar, topluluk önünde uygulanan itiraf seansları ile daha fazla suçluluk aşılarlar. Geçmişte yapılan, hatalar ve suçlar da suç aşılama için kullanılır. Suç, üyelerin kafalarından geçen fikirleri yönetmek için de kullanılır "Sen çok iyi bir şey yaptığını zannediyorsun? Senin kafan işe yaramaz. Çalışmaz. Sen sadece sana söylenenleri yap ve artık düşünme."

Grup, etrafta yaşamayan, aslında hiç olmayan, yüce insan modelini örnek olarak gösterir. Hiç kimse aslında bu standartlarda yaşayamaz. Bu nedenle de kendini hep suçlu hisseder.

14) Dogma, Sorgulanamaz dogma ve Kutsal bilgi.

Kültün size öğretecek bir çok dogması vardır. Dogma, doktrin, inanç, kandırma, öğreti, temel kural, prensip olarak sunulabilir. Bunlar her zaman doğrudur. Lider ile, doktrin ile ilgili hiç bir soruya asla iyi bakılmaz. "Çünkü tanrı bizim liderimize bu öğretileri verdi, bu nedenle de mutlak doğrudur. Liderimizi eleştiren kişi mutlaka şeytandandır.

15) Üyelerin doldurulması

Üyelerin, tüm bu dogmalara inanmaları hatta doldurulmaları gerekir.

16) "Kutsal" veya "hikmetli" otoritelere başvurmak:

Bu otoriteler, kutsal kitaptan, ya da ölü azizler, gerçek ya da sanal kişiler olabilir. Tüm bunların kendilerini desteklediğini söylerler. Bu destekleme için de kapalı bir mantık oluşturur. Mesela kutsal kitap kendilerinin geleceğini haber vermektedir.

17) Hemen oluşan bir topluluk

Bir külte katıldığınızda hemen hazır ve geniş bir aileniz olur. Bazen, katılımın ardından onların yerleşim yerlerine taşınırsınız. Bazen tüm zamanınızı, mabedde, ya da toplanma salonlarında diğer üyeler ile görüşerek geçirirsiniz. Artık yeni arkadaşlarınız bunlardır.

18) Hemen oluşan bir yakınlık

• "Biz hepimiz büyük, mutlu bir aile olduğumuz için, hiç bir sırrımızı içimizde tutmamalıyız."

• Ya da "zihninizdeki tüm çöplerden onları anlatarak kurtulun"

• Ya da "İçinizde tuttuklarınız sizi hasta eder."

Bu ani yakınlık, kişinin tüm günahlarını itiraf etmek, hatalarını söylemek, küçük kirli sırlarını bile paylaşmaya götürür. Tabiki de bunlar sonradan suç aşılamak ve şantaj için kullanılır.

Ani ve değişmez yakınlık, eleştirel düşünceyi de imkansız kılar. Eğer bir kişi her türlü düşüncesini açığa vurursa, diğer üyeler onu devamlı düzelteceği için, başka düşünceler oluşturmaya fırsat bulamaz.

19) Grubun kuşatması:

Yeni üyeler, düşüncelerini, isteklerini, bazen de ruhlarını grubun ellerine teslim ederler. Bu genellikle Tanrı’nın kuşatması, "Tanrı’nın kaderi" olarak lanse edilir, tanrı adına da tüm yeni düzenleri kendileri söyler. Bundan dolayı "tanrı" adına istenen paralar kendi kasalarına girer.

Grubun kuşatması, özel hayatın bırakılması anlamına gelir. Yeni gelenler "bencil" olmamaları için eleştirilirler. Yeni gelenler, kişisel, amaçlarını bırakmalıdırlar ve liderin bildirdiğine uymalıdırlar. "Benliğin ölmesi" genel olarak dile getirilen amaçtır.

20) Kıkırdayan mükemmellik ve donuk bakışlı inanç

Bazı grup üyeleri etrafta gülerek dolaşırlar ve her şeyin ne kadar mükemmel olduğunu söylerler. Her gördüklerine "ne kadar güzel, tanrı ne hoş yaratmış" derler. Sanki kıkırdama hastalığına tutulmuş gibidirler. Mantıklarını bir süreliğine kapatmış olan kişiler, grubun kabulünü görmek ve herkesi inanan yapmaya çalışırlar.

Eğer bir üye yoğun bir hissi ve duygusal bir şey yaşamışsa bunu diğer üyeler ile paylaşır, onlar da bunun ne kadar iyi bir tecrübe olduğunu, gruplarının ne muhteşem bir grup olduğunu, liderlerinin ne üstün bir lider olduğunu neşeli bir şekilde kıkırdayarak birbirlerine anlatırlar.

Ancak sıradan günlük bir konudan bahsederken bile bakışları donuktur.

22) Gurup kendi içine çeker

Gurup, müritlerin yaşamında en önemli şeydir. Hatta bazen de tüm yaşamıdır.

Üyeler, gurubun kendilerine, muhteşem hayatlar verdiğini düşünürler, ancak verdiği bu şey genelde saatlerce çalışmaktan, fon artırmaktan ve yeni üyeler bulmaktan başka bir şey değildir. Gurubun verdiği sadece asla ulaşılamayacak hedeflerdir. Onun dışında tabi olanın tüm varlığını sömürerek kullanırlar.

23) Çifte standart

Gurubun halka açıkladığı ve açıklamadığı amaçları vardır.

Mesela, birçok üye para kazanırken, bu paraların alkolizm, ilaç bağımlılığı, evsizlik, yoksulluk, yetimler gibi sosyal problemler için kullanılacağım zannederler. Ancak para asla bunlara harcanmaz, para, grubun, gizli amaçları için harcanır. Liderin lüks ihtiyaçları karşılanır. Lider, bu paralarla gizli bağlantılar kurar (adeta mafya gibi), durumunu sağlamlaştırmaya çalışır.

Çift amaçlılık aynı zamanda iki yüzlülük demektir. gurubun bir halk yönü vardır; fedakar, mutlu ve gülümseyen yüz. Bir de gizli bir yüzü vardır: aç gözlü, gözü doymaz, sömürücü, zihin kontrolü uygulayan, dogmatic, yayılmacı.

24) "Adam bulma" konusunda atılgan davranma

Kült üyeleri, yeni üyeler bulmak için çok çalışırlar. Para kazanmak kültün en önemli faaliyetidir.

25) Adam bulurken kandırma yöntemlerini uygulama

Katıldığınız yer, katıldığını düşündüğünüz yer kesinlikle değildir. Asla sana gerçeği söylemezler, aynı şekilde senin zamanın gelip de gittiğinde sen de söylemezsin.

26) Espiri anlayışı yoktur ya da farklıdır.

Lider veya grup ile ilgili espri yapılmasına tahammül edemezler. "Hiç hoş değil" şeklinde karşılık verirler. Bazı kültlerde ise devamlı espiri yapılır, insanlar alaya alınır ve gülünür, ancak lider ve grup ile ilgili asla espiri yapılmaz.

27) Gerçeği söyleyemezsin

Eğer grup içinde doğruları söyleyemediğini, konuştuğun zaman sadece Kabul edilebilir şeyleri söylediğini fark edersen, yanlış grupta olduğunu düşünmeye başlarsın.

Bunun doğal sonucu olarak da asla gerçeği öğrenmek için sormazsın.

28) Klonlama- Kendini ve tüm hayatını grup terminolojisine göre yeniden tanımlamak.

Üyeler, kült liderinin yada diğer büyük liderlerden birinin kopyası olamaya başlar.

29) Grubun inançlarına uyabilmek için inançlarını değiştirmek zorundasın.

Klübe katılmanın bedeli onların inandığı şeye inanmaktır. Aynı zamanda inançlarınızı değiştirmeye istekli ve hazır olmanız gerekmektedir.

30) Hedefe ulaşmak için her şey mübahtır:

Kült, ahlaksız bir davranış yaptığında, bunu "Tanrı’ya hizmet için her yol mübahtır" şeklinde açıklayabilir. Bir çok kült adam ararken kandırma tekniklerini kullanırlar ve onların ruhlarını kurtardığımız için yalan söylüyoruz. Dışardaki insanları aldatmak mübahtır.

31) Sahtekarlık, yalancılık, yalanlama, inkar ve tarihi yeniden yazma:

Kült bir çok alanda sahtekarlık yapar: İnsanları kandırarak gruplarına dahil ederler, iki yüzlüdürler, Liderlerinin eksikliklerini örtmek için yalan söylerler, grubun gerçeği ile ilgili, geçmişte neler yaptıkları ile ilgili yalan söylerler.

Tarihi gerçekler konusunda kültlere asla güvenilmez. Kominist ülkeler gibi, her lider geldikçe tarih kitaplarını değiştirirler.

32) Doğrunun farklı dereceleri

Dışarıdakilere bilgileri yanıltarak verirler. Yeni girenler ve halkanın içindeki liderler gerçeğin farklı yüzleri ile karşılaşırlar. Bazı bilgiler sadece en üsttekiler tarafından bilinir.

33) Yeni gelenler doğru düşünemezler:

Daha yaşlı ve eski üyeler, yeni gelenlerin asla doğru düşünemeyeceğine inanırlar. Bu nedenle de kült, yeni gelen için ne yapması gerektiğini düşünür.

34) Kült korkular aşılar: Üyeler eğer gruptan ayrılırlarsa, başlarına korkunç şeylerin geleceğine inanırlar.

35) Gurup para yiyicidir:

Guruplar para toplamak ile aşırı ilgilidirler. Bu çok basittir. Kült devamlı olarak hem içerden hem de dışardan para toplarlar.

36) İkrar toplantıları:

Üyeler, kendilerini eleştirir, günahlarını ve hatalarını itiraf ederler, bazen toplum önünde kendi kendilerini eleştirirler.

37) Ödül ve ceza sistemi

Kültler, "doğru yoldan ayrılmış" olanlar, grubun kurallarına uymayanlar için cezalandırma sistemine sahiptirler. Ayrıca kurallara uyanlar içinde ödül sistemi vardır.

Ödül ve cezalar ilk başta zararsız başlayabilir. Mesela, liderin öğüt vermesi gibi. Fakat yeteri kadar kazanamayan, ya da görevini yerine getiremeyen, yeni üyeleri bulamayan kişi ciddi eleştirilere maruz kalabilir. Cezalandırmanın şiddeti gittikçe artar ve kişilerin uykusuna ve yiyeceklerine müdahale edilir, cezalandırıcı işlerde çalışır.

38) Mümkün olmayan insan üstü mükemmellik modeli:

Tüm zihin kontrolü kullanan kültlerde, insan üstü mükemmellikte olan bir model gösterilir. Temiz ve pis tamamen organizasyon tarafından belirlenir. Temizlik istemek çok yoğundur.

39) Akıl Hocalığı

Grubun akıl hocalığı sistemi vardır. Yeni gelenler, eskilerin kanatları altına girerler ve grubun yöntemlerine gore eğitilirler. "Eski gelenler" yeni gelenlere akıl verir onları eğitir ve uygun bir şekilde düşünmelerini, grubun kurallarına uymalarını sağlarlar.

40) Özel hayata tecavüz

Kült, özel hayat konusunda oldukça mütecavizdir. Lider, kişinin tüm özel hayatı ile ilgilenir. Kişilere tüm hayatlarında neler yapmaları gerektiğini söylerler.

41) Huzursuz guru, ruhsal problemli lider

42) Huzursuz üyeler ve ruhsal problemli müritler.

43) Ağır zihin kontrol yöntemleri ve hızlı değişim teknikleri kullanırlar.

44) Eğer gruptan ayrılırlarsa, vücutlarına zarar verileceği yada öldürüleceği söylenir.

45) Gurubu eleştirenlere karşı ölüm tehdidi ve zarar vermek

46) Kişinin dünyaya ait tüm varlığını bağışlaması

47) Ücretsiz olarak kült üyelerinin uzun saatler boyunca çalışması

48) Tam olarak içine dalma ve toplumdan izolasyon

TARİKAT VE İBADET GRUPLARININ YIKICI OLMA NİTELİKLERİNİ DEĞERLENDİRİCİ PSİKOLOJİK KRİTERLER

Werner Gross

Çev. Psk. Rana Sey Uluç

Ruh pazarları ve mistik grupların sayısında bir patlama var, ilüzyon satışı rağbette. Anlaşılması güç fikirlerin propagandası yapılıyor, akla hayale sığmayan yöntem ve teknikler bu kesimde uygulama alanı buluyor. Üstelik bu yolla çok da kazanç elde ediliyor. Medyanın aktardıklarına bakılırsa, bu tarikatlara ve yıkıcı nitelikteki ibadet ve inanış gruplarına, önüne geçilmez bir akın ve ilgi var.

"Ne var yani? Dünya öyle büyük ki, herkesin kendine göre haksız olma hakkı var." diyenler çıkabilir. Ama iş bu kadar basit değil:

Almanya’da toplam 1,5-2,5 milyon üyesi olan 300 kadar dini tarikat, kendine özgü inançları olan topluluk ve insan psikolojisini hedef alan inanışlara sahip grup olduğu iddia ediliyor ve bunlara sürekli yenileri ekleniyor.

Ancak her dini veya alternatif oluşturan grubun mutlaka sorun yaratır nitelikte olduğu söylenemez. Ve her tarikat tarikat, her ibadet ibadet değildir. Gizemli, anlaşılmaz inanışlara sahip gruplara ve tarikatlara şöyle bir baktığımızda, içinde ne olduğu görülemeyen, adeta balta girmemiş bir ormanla karşılaşıyoruz. Ancak bu orman sürekli değişiyor ve yeni, eşi benzeri olmayan filizler veriyor.

Bu tür gruplaşmaları değerlendirmeye yarayacak kriterlerin ise yetersiz olduğu görülüyor. Bir grubun sorun olabilecek türden veya tehlikeli olup olmadığını nereden anlarız? Yıkıcı, tahripkar bir ibadet ve inanışa sahip olup olmaması neye bağlıdır? İnsanları bağımlılığa sürükleyen, onları sömüren ya da hatta insanlıklarını yok eden yönlerini belirleyen, hangi özellikleridir? Bütün bunlara etken olan hangi mekanizmalardır?

Öte yandan, böylesi tahrik içeren tarikatların varlığı, üyeleri giderek azalan ve gücünü yitirme kaygısını taşıyan hangi geleneksel kurumların işine gelmektedir? Bunu nasıl anlarız?

İşte bütün bunlar bu denli belirsiz ve bulanık bir tablo oluşturduğundan ve gruplar birbirinden çok farklı özelliklere sahip olduğundan, yapılacak bir değerlendirmenin nesnel kriterlere dayanması gerekmektedir. Ancak nesnel kriterler yoluyla daha ayrıntılı bir değerlendirme yapmak olası olabilir. Yani bu tür grupların yarattığı sorunlar ve tehlikelilik düzeylerine ilişkin kabaca bir profil oluşturabilmek amacıyla bu kriterlerin belirlenmesi gerekmektedir.

Aşağıdaki listenin amacı budur. Altı bölümden oluşan bu liste, bu tür grupların hangi alanlarda, ne türden sorunlar oluşturabileceklerine (ya da halen oluşturduklarına) dair bir fikir geliştirilmesine yardımcı olabilir.

• İdeoloji

• Merkezi figür

• Grup yapısı

• -Üyelerini etki altına alma biçimi

• Kişilik yapısını değiştirici teknikler

• Dışarıyla ilişkiler, eski üyeler ve kendilerini eleştirenlere yönelik tutum ve tavırlar

1. İdeoloji: Kuram, inanç, amaç

Burada ele alınan, grubun savunduğu kuramsal temeldir. Çünkü sadece uygulamada görülen değil, grupların ideolojik yönelimleri de çok yönlü sorunlara yol açabilir. Bunu görebilmek için aşağıda sözü edilen eğilimlerin ön planda varolup olmadığına bakalım:

Abartılı Fikirler

Öğretileri yoluyla kısa sürede dünyada cenneti yeşertme ya da "yeni insan" yaratma iddiasının varolup olmadığı (Büyüklük iddiası, herşeye hakim olma fantezileri).

Gerçekleri Tekeline Almak

Dünyada olup bitenleri sadece kendilerinin en doğru biçimde görüp açıklayabildiği savı ve bunun tek geçerli düşünce olduğuna dair inancın varlığı.

Siyah-Beyaz Düşünce Tarzı

Düşünce ve eylem biçimlerinin, iyi-kötü veya doğru-yanlış örüntüsü çerçevesinde olması.

Dünyanın Sonunun Geldiğine Dair Sanrılar

Dünyanın sonunun geldiğine dair iddiaların varlığı (inanmayanları inandırmak için kullanılır).

Kurtarma Planı

Sağaltım yöntemlerini içeren patent reçetelerin sunulması (sadece inananlar için kullanılır).

Yayılımcı Güç Olma Beklentisi

"Dünyayı biz kurtarmalıyız" söylemini yayma.

2. Merkezi figür (kişi): Lider, guru, usta

Şu noktalara dikkat edilmesi gerekir :

Lidere Tapınma

Merkezdeki kişiye tanrı, kutsal kişi ya da sözcü sıfatıyla saygı uyandırma, onun güçlü, olacakları önceden gören ya da olağanüstü güçlere sahip birisi olduğunu öne sürme.

Yönetme Biçimi

Eleştirilemeyen, en üst otoriteye sahip olduğunun kabul edilmesi, karşı koymaksızın bağlılık beklentisi, gerçekleri tekelinde bulundurduğuna inanılması.

Karizmatikleştirme

Kutsal kişi olarak saygınlaştırılan ve ideal, efsane kişi olduğuna dair propaganda.

3. Grup yapısı: Seçkinler topluluğu olma

Ön planda olan şu noktalardır:

Dışarıya Karşı Kapanma

Grup, kendisine kesin sınırlar çizerek kapalı bir sistem oluşturmaktadır.

Yüksek Oranda Grup-içi Bağlılık

Grup birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Grup üyeleri birbirini gözetler, kontrol eder ve cezalandırır. Hatta grup içinde kullanılan özel bir dil bile geliştirilmiş olabilir.

Hiyerarşik Yapı

Aşamalı bir istihbarat sisteminin varolması, emir-komuta zincirine dayalı ilişkilerin varlığı söz konusudur.

Seçkin Olma Bilinci

Grup üyeleri kendilerini, dünyayı ve insanlığı kurtaracak olan seçkin kişiler olarak görürler. Grup bilincini misyonerlik anlayışı ve/veya kahramanlık ideolojisi belirler.

Sömürü

Grup üyeleri, maddi açıdan veya ucuz işgücü olarak kullanılmayı çoğunlukla gönüllü olarak kabul ederler.

Kışkırtıcı ve Yasa Dışı İşler

Grup, kendilerinin yasaların üstünde yeraldığı inancıyla üyelerini (açıktan veya gizlice) yasadışı işler yapmaya zorlar (tehdit söz konusudur).

4. Üyelerini etki altına alma: Bilinç kontrolü

Bu bölümde bireysel düzeyde, kişilerin etki altına alınış biçimleri ele alınmaktadır.

Bireysellikten Uzaklaştırma

Bireyin kendisini tamamen teslim etmesi istenir. Birey değil, grup ve ortak hedefler daha önemlidir.

Günlük Yaşama Etki Etme

Beslenme, giyinme, temizlik, günlük işler konusunda bağlayıcı kesin kurallar vardır. Tarikata ait mekandan çıkışlar sınırlanır ve başkalarıyla ilişkiler kısıtlanır. Telefon ve mektuplar kontrol edilir. Karşı cinsiyetle ilişkiler ve cinsellik talimatlara bağlıdır.

Maddi Bağımlılık

Grup üyesinin kendine ait malı veya parası yoktur. Yaptığı işler için ücret almaz, herhangi bir sigortası yoktur. Pasaport ve ehliyet gibi kişisel kimlikler topluca saklanır.

Kaderci Düşünce Tarzı

Grup, kaderci bir düşünce tarzıyla yönlendirilir. "Herşeyin nasıl olacağı önceden bellidir" ya da "Tanrı böyle istiyor" gibi.

Kişisel Geçmişten Kopuş

Bireyin kendi ailesi, eşleri ve arkadaşlarıyla ilişkilerini koparması; okul, eğitim, meslek bağlarından uzaklaşması istenir. O güne kadarki yaşamı farklı biçimde yorumlanır.

Tarikat Kimliği

Grup üyesine yeni bir ad verilir. Tamamen grupla birlikte ve grup içinde hareket eder, sahip olduğu değerler tamamen değiştirilir. Bu şekilde gerçeklerle ilişkiler tamamen koparılır, grup dışındaki yaşam anlamsızlaştırılır. Bu yolla psişik bağımlılık yaratılır.

5. Kişilik değiştirmeye ilişkin teknikler

• Duyguları harekete geçiren, kişiyi kendinden geçirici ve bilinci değiştirici teknikler uygulanır.

• Sürekli tekrarlanan tekerleme veya söz dizileri, meditasyon, hızlı nefes alıp verme vs. gibi.

• Yinelenen Dengesizleştirme Uygulamaları

• Oruç tutturma, uykusuz bırakma, bedensel ve ruhsal aşırı yükleme, duyusal yoksunluğa tabi tutma vs.

Tüm bu uygulamaların amacı kişiyi ruhani bir yaşantıdan geçirmektir. Bu yaşantılar grup tarafından, gerçek insanın doğuşu olarak nitelendirilir, "Nihayet kendini bulmak, özüne ulaşmak" olarak yorumlanır.

6. Dış dünyayla ilişkiler, eski üyeler ve eleştirenlere karşı tutum ve tavırlar

Grup, üye kazanmak için manipüle edici yöntemler kullanır; gerçekçi olmayan sözler verilerek insan avlanır.

Sığınak Mantığı

Grup dışarıya karşı kendini kapatır. Grup içi yaşantısı cennet, dış dünya cehennem olarak yorumlanır. Yeminle bağlanma teorisi geçerlidir. Takip edilme korkusu hakimdir.

Gruptan ayrılmak için hiçbir sebep geçerli sayılmaz. Bu nedenle grubu terk eden üyeler kişiliksiz olarak lanse edilir ve tehdit edilirler.

Eleştiri yöneltenler korkutulur. Tehditle, telefonlarla rahatsız etmek yoluyla, mahkemeler ya da fiziki saldırılarla susturulmaya çalışılırlar.

Bu broşürde gizemli gruplar ve tarikatlar sahnesindeki gruplaşmaların değerlendirilmesine ilişkin, bir dizi nesnel kriter sunulmuştur. Burada sözü edilen özelliklerden bazılarını gösteren her grubun tabi ki çatışma ve sorun yaratmaya gebe ya da tehlikeli olduğu söylenemez. Bu tür bazı özellikleri başka tür topluluklarda da görebiliriz. Bu özelliklerden ne kadar çoğu bir grup için geçerliyse, tehlikelilik oranı o kadar artar. Bir grup için geçerli olan özellikler bir profil oluşturuyor ise o zaman yıkıcı türde bir ibadet veya inanıştan söz edilebilir.

KAYNAK: Alman Psikologlar Meslek Birliği (BDP) – Bonn

BDP- Was eine alternative-sperituelle Gruppe zur Sekte macht.

KÜLT YA DA TEHLİKELİ TARİKAT NEDİR?

Eğer bir grup veya hareket şunları sergiliyorsa kült, tehlikeli grup, tehlikleli tarikat olarak adlandırılır.

1. Bir lidere, bir fikre veya herhangi bir şeye karşı kendini adama ve aşırı bir bağımlılık içindeyse,

2. Ahlaki olmayan şiddet kullanımım içeren ikna tekniklerini ve zihin kontrol yöntemlerini kullanıyorsa,

3. Grup liderinin amaçlarını yerine getirmek için oluşturulmuşsa,

4. Üyelerine, ailelerine veya topluma açık veya muhtemel zararlar veriyorsa. (Cultic Studies Journal, 3,1 (1986):U9-120)

Bu tanımdan da anlaşıldığı gibi grubun temelini kuran ideolojinin veya dinin ne olduğu önemli değildir. (Bu yazıda kült, tehlikeli tarikat, kapalı grup, yıkıcı grup gibi kavramların hepsi aynı anlamda kullanılmaktadır.) Herhangi bir grubun kült ya da tehlikeli tarikat mı olup olmadığını anlamak için Margeret Singer’in tanımladığı şu üç faktör göz önünde bulundurulmalı: Lider, lider ile takipçileri arasındaki ilişki, organize bir şekilde kullanılan zihin kontrol yöntemleri.

Kültler, tehlikeli gruplar nerelerden "adam toplar"?

Mürit bulma yaklaşımları için tarikatlar üç temel yolu kullanıyor.

Birincisi zaten mürit olan bir akraba ya da arkadaş aracılığıyla,

ikincisi yeni arkadaşlık kurulan bir yabancı aracılığıyla. Bu yeni arkadaş genellikle karşı cinsten yakışıklı bir erkek ya da güzel bir kız oluyor.

Üçüncüsü bir tarikat faaliyetiyle. Bu bir sempozyum, konferans ya da dini içerikli bir kurs olabiliyor, hatta toplu halde bir eğlence yerine veya pikniğe bile gidilebiliyor. Seminerler, dersler, her tür toplantı, kapı kapı dolaşma ve farklı şekillerde de olabilir. Okul, üniversite, sağlık kliniği, işyeri açabilirler. New age magazinler, farklı gazeteler, iş ile ilgili dergiler basabilirler.

Tabii kişi tebliğci ile tanıştığında başına geleceklerden habersiz oluyor, genellikle yeni ve iyi bir arkadaş ya da aşk bulduğu için seviniyor. Tarikatle karşılaştığında ona sunulan şey güçlü bir sevgi bombası oluyor. Bir çok insan kendisi ile ilgileniyor, onu övüyor ve iltifatlar ediyor. Mürit hayatında olabilecek en iyi insanlarla karşılaştığını sanır. Oysaki kültler, dışardan bakıldığında ambalajı hoş görünen ancak açıldığında, kişiyi şaşırtan ve korkutan bir kutuyu hatırlatır. Kutuda kapalı iken ilk gördüğünüz şey kesinlikle içindeki değildir.

YIKICI ZİHİN KONTROLÜ

Zihin kontrolü belirli metodları ve teknikleri içerir. Mesela hipnoz, düşünceyi durdurma gibi. Bu teknikler, kişilerin nasıl düşüneceğini, hissedeceğini ve davranacağını belirler. Bu bilgi kendi başına tehlikeli değildir. Ancak bir liderin, istediklerini elde etmek için bu yöntemleri kullanıp kişileri kendine bağımlı, bir anlamda köleler haline getirmesi durumu oldukça tehlikelidir. Zihin kontrol yönteminde kişinin gerçek benliği, davranışları, düşünceleri hisleri baskı altına alınır ve yeni bir kişilik inşa edilir. Zihin kontrolü yöntemlerini bilmeyen bir kişinin bu yöntemlerden kurtulabilme şansı pek yoktur. Bir tarikatın göbeğindeyken bile tarikat üyesi olduğunun farkında olmayan öyle çok insan var ki.

Davranış Kontrolü

Davranış kontrolü, kişinin nerede yaşayacağına, kiminle arkadaş olacağına, ne yiyeceğine ve nerede uyayacağını düzenlemektir. Piramid şekilli bir yapı içerisinde, gruplar, lidere kişilere davranışları karşılığında ödül ve ceza verme yetkisi verir. İtaat ve iyi performans, toplu övgülerle ve hediyelerle ödüllendirir, itaatsizlik ve düşük performans ise eleştiri, aşağılanma, tuvalet temizliği, dayak gibi fiillerle cezalandırılır.

• Bireyin fiziksel gerçekliğinin düzenlenmesi

• Davranış kontrolünün içinde müridin hangi elbiseleri, renkleri, ve saç şekillerini kullandığı,

• Ne yediği, içtiği, sevdiği yiyecekler, sevmediği yiyecekler,

• Ne kadar uyuyabildiği, uykunun düzenlenmesi,

• Finansal bağımlılığı,

• Boş vakitlere, eğlenmeye ve tatillere az veya hiç zaman harcamaması,

• Ailesi ile görüşüp görüşememesi izne bağlıdır

• Telkin oturumlarına geniş zaman ayırılması,her tür karar için izin isteme gereksinimi, üstlere düşüncelerin, duyguların ve aktivitelerin rapor edilmesi gereksinimi vardır. Burada bireycilik havası kırılır, grupcu düşünce hakim olur. Kişi itaate ve bağımlılığa ihtiyaç duyar.

Bilgi Kontrolü

İnsan zihni bilgi olmadan uygun bir şekilde işlemez. Lider, bilgi akışını ve kişinin bilgiyi işleyişini kontrol ederek, kişinin grup faliyetleri hakkında olumsuz yorum yapmasını engeller. Bilgi kontrolü kişi gruba girdiği andan itibaren, kişiye yanlış bilgi verip ikna ederek başlar. Girdikleri andan itibaren aldatma süreci çok yoğun işlemeye başlar. İnsanlar külte katılmazlar, kült onları seçer. Tebliğciler, bilgiyi insanlardan gizleme konusunda oldukça başarılıdırlar. Kendileri veya grup ile ilgili hiçbir şeyi açmazlar. İlk karşılaştıklarında insanlara kim olduklarını, neye inandıklarını ve onlardan ne istediklerini de asla söylemezler.

• Grup dışındaki bilgi kaynaklarına erişimi en aza indirgeme veya caydırma , grubun kitapları

dışındaki kitaplar, makaleler, gazeteler, dergiler, TV, radyo yasaklanabilir ya da sınırlı hale getirilir.

• Eleştirel yoruma izin verilmez.

• Ayrılan eski üyelerle görüşmek kesinlikle yasaktır.

• Üyeler düşünemeyecek kadar meşgul edilirler.

• Biz ve onlar görüşü hakimdir. İçerisine ve dışarıya ait bilgiler vardır.

• Herkese herşey söylenmez.

• Farklı hierarşik seviyedeki insanlar farklı bilgiler alırlar. Lider kimin neyi bilmesine karar verir.

• Diğer üyeler ile ilgili casusuluk yapmak teşvik edilir. "Şahit" ya da "buddy" sistemi ile çift yapıp gözlemek ve kontrol etmek.

• Düzene aykırı düşünceleri, duyguları ve hareketleri yönetime raporlamak.

• Grup tarafından üretilen bilgi ve propagandanın ileri derecede kullanılması. Gazeteler, dergiler, günlükler, ses kasetleri, video kasetler,

• Grup-dışı kaynaklardan bütünün içinden anlamı bozacak şekilde seçilerek alınan aktarımlar, ifadeler

• Ayrıca grup içinde itirafın ahlaki olmayan bir şekilde kullanılarak, kişinin samimi bir şekilde yaptığı itirafları zaman içerisinde suçlayabilmek için aleyhine kullanmak.

Düşünce Kontrolü:

Zihin kontrolünün uygulandığı gruplarda grubun doktrini "mutlak" doğru olarak ve insanların ihtiyaçlarına cevap olarak görürler.

• Siyah ve Beyaz düşünürler, ara da griler yoktur.

• Yüklü" dil benimsemek. Kelimeler düşünmemizi sağlayan araçlardır. Bu "özel" kelimeler anlamayı genişleteceğine daraltırlar. Deneyimin karmaşıklığını herkesçe bilinen basmakalıp, soğuk laftan ibaret "söylenti kelimelerine" indirgemeye yarar.

• Sadece grup tarafından kabul edilen "iyi" ve "uygun" düşünceler teşvik edilir.

• Grup hakkında sadece olumlu şeylerin söylenmesine izin verilir.

• Lidere, doktrin veya politikanın meşruluğu ve mantığı hakkında eleştirel soru asla sorulmaz.

• Hiçbir alternatif inanç sistemi meşru ve mantıklı, iyi veya faydalı olarak ele alınamaz Duygusal Kontrol

Yıkıcı zihin kontrolünün ancak bu dört bileşenin genel etkisi, bir lidere veya bir amaca bağımlılığa yol açması halinde var olduğundan söz edilebilir. Listedeki her bir maddenin mevcut olması gerekmez. Zihni kontrol altında grup üyeleri kendi dairelerinde yaşayabilirler, sabah 9 dan akşam 5’e kadar bir işte çalışabilirler, evli ve çocuklu olabilirler ve bütün bunlara rağmen kendileri için düşünemeyip bağımsız hareket edemeyebilirler.

• Lider, müridin duygularının limitlerini yönetme ve daraltır, eğer herhangi bir problem olursa, asla liderin veya grubun değil de kendi hatasından ötürü olduğunu hissetmesini sağlarlar, suçluluk duygusunu aşırı derecede kullanırlar.

Müridlerin hayatlarında karşılaştıkları hata olmayan şeyleri bile suç olarak lanse ederler. Kişi potansiyelini tam olarak kulanmamasından, ailesi, geçmişi, yakınları, düşünceleri, duyguları, hareketleri veya geçmişteki suçları devamlı karşısına yapmış olduğu büyük suçlar olarak çıkarılır.

Kült yapılarında korku devamlı kullanılır. Dış dünya korkusu, düşman korkusu, grup tarafından dışlanma korkusu. Tüm bu korkular verilirken suç sayılmayacak konular bile büyük günah gibi toplum önünde itiraf ettirilir.

Fobi telkini çok yoğundur grubu terketmeye veya liderin otoritesini sorgulamaya bile duyulan irrasyonel korkuların programlanması.

Zihni kontrol altında bir insan, grup dışında pozitif ve dolu bir geleceği gözünde canlandıramaz. Grup "dışında" mutluluk veya tatmin yoktur Ayrılırsanız korkunç şeyler olur:"cehennem"; "şeytanın esiri olunur";"kötü yola düşülür"; " iyileşmeyen hastalıklar" olur;" kazalar";" intiharlar", "delilik";" vs. Ayrılmak için asla geçerli ve mantıklı bir sebep yoktur.

Grubun bakış açısına göre, gruptan ayrılanlar: "zayıf","disiplinsiz","münafık" "materyalist"," dünyevî"; "ailesi ve eski arkadaşları tarafından beyni yıkanmış" para ya da seks yoluyla baştan çıkarılmışlardır.

Tehlikeli Grup Liderinin özellikleri

Bir çok örnekte, genelde tek kişidir, kurucudur, kült yapısının tepesindedir, karar verme onun etrafında gerçekleşir. Bazı kadın kült liderleri de olmasına rağmen genelde erkektir. Bu liderler genellikle şu karakterleri gösterirler.

Kült liderleri, kendi kendine atanmış ya da seçilmiş olduklarını, bir misyonu yüklendiklerini ve özel bir bilgiye sahip olduklarını iddia ederler. Bu konuda ikna edicidirler.

Mesela, UFO kültünden olan bir lider, uzaylılar tarafından kendisine görev verildiğini ve insanları alıp uzay araçlarını bekleyebilecekleri yere götüreceğini iddia eder. Başka bir lider, eski şifa verme ve "hidayete ulaştırma" yöntemlerini bulduğunu ilan eder, daha farklı bir grup ise, yaratıcı, bilimsel, insani ve sosyal planlara sahip olduklarını ve bunların insanları "yeni bir şuur seviyesine", başarıya, kişisel veya politik güce ileteceğini iddia eder. Ya da dünyayı kurtarma iddiasıyla gelen Mehdi ya da Mesih olduğunu ve Allah katından kendilerine "özel ilim" verildiğini söyleyenler…

Kült liderleri kararlı, baskıcı ve genellikle de karizmatiktirler.

Liderlerin, diğer insanların dikkatini çekecek, onları kontrol edecek, sürüyü yönlendirebilecek, yeterli kişisel güce, cazibeye ihtiyacı vardır. Müridlerini, ailelerini, kariyerlerini, arkadaşlarını kendilerini takip edebilmek için terk etmeye ikna ederler. Açıkça veya gizlice müridlerinin mal varlıklarını, paralarını ve hayatlarını kontrol ederler.

Kült liderleri saygının kendilerinde toplanmasını sağlarlar.

Rahipler, Rabbiler, din adamları, demokratik liderler ve fedakarlık yapan yardım kuruluşlarının liderleri, insanların saygıyı Tanrıya, soyut prensiplere veya grubun amacına yönlendirmesini söylerler. Ancak kült liderleri, sevginin, kendini adamanın, bağlılığın odağı olmak isterler. Bir çok kültte, lidere bağlılığın bir işareti olarak, eşler boşanır, ebeveynler çocuklarından ayrılır.

Kültlerin, Tehlikeli Gruplarin Kategorileri

Tehlikeli gruplar, çok farklı şekillerde ve büyüklüklerde olabilir, farklı din, felsefe veya anlayışa sahip olabilirler. Günümüzde başarılı bir şekilde üye alımına devam eden tehlikeli gruplar aşağıdaki gibi sınıflandırılabilir:

Dini kültler:

Tanrıya kulluk ve ahiret ile ilgili konularla ilgilenir. Lider vahiy aldığını, Mehdi ya da Mesih olduğunu iddia eder. Kutsal kitapları yeniden ve doğru şekliye ancak liderin yorumlayabileceği iddiası vardır. Liderin dini bir eğitim almış olması genellikle gerekmez. Tanrı tarafından kendisine özel bir bilginin verildiğini söylerler. Diğer tüm yorumlar yanlıştır ve kişiyi yanlış yönlendirir. Bu gruplar genellikle çok katıdır ve dayak gibi fiziksel cezaları kullanırlar. Üyeler zamanlarının büyük bir kısmını başkalarını dinlerine çevirmek için harcarlar. Burada Kur’an kaynaklı guruplar olabileceği gibi, İncil kaynaklı guruplar da olabilir. Kullanılan teknikler: uzun, yorucu ve aralıksız süren gece toplantıları, uzun saatler boyunca ikrar ve itiraf toplantıları, kendi kendilerine konuşma, ilahi, dua etme, isolasyon, uzun süreli çalışmalar. Maddi, manevi ve cinsel sömürü bu tip gruplarda sıklıkla görülür.

Doğu meditasyonu

Tanrı bilinci ve tanrı ile tek olma (vahdeti vücut) inancı ile karakterize olur. Lider genellikle doğu kökenli felsefeyi veya dini değiştirir. Üyeler bazen dünyaya ait malvarlığını göz ardı ederler ve tüm dünyadan el çekmiş bir yaşam şekli seçerler. Burada kullanılan teknikler: meditasyon, tekrarlanan mantralar, farklı zihin halleri, trans durumu.

Politik, ırkçı, terörist kültler

Toplumu değiştirme, devrim inancı ile beslenirler, "düşmanı" abartırlar ve düşman güçleri yenmeyi hedeflerler. Lider herşeyi bilen ve her şeyin üstünde güçlü olarak görünür. Bu tip gruplar genellikle silahlanır ve şifreli dille konuşan, farklı el sıkma şekilleri olan ve farklı ritüel pratiklerine sahip olan gizli diyalogları vardır. Üyeler kendilerini savaşmaya hazır elit grup olarak görürler. Kullanılan teknikler: paramiliter eğitim, birbirlerine rapor verme, suçlama, korku, "nefret kusma seansları", paronaya telkini, uzun saatler boyunca telkinde bulunma.

Psikoterapi Grupları:

Kişisel transformasyon ve gelişimi başarma amacındadır. Lider kendinden seçilmiş, her şeyi bilen, tek ferasete sahip olan ve bazen de "süperterapist" olarak adlandırılan kişidir. Cinsel sömürü bu tip gruplar içinde kullanılır. Kullanılan teknikler: karşılaşma toplantısı, hipnozla oluşturulan farklı şuur halleri ve diğer trans oluşturan mekanizmalar, utanma, korkutma, sözlü taciz, "nefret kusma" seansları.

Ticari:

Zenginlik, güç, mevki, çabuk kazanmayı sağlayacağını idda eder. Lider genellikle çok kazanmayı sağlayan "bir yol" bulduğunu düşündürecek şekilde çok harcar. Bazı ticari kültler politik ve dini kültlere kayabilirler. Onların da aile, ahlak, iyi yaşam ve babaerkillik gibi değerleri vardır. Üyeler, uzun süren ve pahalı seminerlere katılmaya ve grubun tanıttığı ürünü satmaya ikna edilirler. Kullanılan teknikler: Kandırarak satış, suç, utanma, grup baskısı, finansal kontrol teknikleridir.

Newage :

"Tanrı sensin" felsefesi üzerine kuruludur. Bilgi yoluyla güç, geleceği bilme isteği, çabuk adapte olabilmek gibi amaçları vardır. lider genellikle kendini mistik olarak sunar, ruhlarüstü bir varlık, bir kanal olarak sunar. Üyeler, kristale, astrolojiye, runik yazı, şaman aletleri, kutsal ilaçlara inanır. Büyü hileleri, farklı haller, grup baskısı teknikleri kullanılır.

Occult, satanizm, kara büyü:

Doğaüstü güçlere, bazen de şeytana tapma ile genellenebilir. Lider şeytanın duhul edebildiği kimsedir. Hayvan kurban etme, fiziki ve cinsel taciz yaygındır. Bazı gruplarda insan kurban edildiği de idda edilir. Egzotik ritüeller, gizlilik, korku ve tehdit ve aşırı şiddet yöntemleri kullanılır.

Ufo kültleri:

Lider uzaylılar ile bir şekilde görüşebilen ve diyalog kurabilen kişidir. Maddi, manevi sömürü burada da vardır. Gruba göre diğer kültlerin kullandığı takdikleri kullanabilir.

Bazı gruplar birkaç kategorideki özellikleri taşıyabilir. Mesela, dini bir grup aynı zamanda politik bir örgüttr olabilir. Ya da hint tarikatı kökenli bir grup aynı zamanda ticari bir özellik taşıyabilir.

İkincil Kaynak:

https://ismailhakkialtuntas.com/2017/02/26/tehlikeli-kultleri-tarikatleri-tanima-rehberi/

Asıl Kaynak bilinmiyor.

SAADET PARTİSİ DOSYASI : CIA, NECMETTİN ERBAKAN’A BOYUN EĞDİREMEDİ AMA EĞİLENLER AK PARTİ’Yİ K URDU /// İŞTE ERBAKAN VE 28 ŞUBAT


28 Şubat hâlâ iktidarda

Yıl,1993.
Güneydoğu’da uzun yıllar görev yapan emekli Binbaşı Ahmet Cem Ersever, kimi faili meçhul cinayetler konusunda bana özel bilgi veriyordu. Aydınlık gazetesindeki köşemde bunları isim vermeden yazıyordum. Çok geçmedi…
Ersever ve iki arkadaşı kaçırılıp öldürüldü.
Aydınlık gazetesini arayan kişi, “Ersever’i infaz ettik. Sıra Soner’de” deyip telefonu kapattı. Ardından adresime postadan Ersever’in nüfus kağıdını gönderdiler.
Sıra bende miydi?..
Ankara’dan kaçtım…
Saklandığım yerde boş oturamazdım; “Erbakan” kitabını yazdım. Bir yıl sonra kitap “Hangi Erbakan” adıyla çıktı.
Yıl, 2011.
Silivri Cezaevi’ne atılalı henüz 15 gün geçti; Necmettin Erbakan 27 Şubat’ta vefat etti. Koğuşta televizyondan dönemin cumhurbaşkanı, başbakanı, bakanları ve diğer AKP’li politikacıların Erbakan ardından dizdiği methiyeleri seyrettim.
Tarih, bahtsızların bilimidir. Erbakan siyasal yaşamı boyunca itilerek, bastırılarak, eziyet edilerek ve arkadan hançerlenerek yalnızlığa terk edilmiş bir politikacıydı.
AKP’lilerin Erbakan’ı öven sözlerine karşılık koğuşta “söylesenize, ‘o kimsenin hizmetine girmedi’ desenize” diye bağırdığımı anımsıyorum!
Sesimi kim duyabilirdi?..
Hakikatin başka kalıplara sokularak tanınmaz hale getirilmesine karşı çıkmalıydım.
Yazdığım kitapta Erbakan’ın yaşamını 1993 yılına kadar getirmiştim. Şimdi, Silivri zindanında hayatının sonuna kadar olan bölümünü de yazmalıydım.
AKP’liler gerçeği söylemiyordu çünkü…

CIA-Erbakan ilişkisi

Yıl, 1989.
Berlin Duvarı’nın yıkılışıyla Soğuk Savaş bitti.
Sovyetler Birliği dağıldı.
CIA, başta Kafkasya ve Balkanlar olmak üzere Müslüman ülkelere “Ilımlı İslam” teorisiyle girme stratejisini hayata geçirdi.
Soğuk Savaş döneminden ilişkisi olduğu FETÖ’yü bu bölgelere bu amaçla soktu.
O yıllarda… Türkiye ekonomik ve siyasi krizlerle uğraşıyordu. PKK terörü artmıştı. Devlet içinde Susurluk benzeri çeteler oluşmuştu. Faili meçhul suikastlar oluyordu.
Halk yoksullaşmıştı. Yolsuzluk, gelir dağılımı adaletsizliği, enflasyon, faizler tarihi zirvedeydi.
Tüm bunlar Özal’ın getirdiği -ABD patentli- neoliberalizmin sonuçlarıydı.
O süreçte iki partinin şansı vardı: SHP ve RP.
1989 yerel seçiminde büyük başarı sağlayan SHP, kısa sürede belediyelerdeki -rüşvet gibi- başarısızlıklarla umut olmaktan çıktı. RP’nin ise yıldızı parlıyordu…
Bunu kavrayıp kitap yazan tek ben değildim kuşkusuz! Graham Fuller gibi “Ilımlı İslam” taraftarı CIA ajanları, Harry Cole ya da Eugene Zajac gibi ABD diplomatları RP ile ilişki kurdu.
O dönem partinin dışişleri sorumlusu Abdullah Gül, Erbakan’ı -1992 ve 1994’te- ABD’ye götürdü. Öyle ki… 1994 yılının ilk dokuz ayında RP ile ABD’liler arasında 15 görüşme yapıldı. Büyükelçilikte RP’liler ile temas kurmak için Dean Deal adlı -muhtemelen CIA ajanı- görevlendirildi.
Ankara’ya ziyarete gelen CIA Başkanı John Deutch Erbakan’la da görüştü.
Wikileaks sızıntılarında Amerikalı diplomatlar, RP’den “Kürt sorununu çözecek parti” diye bahsediyordu. Dillerindeki “hoca” gitmiş “profesör” gelmişti; Erbakan’a yeni imaj çiziliyordu. Ve:
21 Aralık 1995 genel seçiminden RP yüzde 21.4 ile birinci parti olarak çıktı. Erbakan başbakan olacak mıydı?
Bu sorunun yanıtı, Müslüman ülkelerde İran ile nüfuz kavgası veren ABD için de riskler taşıyordu. Erbakan’a güvenebilir miydiler?..

Neoliberal-Takiye

ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Peter Tarnoff Türkiye’ye geldi; Erbakan’ın evinde görüşme yapıldı. Çıkarken medya önünde Erbakan’ın elini sıkıp, “sizinle çalışmak zevk olacak” dedi.
ABD, Erbakan’a şans verecekti.
BOP’un Ilımlı İslam lideri yapacaklardı. Ama…
Milliciliği değil, küreselleşmeyi seçecekti…
İslam Ortak Pazarı gibi projeleri unutacaktı…
Kamu korumacılığını değil, özelleştirmeyi savunacaktı…
Sıkı kemer sıkma politikalarını uygulayacaktı…
O sığ emperyalizm laflarını etmeyip İsrail ve ABD ile dost olacaktı…
Erbakan başbakanlık koltuğuna oturdu.
Ve bu emperyalist dayatmaların hiçbirini yapmadı! Aksine…
Kamu çalışanına yüzde 50 ve asgari ücrete yüzde 70 zam yaptı.
Tarımsal Destekleme Fonu’nu ve esnafa verilen teşvikleri artırdı.
Bankaların repo oranlarını düşürdü. “Havuz” sistemiyle özel bankaların kamuyu sömürmesinin önüne geçmeye çalıştı.
Hele dış politika… İlk yurtdışı gezisini ABD’nin baş düşmanı İran’a gerçekleştirip 23 milyar dolarlık doğalgaz anlaşması yaptı. Müslüman D-8’lerin kurulmasına öncü oldu. Uzatmayayım…
Sonra ne oldu?
Kültürel sorunlar, ekonomik ve siyasi gündemin önüne geçti.
Ardından… 28 Şubat oldu.
Ardından… RP’de “Yenilikçiler” diye Erbakan’a karşı çıkan bir ekip doğdu. Bunlar sonra -Erbakan’ın deyimiyle arka kapıdan kaçanlar partisi- AKP’yi kurdular.
Erbakan’ın yapmak istemediklerini yapmak için -kısa dönem Erbakan’ın arkasında olan ABD ile İsrail lobisi tarafından- iktidara getirildiler. CIA ürünü FETÖ ile bu amaçla ittifak yaptılar.
Bugün “28 Şubat mağduruyuz” diye hiç söylenmesinler.
28 Şubat doğumludurlar!
Siyasi, ekonomik ve dış politika alanında 28 Şubat hâlâ iktidardadır!
Öyle bağlanmışlar ki…
FETÖ’den darbe yemelerine rağmen hâlâ ABD’nin gözüne bakmaktadırlar!

SLAYT SHOW : İlginç konulu fotoğraflar


SLAYT SHOW’U BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

HACKER DOSYASI : Avusturya istihbaratı ‘General Osman’ın peşinde


Avusturya istihbaratı ‘General Osman’ın peşinde

Avusturya’da geçen yıldan beri, bilhassa önemli devlet kurumlarına düzenlenen siber saldırıların altından ABD’de yaşayan bir Türk hacker çıktığı iddia edildi. Avusturya medyasında yer alan haberdeki detaylar oldukça ilginç…

Viyana Uluslararası Havalimanı’na geçen yıl yapılan siber saldırı girişimi üzerine başlatılan soruşturma kapsamında, failin kimliği tespit edildi. Saldırıyı ABD’den yapan internet korsanının, “Osman T.” ve “General Osman” olarak da bilinen Arslan A. isimli bir Türk olduğu öne sürüldü.

Avusturya’nın önde gelen günlük gazetelerinden Kurier’in Avusturya Ordusu İstihbarat Ofisi’nden bir askeri istihbarat görevlisine dayandırdığı haberinde saldırganın, sosyal medyada paylaştığı askeri giysili fotoğraflarına atıfta bulunarak Türkiye’de bir dönem askeri görevde bulunduğu iddia edildi.

Birden çok saldırıyla suçlanıyor

Gazeteye göre, havalimanının bilgisayar sistemini çökertmek üzere gerçekleştirilen siber saldırı girişimi, olaylar zincirinin başlangıcı ve Avusturya’nın resmi makamlarına yapılan siber saldırıların arkasında da aynı kişiler yer alıyor.

Geçen yılki havalimanı saldırısından sonra Merkez Bankası, Dışişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı, parlamento ve istihbarat servislerinin hedef alındığı aktarıldı. Avusturya parlamentosu saldırının ardından 7 Şubat’ta yaptığı açıklamada, sitesinin 20 dakika kapanmasına yol açan saldırıyı Aslan Neferler Tim’in (Lion Soldiers Team) üstlendiğini ifade etmişti.

Kurier’de yer alan haberde, Arslan A. ile ilişkilendirilen Aslan Neferler Tim’in sadece Avusturya’yı değil, Türk karşıtı görünen birçok siteye saldırdığı belirtiliyor. Bu hedefler arasında İsrail, Irak, ABD, hatta Moody’s’in internet sitesi ile PKK’nın sunucularının olduğu öne sürülüyor.

150 ülkede 600 bilgisayar

Avusturya Ordusu İstihbarat Ofisi, Arslan A.’nın bu siber saldırıların arkasındaki isim olduğuna dair kanıtları olduğunu belirtiyor. Paylaşılan bilgilere göre, Türk hacker saldırıları gerçekleştirmek için 150 ülkede enfekte olmuş 600 bilgisayar kullanıyor.

Avusturya İçişleri Bakanlığı Sözcüsü Karl-Heinz Grundböck, haberler üzerine yaptığı açıklamada, şu an gözetimde bir şüphelinin bulunduğunu söyledi, ancak detay vermeyerek, uzun vadeli bir soruşturma sürecinin içinde olduklarını belirtti.

PKK ÖRGÜTÜ DOSYASI : PKK, Bir Günde 52 MİT’çiyi İnfaz Etti İddia sı


PKK, Bir Günde 52 MİT’çiyi İnfaz Etti İddiası

Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) verdiği listeye göre PKK’lı teröristlerin, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) 52 ajanını bir günde infaz ettiği ileri sürüldü.

Türkiye gazetesi muhabirlerinden Nuri Elibol, Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) verdiği listeye göre PKK’lı teröristlerin Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) 52 ajanını bir günde infaz ettiğini ileri sürdü.

PKK’YA SIZDIRILDI

Türkіyе gаzеtеsіndеn Nurі Еlіbol’un üst düzеy güvеnlіk yеtkіlіlеrіnе dаyаndırdığı іddіаyа görе PKK іçіndе görеvlеndіrіlеn bu krіtіk pеrsonеlіn іsіmlеrі FЕTÖ tаrаfındаn PKK’yа sızdırıldı.

Hаbеrе görе MİT Müstеşаrı Hаkаn Fіdаn FЕTÖ’cü sаvcılаr tаrаfındаn іfаdеyе çаğrıldığı gün olаn 7 Şubаt 2012’dе іlgіnç bіr gеlіşmе dаhа yаşаndı. FЕTÖ’cülеrіn PKK’yа sızdırdığı bu lіstеdе yеr аlаn іsіmlеrdеn 52 MİT mеnsubu tеrör örgütü tаrаfındаn іnfаz еdіldі.

[status draft]

TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI : AMERİKALILARIN PROPAGANDA EŞEĞİ “MİSTER SMOKE” VE TALİHSİZ “KEDİ BARIŞ”


YILMAZ ÖZDİL : Barış

2008…

Irak’ın El Ambar bölgesinde görev yapan Amerikan birliğinin komutanı albay John Falsom, enkaz yığınlarının arasında, vurularak yaralanmış bir eşek buldu. Hem kan kaybından, hem açlıktan ölmek üzereydi. Bir milyon insanın hayatını kaybettiği savaşın, hesabı tutulmayan kurbanlarından biriydi. Adeta alarm verildi, veteriner hekim bulundu, sahra hastanesinde ameliyat edildi, kurtarıldı. Duman rengindeydi, Mister Smoke adı verildi. Birliğin maskotu oldu. Habire insan öldürmek yüzünden adeta insanlıktan çıkan Amerikan askerleri, hayata geri dönmüştü, eşekle hatıra fotoğrafları çektirip, hasretle baba yolu gözleyen çocuklarına gönderdiler. Askerlerin çocukları bu sevimli fotoğrafları feysbuk sayfalarına koydu. Gazeteler üstüne atladı, manşet üstüne manşet yapıldı, eşek şöhret oldu. Posterleri, tişörtleri, oyuncakları, rozetleri yapılmaya başlandı. Amerikan askerlerine, ailelerine ve savaşın yıkıcı görüntüleriyle sarsılan topluma, moral kaynağı haline geldi. Hadi bakalım, Uluslararası Hayvanlara Karşı Zulmü Engelleme Vakfı devreye girdi. “Eşeği maymuna çevirdiniz kardeşim, ayıptır” demeleri beklenirken, tam tersine, “Mister Smoke’u Nebraska’ya getirelim, gazilerin ve asker çocuklarının rehabilitasyon merkezine yerleştirelim, terapide kullanalım” dediler. Pentagon’a danışıldı, derhal kabul edildi, gökte arayıp yerde buldukları propagandaydı. Eşeğin en acil şekilde savaş ortamından çıkarılıp “özgürlükler ülkesi”ne getirilmesi emri verildi. O sırada… Amerikalıların öldürmeyi unuttukları bir Iraklı köylü çıkageldi, “eşek benim eşeğim, geri verin” dedi. Buyrun burdan yakın… Köylüyü ikna etsin diye bir şeyh devreye sokuldu. Şeyh köylüyü çağırdı, “sevaptır, eşeği ver” dedi. Köylü “bunlarda para çok, 30 bin dolar versinler, eşeği vereyim, paranın yarısını da sana vereyim” dedi. Şeyh ikna oldu. Köylüyü yanına alıp, albaya gitti, “30 bin dolar verin, eşeği alın” dedi.

Ancak… Albayın daha makul bir önerisi vardı, “fazla uzattınız, ya eşeği verin, ya da ikinizi birden buraya gömeyim” dedi. Köylüyle şeyh ikna oldu! Hediye ettiler… Böylece, eşeğin özgürlük seyahatine engel kalmamıştı. Erbil’e getirildi, Habur’dan Türkiye’ye sokulacak, İncirlik’ten ABD’ye uçacaktı. Bu sefer biz kıllık yaptık iyi mi… Bizim gümrük görevlileri “hoop hemşerim, burası dingonun ahırı değil” dedi, giriş izni vermedi. Eşek mister’di ama, neticede eşekti, vize verilmesi için tarım bakanlığına sorulması gerekiyordu. Tarım bakanlığına soruldu, “giremez” cevabı geldi. Amerikalılar şoke oldu, “niye giremez birader?” diye sordular. “Ya eşekte hastalık varsa, ya bizim eşeklere bulaştırırsa” cevabı verildi. Eşek krizi 21 gün devam etti. Kafamıza çuval geçirenlere gıkını bile çıkarmayan Türkiye, eşeğe dikleniyordu! Amerikalılar ya sabır çekti. “Zorla güzellik” uzmanı olan Amerikan elçiliği devreye girdi, diplomatik bir nezaketle, “kapıyı hemen açın, adamı hasta etmeyin” denildi, bizimkiler yelkenleri suya indirdi, Iraklı köylü ve şeyhten sonra, bizimkiler de ikna oldu! Amerikalılar sinirlenmişti, eşeği İncirlik’ten askeri uçakla göndermediler, gözümüze sokmak için, inadına İstanbul’a getirdiler, Atatürk Havalimanı’ndan sivil kargo uçağıyla gönderdiler. Mister Smoke, ABD’den özel olarak gelen hayvan hakları derneği yöneticilerinin refakatinde, önce New York’a, oradan Nebraska’ya uçtu. Adına feysbuk sayfaları açıldı, sosyal medya fenomeni oldu, televizyon programlarına çıkarıldı, çizgi film haline getirildi. Amerikan toplumu, kan ve gözyaşı trajedisinden çıkarak, sürpriz şekilde hayatlarına giren bu masum hayvanın sevgisi etrafında kenetlendi. Vicdanlara merhem olmuştu. 2012’de ölene kadar, rehabilitasyon merkezinde yaralı duyguları sarıp sarmaladı. Özellikle gazi çocuklarının biraz olsun yüzlerini güldürdü, ailelere psikolojik güç verdi. Ve, kahramanlar gibi, büyük bir saygıyla, askeri törenle toprağa verildi.

*

2017…
Bugüne kadar 71 şehit verdiğimiz Suriye harekatında görev yapan uzman çavuşumuz Ömer Özkan, El Bab kasabasındaki kanlı çatışmalar esnasında, enkaz yığınlarının arasında bitkin halde bir kedi buldu. Yara bere içindeydi, açlıktan, susuzluktan ölmek üzereydi. Matarasından su verdi, sırt çantasını açtı, kumanyasını paylaştı. Kedicik kimbilir kaç günden sonra bulduğu yemeği şapırdata şapırdata hayata dönerken, Ömer kara kara düşünüyordu. Orda öylece bıraksa, gönül razı değil, götürse, nereye götürecek? El Bab dediğin yerde çadır bile yok, canlı bombaların arasında ölümle koyun koyuna uyuyor çocuklarımız…

Bir çare bulacağız elbet diye düşündü, parkasının göğsünü açtı, kediyi oraya yerleştirdi, artık ben nereye sen oraya dedi gülümseyerek… Hakikaten öyle oldu. Neredeyse 24 saat boyunca, Ömer’in göğsünde yaşadı kedicik… Beraber yediler, beraber çarpıştılar, beraber hayatta kaldılar. Neticede garnizona geldiler. Ömer cep telefonu aracılığıyla kediyle birlikte fotoğraf çektirdi, “hepimiz aynı kaderi paylaşıyoruz, o da bizim himayemiz altında” notunu yazarak, sosyal medya hesabına koydu, hayvanseverlere çağrıda bulunarak, yardım istedi. Gaziantep Canlı Hayatı İyileştirme Derneği başkanı Cengiz Bayram bu çağrıyı gördü, derhal Ömer’le iletişime geçti, biz sahip çıkarız, bize emanet edin dedi. Güzel dedi ama… Ömer El Bab’ta operasyondaydı, Türkiye’ye gelmesi mümkün değildi, nasıl olacaktı bu iş? Ömer aradı taradı, görevi bittiği için memlekete dönecek olan bir silah arkadaşını buldu, kediyi ona teslim etti, o da sınıra kadar getirip, Cengiz Bayram’a verdi. Hemen veterinere götürüldü, tedavi edildi, bakımı yapıldı. Barınağa yerleştirildi. Karnı tok, sırtı pek, sağlığı gayet iyi, korkmadan, saklanmadan, huzur içinde mırıl mırıl uyuyarak… Kendisi için kelimenin tam manasıyla göğsünü siper eden Ömer’in sağ salim gelmesini, yeniden kucaklamasını beklemeye başladı.

*

“Yurtta Barış Dünyada Barış” diyen Mustafa Kemal’in askeri Ömer… Savaşın ortasında bulduğu bu kediye ne isim verdi biliyor musunuz?

*

“Barış” dedi.
Senin ismin “Barış” olsun.

*

Hayatını ortaya koyarak çarpışan bir asker için bundan daha kahramanca bir davranış, bundan daha cesur bir tavır, savaşın yokediciliğine karşı bundan daha yürekli bir meydan okuma olabilir mi, inanın bilemiyorum.
Canlı bombaların can pazarından Hollywood bile böylesine bir insani öykü hayal edebilir mi, sanmıyorum.

*

Peki, abuk sabuk saçmalıklarla gündem meşgul edilirken, Türkiye’nin niye bu ilaç gibi haberden bangır bangır haberi olmuyor derseniz?

*

Medya insan olunca…
Eşeği bile dünya tanıyor.
Medya insanlığını yitirince…
Barış’ın kavramı da kendisi de bize çok uzak kalıyor maalesef.

EĞİTİM DOSYASI : BİR EĞİTİMCİ OLARAK NASREDDİN HOCA


BİR EĞİTİMCİ OLARAK NASREDDİN HOCA

Nasreddin Hoca yaşamış bir şahsiyet midir? O’nun adına söylenen nükteler gerçekten O’na mı aittir?

Başka ülkelerin Nasreddin Hoca’ya sahip çıkmaları ne anlama gelmektedir?[1] Biz yeterli ölçüde sahip çıkabildik mi?

Hoca’nın kültür tarihimizdeki yeri nedir? Niçin O’nun nükteleri, zihinlerde daha çok yer etmiştir?

Hoca’nın nükteleri sırf güldürmek için mi anlatılır?

Yabancı ülkelerde yaşayan Türk çocukları, neredeyse fıkralarımıza gülemez hale gelmişlerdir. Deyim ve ata sözlerimizi de anlamakta büyük güçlük çekmektedirler. Nasreddin Hoca nükteleri ile, biraz olsun onları bu vahim durumdan kurtarabilir miyiz?

Nasreddin Hoca vasıtasıyla insanların mizah duygularını harekete geçirip bazı sertlikleri ve kaba davranışları önleyebilir miyiz?

Toplumun çeşitli kesimlerinde yönetici olarak bulunan kişiler, Nasreddin Hoca Nükteleri’nden alacakları ilhamla daha başarılı olabilirler mi?

Günümüzde, çeşitli seviyede pek çok iletişim problemleri vardır. Nasreddin Hoca nükteleri bunun çözümüne ne derece yardımcı olabilir?

Nasreddin Hoca’nın nüktelerini öğretmen ve öğrencilerimize öğrettiğimiz takdirde eğitimin kalitesini artırabilir miyiz?

Nükteler yardımıyla bir düşünme eğitimi verebilir miyiz?

Hoca’nın nükteleri üzerinde düşündürerek, toplumda katılımcılık, hoşgörülülük, işbirliği ve teşebbüs ruhu uyandırılabilir mi?

İşte bu ve benzeri sorular, bizi Nasreddin Hoca konusunda düşünmeye ve araştırmaya sevk etmiştir.

Neticede O’nun eğitimci bir kişiliğe sahip olduğunu gördük. Bu konudaki tespitlerimizde, “Nasreddin Hoca Fıkraları” olarak sunulan nükteleri esas aldık.[2]

Bu fıkralar, Türk’ün aklını, şuur altını, zekâ inceliğini, nükte gücünü ve hayat felsefesini belli ölçüde yansıtmaktadır. Halkımızın mizah dehasını temsilde de önemli bir kilometre taşıdır. Bu sebepten, birçok mütefekkir, sanatkar, yazar ve karikatüriste ilham kaynağı olmuştur.

Hoca, kelimenin tam anlamıyla eğitimci bir millî şahsiyettir. Yediden yetmişe her kademedeki Türk halkı O’nu tanımakta, sevmekte, fıkralarını kendi mizahına vasıta yapmaktadır.

Hoca’nın bu derece gönülden sevilmesinin ana sebebi, O’nun nüktelerinde ele alınan konuların hayatla iç içe olması ve her seviyedeki insana hitap etmesidir.

Hoca’nın fıkralarına gülünür. Ama asıl amaç güldürme değil; düşündürerek insan davranışlarında müspet yönde değişiklik meydana getirmektir. Bir mantıksızlığın, düzensizliğin ve tutarsızlığın göz önüne serilişi hep bu yüzdendir.

Hoca, mizahlarının ilk bölümünde zekâsını göstermez. Bunun sebebi, halkın seviyesine inmektir. İkinci kısımda ise, kademeli bir şekilde dersini verir.

Hoca’nın fıkralarında tabiat ve toplum unsurları çoktur. O’nun nüktelerinin ayırt edici özelliği, zamana, mekâna, olaylara ve problemlere uygunluk arz etmesidir. Bu yönüyle Hoca, büyük bir eğitimcidir. Bu nüktelerin bir özelliği de, her zaman vuku bulması muhtemel olan sade olayları konu edinmesidir. Bu sebepten nüktelerdeki dersler, her zaman tazeliğini koruyacaktır.

Eğitim ve öğretim işini kendilerine meslek olarak seçenlerin, özellikle, Hoca’dan öğrenecekleri çok şey vardır.

Biz, iddiasız bir şekilde, konuyla ilgili bazı tespitlerimizi ortaya koymaya çalıştık. Ümit ederiz ki, bu sahada araştırma yapanlar, konuyu daha da derinleştirirler.

A. Hoca’nın Hayatı

Büyük halk filozoflarından olan Nasreddin Hoca, 1208’de Sivrihisar’ın Horto köyünde dünyaya gelir, 1284’de de Akşehir’de vefat eder. Devir, Anadolu Selçuklu devridir.[3]

Babası, köyün imamı Abdullah Efendi’dir. Okuma-yazma, ilmihal bilgisi, Arapça ve Farsça’yı ondan öğrenir.[4]

Hoca, küçük yaştan itibaren, çalışkanlığı ve afacanlığı ile bütün dikkatleri üzerine çeker. Bununla birlikte çocuk denecek yaşta Kur’an’ı hıfzeder. Aynı zamanda, fıkıh[5] ve kelâm ilmi[6] sahasında da derin bilgiye sahip olur.

Babası ölünce, yerine imam olarak geçer. Ama bu meslekte pek fazla gözü yoktur. O, her şeyden önce, sürekli okuma ve araştırma azmiyle yanıp tutuşmaktadır. Bu sebepten, imamlığı bırakarak ilim uğruna yollara düşer; birçok kasaba ve şehir dolaşır, insanların problemlerini yakından tetkik eder, gördüğü aksaklıklar karşısında içi burkulur.

Sadece görmekle yetinmez, hal çarelerini de araştırır. Âdeta bir psikolog ve sosyolog gibi insanların davranışlarını gözler, tahlil eder, kendine has metotlarla çözümler üretir. Bu yönüyle O, büyük bir eğitimcidir. O bu yola kendisini küçük yaştan beri adamıştır. Öyle ki, bazı aksaklıkları halka daha iyi gösterebilmek için, kendi üzerinde deneme yapmaktan bile çekinmemiştir. Bu tıpkı, bir ilaç keşfeden bilim adamının, kobay kullanma yerine, ilacı önce kendi üzerinde denemesi gibidir. Her eğitimci ve araştırmacı bunu göze alamaz. Böyle bir davranış, hem bilgi hem de yürek ister.

Hoca insanları eğitmenin bir toplum işi olduğunu bilir. O’na göre insanların eğitiminden herkes sorumludur. Sadece tek bir kişinin doğru olması yetmez.

Hoca bu düşüncesini şu nüktesi ile anlatır:

Bir gün eşeğe ters biner. Görenler hep bir ağızdan avazları çıktığı kadar bağırır:

-Niçin eşeğe ters biniyorsun?

Hoca cevap verir:

-Kabahat yalnız benim mi? Eşek ters duruyor. Onun hiç mi suçu yok? Eğer o doğru olsaydı, ben doğru binecektim. Niçin eşekte suç bulmuyorsunuz da hep beni paylıyorsunuz?

Yalnız suçu tek bir insanda ya da toplumda aramak, problemi çözmeyi zorlaştırmaktadır. Eğer toplum topyekûn tersine işliyorsa, sistem bozuksa, düzgün bir davranış sergilemek oldukça güçtür. Meselâ vasıtanız bozuksa, sizin mükemmel bir sürücü olmanız, pek fazla işe yaramaz. Aynı şekilde ehliyetsiz sürücüler olursa, mükemmel vasıtalarla da bir işe yaramaz.

Evet, eğitim bir toplum işidir.

Hoca birçok nüktelerinde bunu vurgular.

Meselâ bir gün evine hırsız girer, nesi var nesi yok hepsini yüklenip götürür. Duyan herkes, yine suçu Hoca’ya yükler:

-İlâhi Hoca, insan kapısını kilitlemez mi? Ev yalnız bırakılır mı? diye suç üstüne suç yüklerler Hoca’ya… Hoca ise şu cevabı verir:

-Anladık, bütün kabahat bende; ama şu hırsızın hiç mi suçu yok?

Önemli olan hırsıza karşı kaliteli kilit geliştirmek değil; hırsızlık yapmayan insanı yetiştirmektir. Tabiî ki bu prensip, eğitimin ideal yönünü oluşturmaktadır.

Molla Nasreddin, bozukluklara karşı çıkmanın bedelinin ağır olduğunu bilir. Fakat O, bu uğurda mücadele etmekten geri durmaz. Bilakis bu sahadaki bilgilerini daha da geliştirmek ister. Bunun yolu da okumak, daha çok bilgi edinmek, görmek, araştırmak, tartışmak, büyük bilginler ve mürşitler meclisinde bulunmak ve bu uğurda her türlü çilelere katlanmaktan geçerdi. Mevlânâ’nın deyişiyle hamdı, pişmesi ve yanması gerekiyordu.

Bu aşkla Konya’nın yolunu tutar.[7]

O devirde Konya, dünyanın her yerinden gelen bilginler, mutasavvıflar, dervişler, gezginler, tacirler ve gönül erlerinin harman olduğu yerdir. Medreseler öğrencilerle, tekkeler dervişlerle dolup taşmaktadır. İlim ve irfan sahipleri, saraylarda ve konaklarda ileri derecede saygı görmekte ve ağırlanmaktadır.

Diğer taraftan Konya, Anadolu Selçuklu Devleti’nin baş şehridir. Tahtta adaleti, kahramanlığı, bilgisi, dirayeti ve ilim adamlarını sevmesi ile ün yapmış Sultan I. Alâaddin Keykubad vardır. Devlet, bir taraftan en parlak dönemini yaşarken, diğer taraftan da pek çok problemlerle başa çıkmak zorundadır.[8]

İşte Molla Nasreddin, toplumu eğitmek için gerekli olan bilgi ve tecrübeyi bu ilim ve irfan şehrinde kazanır. Sonra Akşehir’e gelip yerleşir, evlenir ve çoluk çocuk sahibi olur.

Diğer taraftan Hoca, bir ilim adamı olup müderrislik görevi yürütür. Bir ara kadılık (hâkimlik) görevinde de bulunur. Kısaca Hoca, ilminin gereği olan bütün hizmetleri deruhte eder.

Hoca, talebelik hayatında olduğu gibi, meslek hayatında da azimli ve çalışkandır. Hakkında yazılan bazı kitaplarda, “cerri sevdiği için derslere çok çalışırdı.” şeklinde tasvirlere yer verilmektedir. Bazıları ise, “Hoca cerre çıkmakla birlikte softa[9] değildi.” gibi zorlama izahlar yapılmıştır. Kanaatimizce bu yazarlar, “cerr”in ne anlama geldiğini bilmediklerinden, Hoca’yı temize çıkarma gayreti içine girmişlerdir.

“Cerr” medreselerde, bir tür eğitim ve öğretim uygulamasıdır. Gerek Selçuklu ve gerekse Osmanlı döneminde medreseler, Recep, Şaban ve Ramazan aylarında öğrencilerini Anadolu’nun muhtelif yerlerine gönderirler, uygulama yaptırırlardı. Bu faaliyet, medreselerdeki bilgilerin halka iletilmesi maksadıyla yapılırdı. Bu esnada öğrenciler, halkı daha yakından tanırlar, gözlem yapma fırsatı bulurlardı. Medrese ile halk bu sayede bütünleşmiş olurdu.

Haliyle öğrencilerin bu hizmetlerine mukabil, halk (kendi isteği ile), bir miktar da yardım yapmaktadır. İşte “cerr” isminin çıkışı bu sebebe dayanmaktadır. Bunu hiç bir zaman, “medrese talebelerinin yardım toplamaya çıkması” şeklinde anlamamak gerekir.[10]

Nüktelerinin kalitesine ve temas ettiği meselelere bakıldığında, Hoca’nın hem iyi bir eğitim gördüğü, hem de kazandığı bilgileri çeşitli vesilelerle halka ulaştırdığı anlaşılmaktadır.

B. Hoca’nın Kültürümüz Üzerindeki Etkileri

Kültürün en güçlü aracı dildir. Nesiller kendi düşüncelerini, yaşama biçimlerini, sanatlarını ve dinlerini, hep bu dil aracılığı ile nesilden nesile aktarırlar.

Anadolu insanının başından geçen birçok olay, nerdeyse bir Nasreddin Hoca nüktesiyle özdeşleştirilerek anlatılmaktadır. Bu da zamanla, insanımızın hem dilini hem de düşüncesini etkilemiştir. Öyle ki, bazı atasözü ve deyimlerimizin kaynağı, Nasreddin Hoca nüktesidir. Bunlar dilimizde benimsenmiş olup yüzyıllar boyunca yaşayarak günümüze kadar gelmiştir.[11] Meselâ “Parayı veren düdüğü çalar” sözü, atasözü olarak dilimize yerleşmiştir. Bilindiği kadarıyla bu söz, Nasreddin Hoca’nın şu nüktesine dayanmaktadır:

Bir gün Hoca Konya’ya gitmek üzere yola çıkar. Akşehirli çocuklar etrafını sararak düdük ısmarlarlar.

Yalnız tek bir çocuk, ısmarladığı düdüğün parasını peşin verir. Bir kısmı da sonra vereceğini söyler.

Konya dönüşü Hoca, peşin para veren çocuğun düdüğünü getirir.

Bedelini ödemeden düdük öttürmeye çalışan çocuklar ise, Hoca’yı sıkıştırmaya başlarlar. Doğrusu Hoca, bu kadar yüzsüzlüğe dayanamaz:

-Çocuklar öyle yağma yok! Parayı veren düdüğü çalar! der.

Hoca bu nüktesinde, huzuru hazıra konmakta bulanlara, taban eti yemeden av eti yemeye çalışanlara, sabretmeden murada ermeyi düşünenlere, ortaya bir değer koymadan değerli olmak isteyenlere kızar. Aynı zamanda bu tiplerin, hem kel hem fodul oluşlarına dikkat çeker…[12] İşte onun için Hoca çocuklara, daha hayatlarının baharında iken, bir de ekonomi dersi vererek şu gerçeği öğretmek ister:

Ekmeden olmaz yemek.

Allah’a mahsustur almadan vermek.

Ne ekersen onu biçersin.

Beklersen tekkeyi çorbayı içersin.

Kim ki “yazın gölge hoş” türküsü çağırır,

Kışın çuval boş diye namerde yalvarır!.

Bilirsin ki çiğnemeden yutulmaz.

Ağustos’ta beyni kaynamayanın Zemheride kazanı kaynamaz!.[13] “Damdan düşen halden anlar!.” atasözünün dayandığı nükte ise şöyledir:

Bir gün Hoca damdan düşer. Ancak çektiği acıyı, soranlardan hiç birisine söylemez. Bunun sebebini soranlara şöyle cevap verir:

-İçinizde damdan düşen var mı? Benim acımı ancak o anlar!.

“El elin eşeğini türkü çağırarak arar.” atasözü de şu hikâyeden çıkarılmıştır:

Hoca bir gün dağ yolunda türkü çağırarak dolaşırken birisi:

-Ne yapıyorsun böyle Hoca? diye sorar. Hoca:

-Komşunun eşeğini arıyorum! der. Adam, Hoca’nın kaygısız, ilgisiz, vurdum duymaz haline şaşar. O zaman Hoca, insandaki bencillik duygusunun yansıması olan şu açıklamayı yapar:

-El, elin eşeğini, türkü çağırarak arar!.

“Dostlar alışverişte görsün.Yorgan gitti, kavga bitti; Kazan doğurdu; Ye kürküm ye, sana rağbet; Ben senin gençliğini de bilirim; Bilenler bilmeyenlere anlatsın. Sen de haklısın; Eşeğin sözüne mi inanıyorsun; İpe un sermek; Fincancı katırlarını ürkütmemek; Hırsızın hiç mi suçu yok; Buyurun cenaze namazına; İşte şimdi kuşa benzedin; Ağaçtan öte yol vardır.” gibi sözlerin kaynağı da Hoca’nın nükteleridir.[14]

C. Hoca’nın Eğitiminin Amaçları

1. İnsanı Tanıtmak

İnsanı eğitmek için onu bütünüyle tanımak gerekir. Tanımadığınız insana hitap etmek, karanlığa taş atmak gibidir. Hoca’nın nüktelerinde göze çarpan belirgin bir özellik de insanın çeşitli boyutlarıyla dile getirilmesidir.

O âdeta insan sarrafıdır. Onun için insanı teraziye koyar, pek çok açıdan değer biçer.

Hoca nüktelerinde daha çok insanın egoistliği, fırsatçılığı, mütecessisliği, zayıflığı, korkuları ve şüpheleri üzerinde durur.

Hoca’ya, “En tehlikeli hayvan nedir?” diye sorduklarında, “İnsandır” cevabını verir. Sebebini soranlara ise, şu açıklamayı yapar:

-Köpek ekmeğini yediği adama hıyânet etmez. Yılan kendisine dokunmayanı sokmaz. Kurt ise, insanın bulunduğu yerlerden uzakta yaşar. Halbuki insan, hiç de böyle değildir. O kendisine iyilik edene bile fenalık yapar. Eğer inanmazsanız, birisine iyilik ediniz. Bakınız nasıl bir karşılık göreceksiniz? Siz, hiç dünyada hemcinsine insanlar kadar kötülük eden bir mahluk gördünüz ve duydunuz mu?

Hoca bu görüşleriyle, insanın iyi tanınmasına dikkat çekmektedir. Asla insan hakkında kötümser değildir. O bilhassa eğitilmemiş, ahlâkî şuuru gelişmemiş insanların ne derece zararlı olabileceklerini, hatta hayvanları bile geride bırakabileceklerini gözler önüne sermektedir.

Aslında Hoca insana, her şeyden daha fazla değer vermektedir. İnsanların dış görünüşlerine, elbiselerinin yeni ve pahalı oluşlarına göre değerlendirilmesini hoş karşılamaz. Hoca’nın nüktelerinde konuyla ilgili oldukça enteresan misâller vardır.

2. Ahlâkî Bozukluklara Karşı Tavır Almak

Hoca kötü huylu kişilerle hiç geçinememiş, ömür boyu bunlarla mücadele etmiştir. Nüktelerde bu gibi kişilerin genel karakterlerini birer birer gözler önüne serer. Kimlerdir bunlar?

Her sakala tarak uyduranlar, nabza göre şerbet verenler, neme lazımcılar, hazır yiyiciler, çıkarı uğruna her şeyini feda edenler, hem nalına hem mıhına vuranlar, pireye kızıp yorgan yakanlar, tepeden bakanlar, pişmiş aşa su katanlar, sağı solu belli olmayanlar, sinekten yağ çıkaranlar, su katılmadık hokkabazlar, suratı bir karış idareciler, tavşana kaç tazıya tut diyenler, hep “vur abalıya” felsefesi ile hareket edenler, başına buyruk gençler, çok bilmiş ukalâlar, daldan dala konanlar, kapıdan kovulsalar bacadan girenler, gücünün yettiğine kan kusturanlar, en küçük menfaat için her gün boğaz boğaza gelenler, boğaz tokluğuna çalıştırılan zavallılar, her devirde borusu ötenler, buldukça bunayan aç gözlüler, yürek yakanlar, kulp takanlar, kurtarıcılık yapanlar!.

Ekmek elden su gölden deyip âvare dolaşanlar, her mecliste boy gösterenler, boşta gezenler, boşboğazlık edenler, boş yere ömür geçiren boş kafalılar, bir baltaya sap olma yerine boş gezenin boş kalfası olanlar, üç kuruşluk keyif için borca batanlar, haline bakmayıp çalım satanlar, pot kıranlar, çam devirenler, çalımından geçilmez kabadayılar, çalıp çırpmayı meslek edinenler, “Rabbenâ hep bana!” diyenler!.

3. Teşebbüs Ruhu Kazandırmak

Hoca her vesileyle insanların çok yönlü düşünmelerini ister. İnsanları dar görüşlülükten ancak bu şekilde kurtarmak mümkündür.

Onun için, öğretmek istediği bir husus da teşebbüs ruhudur. Çünkü bu ruha sahip olan insanlar işin başını ve sonunu aynı anda görebilirler.

Bir gün Hoca bir dükkana uğrar. Bir anda gözüne ayrı ayrı yerlerde duran un, şeker ve yağ ilişir. Meraklanıp sorar:

-Bu ne?

-Un.

-Peki, bu?

-Şeker.

-Ya bu?

-O mu? O yağ.

-Öyleyse, niçin helva yapıp yemiyorsun?

Hoca bu nüktesiyle çok önemli bir ders vermektedir. Teşebbüs ruhu.. Yani pamuk ve yünü elbise, bir demir cevherini araba yapmak gibi bir şey.. Bu hem daha karlı hem de çok yönlü bir iştir. Eğer bugün bu ruha sahip olabilseydik.

4. Yoksulluk ve Açlığın Acısını Hissettirmek

Yoksulluk ve açlık, sosyal ve ahlâkî problemlerin en büyük sebepleri arasında yer alır. Onun için Hz. Peygamber, fakirliğin nerdeyse insanı dinden bile çıkaracağını söyler. Birçok siyasetnamelerde de, yöneticiler bu konuda ciddi bir şekilde uyarılır.

Hoca’nın yaşadığı devir, Anadolu’nun bin bir çileyle karşı karşıya geldiği yıllardır. Bunların başında da yoksulluk ve acılar gelir. Hoca nüktelerinde bu gerçeğe dikkat çeker ve üzerinde düşündürür.

Günlerden bir gün Hoca çok açtır. Belli ki kesesinde parası da yoktur. Hemen yol üzerindeki fırına uğrar. Yiyecek ekmek istemeyi kendisine yakıştıramadığı için, fırıncıya şöyle bir soru yöneltir:

-Bu ekmeklerin hepsi senin mi? Ekmekçi:

-Evet, benim! diye cevap verir. Bu cevap karşısında Hoca’nın biraz canı sıkılır ve çıkışır:

-Be adam, madem ekmeklerin var, hepsi de senin, ne duruyorsun, yesene!.

Bir keresinde de Hoca, bir dere kenarında kuru ekmeğini suya batırıp yerken, oradan geçen bir tanığı sorar:

-Hoca ne yiyorsun? Hoca bu soruya, uzakta yüzen ördekleri göstererek, şöyle bir cevap verir:

-Ördek çorbası!.

Bir bayram günü, her taraf bol yemeklerle dolar. Börekler, tatlılar ikram edilir. Hoca bu bolluğun sebebini sorunca,

-Hoca, bugün bayramdır, onun için herkes güzel yemekler hazırladı! derler. Hoca bu açıklamayı, açlığın kara mizahını yaparak şöyle cevaplandırır:

-Keşke her gün bayram olsa!.

Bir gece Hoca’nın evinde geceleyin gürültüler duyulur. Karısı:

-Hoca, hırsız tıkırtısı galiba, nasıl yapsak acaba? der. Hoca, yoksulluğun kara mizahını yansıtan şu cevabı verir:

-Üzülme hanım, çalınmaya değer bir şey bulursa, elinden almak kolay!

Hoca’nın başı, bu hırsızlardan hep derttedir. Yine bir gün evine bunlardan birisi girer. Hoca hemen yatakların konduğu yüklüğe saklanır. Hırsız her yeri arayıp tarar. Fakat çalınacak kıymetli bir şey bulamayınca, yüklüğe bakar. Bir de ne görsün, Hoca orada değil mi? Şaşkınlıkla ne aradığını sorar. Hoca hiç istifini bozmadan şöyle cevap verir:

-Çalacak bir şey bulamayacağını bildiğim için, utancımdan buraya saklandım!.

5. Cimriliği Yermek

Hoca, hayat felsefesi itibariyle cömert bir kişidir. O cömertliğin üstün bir fazîlet olduğunu bilir. Onun için cimrileri fırsat düştükçe yerer. Av için tazı isteyen bir cimriye, semiz bir çoban köpeği götürüp:

-İriliğine bakma, bu hayvan senin kapında, on güne kadar tazı haline gelir! der.

6. Aşırılıklardan Sakındırmak

Hoca, her türlü aşırılığın zararlı olduğu inancındadır. Bu sebepten sahte ilim adamlarını, rüşvet yiyen kadıları, kerâmet simsarlarını hiç sevmez. Fırsat buldukça bu konuda halkı aydınlatır, yeri geldiğinde de bu cahilleri topa tutar. Bütün mesele, bu gibilerin kötülüklerinden halkı korumaktır.

Bir gün bir derviş[15] Hoca’ya, biraz evliyâlık taslar.[16] Hoca’ya bütün hünerinin insanları maskara etmek olduğunu, başka maharetleri varsa göstermesi gerektiğini söyler. Hoca:

-Sanki sende o saydığın şeyler var mı? Varsa söyle de bilelim der. Derviş de:

-Benim hünerim çok ve kemâlime de nihayet yoktur. Ben her gece bu dünyadan göçer ve göklere çıkarım. Oralarda gezer, acayip ve garip semayı seyir ve temaşa eylerim. dediği zaman, Hoca derhal:

-Oralarda gezerken yüzüne yumuşak ve sıcak bir şeyin dokunduğunu hisseder misin? diye sorunca, yalan ve düzenlerini yutturduğunu zanneden derviş, sevinç ve heyecanla:

-Evet, Hoca Efendi, evet! der. Bunun üzerine Hoca gayet ciddî bir tavırla:

-İşte o bizim eşeğin kulağıdır!

Hoca bazen, kendi hayatındaki aşırılıkları da dile getirip öz eleştiri yapar. Bunun anlamı şudur: “Ben denedim, iyi netice vermedi, siz yapmayın!”

Bir ara Hoca geçim sıkıntısı içine düşer. Buna çare olarak da her şeyden kısmaya başlar. Bu arada eşeğin de yemini azaltır.

Hoca ilk zamanlarda eşeğine bir şey olacağından korkmaktadır. Halbuki tasavvur ettiği gibi çıkmaz. Eşek yine eski neşesini muhafaza eder ve başı boş bırakılınca zıplayıp oynar. Bundan cesaret alan Hoca, eşeğin yemini biraz daha azaltır. Hayvanda yine bir değişiklik görmez. Tekrar yem miktarını eksiltir. Böyle yapa yapa hayvancağızın yemini bir avuç arpaya kadar indirir.

Hoca yaptığı bu tasarruftan son derece memnundur. Fakat günün birinde açlıktan, halsiz ve takatsiz kalan hayvan ölür. Bunun üzerine Hoca:

-Yazık oldu, hayvan tam alışmıştı ki, öldü! der.

7. Sorumlu İnsan Yetiştirmek

Hoca bir gün vaaz etmek üzere kürsüye çıkar. Kendisine göre bazı meseleleri dile getirir. Fakat bir ara, söyleyecek söz bulamaz. Cemaate:

-Bugün size çok faydalı şeyler söyleyecektim ama, nedense aklıma hiçbir şey gelmiyor! diyerek yakınır. O zaman oğlu:

-Baba, kürsüden inmek de mi hatırına gelmiyor? diye sorar.

Bu soru karşısında, Hoca derhal kendine gelir, topluma karşı olan sorumluluklarını hatırlar, cemaatin huzurunu bozmamak için derhal aşağı iner. Ve böylece, toplumda görev ya da sorumluluk yüklenen kişilerin başarısız duruma düştüklerinde, kendiliklerinden ya da küçük bir ikazla çekilmeleri gerektiğini öğretmiş olur.[17]

8. Egoistliği Yermek

Egoistlik, insanın sadece kendi çıkarını düşünmesidir. Bu düşünce, pek çok kötülüklerin de kaynağını oluşturur. Onun için Hoca, bunun ne derece zararlı olduğunu anlatmak için, “kötü adam” rolü bile üstlenir.

Hoca Akşehir’de kadı iken, bir gün biri mahkemeye gelerek:

-Kadı Efendi! Sığırlar kırda otlarken, sizin inek, bizim ineği karnından boynuzlayarak öldürmüş. Buna ne lâzım gelir? diye sorar. Hoca, derin derin düşündükten sonra:

-Hayvan bu! Ne bilsin. Öldürür a! Bunda sahibinin ne suçu var? diye hüküm verir. Bu sefer adam sözü değiştirerek:

-Yok yok, yanlış söyledim. Bizim inek sizinkini öldürmüş! diye işi düzeltir. Hoca’da şafak atar. Başını kaşır, kalkar, oturur ve çok ciddî bir tavırla:

-Ha. Öyle ise, mesele çatallaştı! Bana raftaki şu kara kaplı kitabı[18] indiriverin bir bakayım! der.

9. Şüpheli Şeylerden Sakındırmak

İnsanların olayları bütünüyle görmesi zordur. Bunun pek çok sebepleri olabilir. Meselâ insanın yaşı, bilgisi, kültürü, ihtiyaçları, hırsları, karakteri, menfaatleri, içinde bulunduğu zaman ve mekân, yanlış gözlemlere ve tereddütlere sebep olabilir.

Bundan dolayı insan, kayıtsız şartsız doğru olan bir gerçeği, pek alâ, yanlış ya da ters anlayabilir. Bilhassa, halkı aydınlatma, bilgilendirme, ya da idare etme görevini yüklenen insanların buna çok dikkat etmeleri gerekir.

Dedi kodular ve iftiralar da, çoğu kere bu yanlış gözlem ve anlamalardan kaynaklanır. Onun için, her zaman doğru olmak yetmez. Yapılan işlerin, başkalarını şüphelendirmemesi de gerekir.[19]

Unutmamak gerekir ki, başkalarının sûizanda bulunmasına sebep olacak hareketlerden korunmak, önemli bir tedbirdir.[20]

Hoca’ya kadılığı zamanında bir fetva sorarlar. Derler ki:

-Kadı efendi ! Helâda bir şey yemek câiz midir, değil midir? Hoca şak diye cevabı yapıştırır:

-Câizdir amma, çıkarken adamın ağzı oynar. Taamdan başka nesne yediğini de zannederler !

Kıssadan hisse.

Halkın zihninde boş yere şüpheler uyandırmak ve yanlış kanaatler oluşturmak, hiç bir zaman iyi bir davranış tarzı değildir.[21]

Bazı işler için, “Şüyuu’ vukûundan beterdir!.” denilir. Yani, bir konuda söylentilerin olması, o işin olmasından daha kötü tesir uyandırabilir. Onun için, sorumluluk mevkiinde olan kişilerin işleri, açık ve net olmalıdır. Asla su götürür tarafı olmamalıdır!.

10.Bilene Sormak

Bir gün Hoca’nın hanımı, eceli gelip ölür. Dinî âdetler yerine getirilir ve nihayet imam, cemaate:

-Ey cemaat! Merhumeyi nasıl bilirsiniz? diye sorar. Cemaat bir ağızdan:

-Çok iyi biliriz! deyince, Hoca başını sallayarak:

-Yahu! Kimi, kimden soruyorsunuz; siz onu bana sorunuz! der.

11.Zorlukları Nükte Vasıtasıyla Aşmak

İnsan hali her zaman bir olmaz. Bir bakarsın güneş açmış, gönüller neşe dolmuş. Her taraf güllük gülistanlık. Bir de bakarsın kara bulutlar, şimşekler, yeller. Arkasında da fırtınalar, yağmurlar, seller!.

İşte böyle anlarda insan, bir mizahla bu acılarını hafifletebilir. Hem kendisi hem de başkalarını bir an için neşelendirebilir. Ve böylece kötümser bir halden kurtulup iyimser bir tavır sergileyebilir.

Nükte bir nevi, kalkan görevini görmektedir. Bu sayede insan, kendisine yapılan hücumları, nükte sayesinde savar ya da hafif atlatır.

Nükteyi, azgın boğalarla savaşan gladyatörlerin ellerindeki kırmızı beze de benzetebilirsiniz.

Onun için öğretmen ve yöneticileri, mümkün mertebe, nükte yapmasını bilen kişilerden seçmek gerekir.

Bir gün ihtiyar bir kadınla genç bir kadın Hoca’ya gelir ve ihtiyar kadın:

-Hoca Efendi, bu taze gelinimdir. Oğlum ile evleneli üç sene olduğu halde henüz çocuğu olmamıştır. Kendisi ve kocası bundan çok müteessirdirler. Bilhassa oğlum çocuğu çok seviyor. Bu yüzden evde dirliksiz oluyor. Siz çok şeyler bilirsiniz. Bir dua mı okursunuz, bir muska mı yazarsınız? Yoksa bir ilaç mı tarif edersiniz? Allah aşkına şunun bir çâresini bulunuz ve evi cehennem olmaktan kurtarınız der.

Hoca kadına acır. Bazı şeyler söyler ve sonra da geline:

-Kızım acaba bu hal sizde irsî midir?[22] Sizin gibi validenizin de hiç çocuğu olmaz mı idi? diye sorar ve müteessir olan kadınları güldürür.

12.Düşünmeyi Öğretmek

Düşünmenin pratik tarifi, sebeplerle sonuçlar arasında ilişki kurmaktır. Doğru düşünmek için, dünyayı ihtirasların değil; hakikatin gözüyle görebilmektir.[23] Fakat bunun önünde pek çok engeller vardır. Meselâ bilgisizlik, zevkler, iştihâlar, şahsî menfaatler, zümre çıkarları, peşin hükümler, sabit fikirler, batıl inançlar, propagandalar, aşırı sevgiler ve nefretler, ne olursa olsun benliğimize tahakküm eden hisler, zafer duygusu, başarı gururu, nefse aşırı güvenmek, sağlıklı düşünmenin önündeki engellerden birkaçıdır.[24]

Bu açıdan Hoca’nın nüktelerine bakarsak, nerdeyse tamamına yakınının, düşünmenin önündeki engelleri kaldırmaya yönelik olduğunu görürüz.

Kendini beğenmiş müritlerinden biri, bir gün Sokrates’e sorar:

-Müridiniz olabilmek ümidiyle sizden ders almak için gelen herkese niye bir gölcüğe bakıp ne gördüklerini söylemelerini istiyorsunuz?

Sokrates şu açıklamayı yapar:

-Bu çok basit. Havuzda balıkların yüzdüklerini söyleyen herkesi yanıma almaya hazırım. Fakat havuzda, kendi imajlarının yansımasından başka bir şey göremeyenler, kendilerine aşık insanlardır. Benim onlarla alıp vereceğim olamaz!.

Görüldüğü gibi Sokrates, öğrencilerini seçerken, bir nevi düşünme testi uygulamaktadır. Çünkü O’na göre, kendisinden başkasını göremeyenler ve bilirim iddiasında olanlar iyi düşünemezler.

Bu açıdan bakıldığında, Hoca’nın bir çok nükteleri düşünme ile ilgilidir.Hoca bir gün, yelkenli bir gemiyle seyahat etmektedir. Âniden bir fırtına çıkar. Ve denizi alt üst etmeye başlar. Şiddetli dalgaların tesiriyle ipler kopma, yelkenler de parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Hoca fedakâr tayfaların direklere çıkarak kopan ipleri ve yelkenleri bağlamaya çalıştıklarını görünce:

-Ayol, gemi dibinden sallanıp sıçrıyor. Halbuki siz onun tepesiyle uğraşıyorsunuz. Sallanmayı durdurmak istiyorsanız gemiyi dibinden bağlayınız der. Bu nüktede Hoca, insanın bilmediği konularda fikir yürütüp tavsiyelerde bulunmasının, onu gülünç duruma düşüreceğini vurgular. Ayrıca anlaşılıyor ki Hoca, yelkenli gemilerin çalışması ile ilgili malumata sahip değildir. Onun için de sağlıklı düşünememektedir. Yani bilgisizlik doğru düşünmeyi engellemektedir.

D. Hoca’nın Eğitiminin İlkeleri

1. Çocukların Cevaplarını Hoş Karşılamak

Çocuklar, zihinleri yeterince gelişmediğinden, duyduklarını ve düşündüklerini ifade ederken, zaman, mekan ve gramer hataları yapabilirler.

Çocuğun bir özelliği de çok soru sormaktır. Onun için bazı eğitimciler çocukluk çağına “filozofluk çağı” derler. Özellikle çocuk, iki yaşından itibaren her şeyi merak eder, bıkmadan usanmadan sorar. Bütün bunları hoş görmek ve çocuğu ciddiye almak gerekir. Nitekim Hoca da öyle yapar.

Bir gün oğlu Hoca’ya:

-Baba! Ben, senin doğduğun günü hatırlıyorum!. der. Bu münasebetsiz sözü duyan annesi, kızarak;

-Sus ulan, halt etme!. Terbiyesiz!. deyince, Hoca müdahale ederek:

-Bırak karı, o akıllıdır; belki doğru söylüyor!. der.

2. Bilenlerin Bilmeyenlere Öğretmesi

Hoca bir Cuma günü vaaz etmek için camideki kürsüye çıkar ve:

-Ey cemaat!. Benim size ne söyleyeceğimi bilir misiniz? der. Cemaat hep birden:

-Bilmeyiz!.

Cevabını verir. Bunun üzerine Hoca:

-Siz bilmedikten sonra ben size ne söyleyeyim? der ve kürsüden inerek çıkıp gider.

Ertesi Cuma yine kürsüye çıkarak bir hafta evvelki gibi:

-Ey cemaat! Benim size ne söyleyeceğimi bilir misiniz? Sualini tekrar sorunca, bu defa cemaat hep birden:

-Evet biliriz! der. Hoca da:

-Madem ki biliyorsunuz. Benim söylememe hacet kalmadı diyerek yine kürsüden iner ve çıkıp gider. Öbür hafta tekrar kürsüye çıkınca, bu sefer cemaat, verecekleri cevabı aralarında kararlaştırır.

Hoca yine o suali sorunca halk:

-Kimimiz biliriz, kimimiz bilmeyiz!.

Cevabını verir. Hoca da:

-Öyle ise bilenler bilmeyenlere öğretsin!. der ve kürsüden inip gider.

Kıssadan hisse.

Bilenlerin de, bilmeyenlerin de sorumlulukları vardır. Bilenlerin sorumlulukları, bildiklerini, bilmeyenlerin akıl seviyelerini dikkate alarak onlara öğretmektir. Bilmeyenlerin sorumlulukları ise, öğrenme fırsatı buldukları her zaman ve her yerde bilmediklerini sormak ve öğrenmektir.[25]

3. İnsaflı Olmak

İnsaf, ölçülü hareket etmek demektir. Nitekim “İnsaf dinin yarısıdır” diye bir atasözümüz de vardır. İnsafsızlığın pek çok çeşidi vardır. Meselâ bir görevi ve iyi niyeti kötü bir amaç için kullanmak, tamamen insafsızlıktır.

Köylünün biri hediye olarak, Hoca’ya bir tavşan getirir. Hoca bu ikram karşısında elinden gelen misafirperverliği göstererek köylüyü ağırlar. Bir müddet sonra bu köylünün yakınları:

-Biz tavşanı getirenin komşusuyuz. der.

Hoca bunları da elinden geldiği kadar hoşnut etmeye çalışır.

Birkaç gün sonra gelenler de:

-Biz tavşan getirenin komşusunun komşusuyuz. diyerek Hoca’ya kendilerini bir güzel ağırlatmak ister.

Bu sefer Hoca,

-Bu tastaki su, o tavşanın suyunun suyudur!

diyerek iyi bir insaf dersi verir.

4. Bilimi Üstün Tutmak

Kâinat sebep-sonuç ilişkisi esası üzerine yaratılmıştır. Hangi sebeplerin hangi sonuçları doğurduğunu, ya da hangi sonuçların hangi sebebe dayandığını bilmek, gerçek anlamda “bilgi” demektir. İşte gerçek bilim budur. Fakat insanların çoğu, bu gerçeği bilmedikleri için, bilim yerine birtakım teferruatı ön plâna çıkarırlar. İşte Hoca, bu noktalarda uyarır. Özellikle de bilim yerine gösterişi ve dış görünüşü ön plâna çıkaranların gülünç durumlarını ortaya koyar.

Okuması için Hoca’ya Acemce bir mektup getirirler. O da, lafı hiç evirip çevirmeden bilmediğini söyler. Mektubu getiren:

-Kocaman kavuğu başına geçirmişsin. Bir mektubu bile okuyamıyorsun. Nasıl hocasın sen? Utanmıyor musun? diye paylamaya çalışır. Hoca buna karşılık, kavuğunu hemen çıkarıp adamın başına koyar:

-Kavukla okunuyorsa, sen oku da bir görelim!.der.[26]

5. Tecrübeye Önem Vermek

Tecrübe, bilgi ve anlayışı arttırıcı nitelikteki olaylarla çok karşılaşma hâlidir. Kültürümüzde görmüş ve geçirmiş olmak, bir olgunluğun ve bilgeliğin işareti sayılır. Onun için, “Başa gelmeyince bilinmez.” denilmiştir. Yani, tecrübeye dayanmayan bilgiye pek güvenilmez.

Hoca’ya,

-Çaylaklar bir sene erkek, bir sene dişi olurmuş, doğru mu? diye sorarlar. Hoca’nın cevabı şudur:

-En az, iki sene çaylak olmadan, bu soruya cevap veremem!.

Eğitimle yetenekler aşılamaz

Çürük tahta çivi tutmaz!.

Eşek büyümekle tavla başı olmaz!.

Hoca bir gün kara tavuğunu pazara götürür ve satılığa çıkarır. Müşterinin biri tavuğu iyice tetkik ettikten sonra:

-Beyaz olsaydı alırdım! der. Bunun üzerine Hoca, derhal oradan ayrılarak, eve gelir ve tavuğu sabunla yıkamayğa başlar. Fakat maksadına nail olamayınca da:

-Aferin boyacıya! Tamahkâr değilmiş; boyayı bol bol sarf etmiş! der.

6. Fırsat Kollama

Hoca uyarılarını yaparken, öyle ulu orta her yerde her şeyi söylemez. Uygun zamanı bekler, fırsat düştüğünde nazik bir şekilde araya girer ve taşı gediğine koyar.

Hoca, bir meseleyi söylemenin çok çeşitli yolları olduğunu bilir. Bazen bir olay, bazen bir soru, bazen de bir problem, O’nun söyleyeceği hikmetler için tam bir fırsattır. Bir keresinde, “Dünya kaç arşındır?” diyen gençlere, o sırada geçen tabutu göstererek:

-Onun erbabı işte şu gidendir. Sualinizi ona sorunuz. Bakınız dünyayı yeni ölçmüş gidiyor! der.

7. Ferdî Farklılık

İnsanlar farklı kabiliyetlerde yaratılmışlardır. Eğer bu özellik dikkate alınmazsa, insanlara büyük adaletsizlik yapılmış olur. Üstelik bu adaletsizlik, her sahada kendisini gösterir. Meselâ insanları yönetmek, problemlerini tanımak ve çözmek, kişilik ve yeteneklerine uygun düşen iş ve davranışa sevk etmek mümkün olmaz.

Batılı eğitimciler, eğitimde “ferdî farklılık” meselesinin önemini 17. yüzyılda yeni fark etmeye başlamış, uygulamaya ise ancak 19. yüzyılda geçebilmiştir. Fakat İslâm dünyasında, Hz. Peygamber’den itibaren, bütün âlimlerce bu konuya dikkat çekilmiştir. Yani bütün mesele, insanlara kabiliyeti ölçüsünde hitap etmek, aklının kavrayamayacağı ve nihayet nefret edeceği incelikleri açmamaktır. Hoca’nın eğitim prensipleri içersinde “ferdî farklılık”, son derece önemli bir unsur olarak görülmektedir. Onun içindir ki, herkesle anlayacağı dilden konuşmaya çalışmıştır. Nerdeyse bütün nüktelerinde, bu düşünce hâkimdir. Aynı zamanda bu sözler ve nükteler, mekâna da makama da uygundur.

Bir tarihte, Hoca’nın kadılık yaptığı bir sırada, birisi evine gelir. Başında bulunan bir davayı uzun uzadıya anlattıktan sonra:

-Kadı efendi, Allah aşkına söyle! Bunda ben haklı değil miyim? deyince, Hoca derhal:

-Hay hay, efendim! Haklısın, hem de yerden göğe kadar haklısın!. der.

Ertesi gün, bu zatın şikâyet ettiği ve mahkemeye verdiği adam gelir. O da Hoca’ya derdini anlattıktan sonra:

-Sen ne dersin Kadı efendi? Bu meselede ben haklı değil miyim? diye sorunca, Hoca ona da:

-Çok haklısın, bu kadar aşikâr hakka ne denir? der.

E. Hoca’nın Eğitim ve Öğretimde Kullandığı Metodlar

1. Soru-Cevap Metodu

Soru-cevap metodu, eğitim tarihinde en çok kullanılan öğretim metotlarındandır.

Bu metot, yaratıcı düşünmeye, ferdî teşebbüs kabiliyetinin gelişmesine, serbest konuşma ve tartışmaya meydan verir, fırsat hazırlar.

Soru-cevap metodu, muhâkeme, tasavvur ve araştırmaya sevk eden bir yoldur. İlk defa Socrates (M.Ö. 470-3397) tarafından belli bir sistem dahilinde kullanılmıştır.[27] Sorular şu sebepten dolayı öğretim için en uygun ortamı oluştururlar.:

a. Soran kişi, amacı belli olan sorular yöneltmek suretiyle muhatapta ilgi uyandırabilir. Bir konuyu öğrenmede ilgi uyandırılmışsa, öğrenme son derece kolay olur.

b. Sorulan kişi, bu soruları fırsat bilerek, cevap verirken, soran kişiye bazı meseleleri dolaylı bir şekilde öğretebilir.

Hoca çok soru sorulan bir kişidir. Bunlardan bir kısmı da lüzumsuz ve mantıksız sorulardır. Hoca’yı mat etmek maksadıyla sorulanlar da az değildir.

Bazen bir şeyi öğrenmek için, Hoca’nın da sorduğu sorular olmaktadır.

Hoca sorular karşısında son derece pişkindir. Hepsine sabırla ve güler yüzle cevap verir. Bu sorulardan bazı örnekler sunalım:

Bir gün bir papaz:[28]

-Sizin Peygamber mîraca[29] çıktı ve gökleri gezip dolaştı, değil mi? şeklinde alaycı bir soru sorar. Arkasından da:

-Bu nasıl oldu? Merak ediyorum doğrusu!. diyerek bir ilâvede bulunur.

Hoca alay edilmek istendiğinin farkındadır. Hemen elini sakalına götürerek, derin derin düşünür ve mütebessim bir sîma ile:

-Sizin İsâ’nın bıraktığı merdivenle![30] cevabını verir.

Bir gün ahmak bir adam, Hoca’yı sokakta yakalar ve burnunun dibine sokularak:

-Aman Hoca efendi, çok büyük bir müşkülüm var. Bunu rast geldiğim bütün hocalara sordum. Hiç biri cevap veremedi. Bilsen, bilsen, bunu ancak sen bilirsin! deyince, Hoca, fena yakalandığını anlar ve hiç renk vermeden:

-Haydi oğlum, anlat bakalım. Müşkülün nedir? der. Herif bir şey söyleyecekmiş gibi, ciddî bir tavır takınarak:

-Ben, yaz kış gölde yıkanır ve abdest alırım. Bunu yaparken, acaba ne tarafa döneyim diye, daima düşünürüm. Bunu âlimlere, şeyhlere ve başı sarıklı birçok kişiye sordum. Cevap alamadım.

Geçen gün yine gölde yıkanırken, bu meseleyi düşünüyordum. Biri dalgınlığımdan istifade ederek, esvaplarımı alıp gitmiş. Ben de tabiî ki, çırılçıplak çıkıp gitmek zorunda kaldım. deyince, Hoca meseleyi anlar ve aptal adama dönerek ciddî bir tavırla:

-Oğlum! Sualin hakikaten güç. Bunu herkes halledemez. Gölde yıkanır ve abdest alırken, elbiselerin ne tarafta ise, o tarafa dön!.

Hoca bilgi üretmeyen, yersiz tartışmalara sebep olan sorulardan, zihinleri karıştıran cevaplardan nefret eder. Bu gibi boş işlerle halkı oyalayan hocalardan da aynı şekilde hoşlanmaz.

Bir gün ölüyü gömmeye giderken, iki kişi kenara çekilip şu meseleyi münakaşa etmeye başlar: -Cenazeyi götürürken, tabutun sağında mı, solunda mı, arkasında mı, önünde mi durmak daha iyidir?

Hoca’nın verdiği cevap oldukça mânidârdır:

-İçinde bulunma da, neresinde bulunursan bulun!.

Bir gün bir toplantıda Hoca’ya bazı münasebetsizler, karısını çekiştirerek:

-Hoca, sizin hanımın maşallah hiç evde oturduğu yok, mütemadiyen komşu komşu geziyor derler. Hoca derin derin düşünmeğe başlar. Bunu görenler:

-Ne düşünüyorsun, yalan mı? deyince, Hoca lâkayt bir tavırla:

-İnanmam. Dedikodu olsa gerek.

Cevabını verir.

Toplantıda bulunanlar, kendilerinin haklı olduklarını ve Hoca’nın da hiçbir şeyden haberi olmadığını göstermek için:

-Niye inan mıyorsun? Bunu senden başka herkes biliyor. Sizin hanım çat kapı şurada, çat kapı burada dolaşıyor işte! dedikleri zaman Hoca:

-Aslı olmasa gerek!. Öyle olsaydı, bir kere de bizim eve uğrardı! cevabını verir.

Her sabah insanlardan bir kısmının bir tarafa, ötekilerin de öbür tarafa gittiğini soranlara Hoca: -Eğer hepsi aynı tarafa gitseydi, dünya devrilirdi! cevabını verir.

Hoca bu cevabıyla insanlara, toplumdaki işbölümünün gerekliliğini anlatmaktadır. Herkes aynı işi yaparsa, birçok iş ortada kalır. Bu konuda şöyle bir atasözümüz de vardır: Sen ağa ben ağa, bu ineği kim sağa.

2. Muhatabın Delillerini Kullanmak

Birisine bir şey anlatırken, ya da bir problemin çözümünün ispatını yaparken, muhatabın konu hakkındaki bilgilerini ve delillerini kullanmak, oldukça etkili bir ikna metodudur. Bu metot aynı zamanda, muhataba kendi tutarsızlıklarını göstermek için, son derece faydalıdır. Kurnazlık yapanları, inatçılık edenleri ve ukalâlık taslayanları, kendi silahıyla susturmak için de birebirdir.

Muhatabın delillerini kullanarak bir meseleyi anlatmak ve bu yolla karşı tarafa bir şeyler öğretmek kolay olur. Bu bir nevi bilgi transferidir. Böyle durumlarda muhatabın diyecek pek bir şeyi olmaz. Çünkü kişiden, kendisi yaptığı zaman doğru kabul ettiği şeyi, başkası yaptığında da doğru kabul etmesi istenmektedir.

Hoca bilhassa fırsatçıları, kantarın topunu kaçıranları, ileri geri konuşanları, edebiyat yaparak hak elde etmeye çalışanları, en küçük menfaat için ağız değiştirenleri, çok bilmiş geçinenleri, tepeden bakanları, yere bakan yürek yakanları, pireyi deve yapanları, pişmiş aşa su katanları, masal okuyanları, oyunbazlık ederek makbule geçme hayaline dalanları, küçük bir ikaz karşısında küplere binenleri, kimin arabasına binerse onun düdüğünü çalanları, haksızlık karşısında kılını bile kıpırdatmayanları, kırık dökük bilgilerle bilgiçlik taslayanları, başkalarına külâh giydirmeyi düşünenleri, yaygarayı basarak hep dört ayak üstüne düşenleri, kendi delilleriyle susturmaktadır.

Bir gün Hoca, çamaşır yıkayacaklarından bahsederek komşusundan bir kazan alır. Ertesi gün kazanın içine ufak bir tencere koyarak sahibine iade eder. Komşusu tencereyi görünce:

-Hoca Efendi, bu nedir? diye sorar. Hoca da:

-Sizin kazan bu gece doğurdu. O da yavrusudur.

Cevabını verir.

Kazan sahibi itiraz etmez, “pekâlâ” diyerek kazanla birlikte tencereyi alır.

Bir müddet sonra Hoca yine kazan ister. Komşusu, “hay hay” diyerek hemen kazanı getirir. Aradan epeyce zaman geçer, kazan iade edilmez. Artık sabrı taşan komşu, doğru gidip Hoca’dan kazanı ister. Hoca da:

-Başın sağ olsun komşucuğum! Sizin kazan öldü! deyince, herif hayret ve telâşla:

-Ne diyorsun Hoca Efendi, hiç kazan ölür mü? der. Hoca da:

-Sen ne tuhaf adamsın. Geçen gün kazanın doğurduğuna inandın da şimdi öldüğüne inanmıyor musun?

Cevabını verir.

Hoca bu olayda, kazanın doğurduğuna inanan; fakat işine gelmediği için öldüğüne inanmak istemeyen fırsatçı komşusuna karşı da aynı şekilde, komşusunun kendi delilleriyle cevap verir.

Bu gibi kişiler, karşısındaki kişilerin hatalarından, saflıklarından, unutkanlıklarından ve dalgınlıklarından, sinsice kendilerine pay çıkarmaya çalışırlar. Tabiî ki her zaman dört ayak üstüne düşemezler. Elbette bir gün iplikleri pazara çıkar. Eh, ne demişler? Ava giden avlanır. Eşen düşer. Doğrarsan kaşığına gelir. Avcı ne kadar al (hile) bilse, ayı o kadar yol bilir. Çalma elin kapısını, çalarlar kapını.

Açıkça anlaşılmaktadır ki Hoca, karda gezip izini belli etmeyen, nalıncı keseri gibi hep kendi tarafına yontan, menfaati il n, diye sorunca, yüzsüz adam gülerek:

-Tanrı misafiriyim ve bugün sizdeyim!

Cevabını verir. Hoca’nın tepesi atar. Bu hayâsız adama bir bir ders vermeye karar verir. Derhal kapıdan dışarı fırlar ve herife:

-Arkamdan gel! diyerek, onu câmi kapısına kadar götürür ve eliyle câmiyi göstererek:

-Ayol, sen yanlış yere gelmişsin! Tanrı’nın evi işte burasıdır; bizim ev değil! der ve herifi orada bırakarak evine döner.

Bu olayda adam, “Tanrı misafiriyim” demek suretiyle, kendi konumuna ve isteklerine kutsallık kazandırmaya çalışır.[31] Bu yolla insanları aldatmanın daha kolay olacağını düşünür.

Bazı kurnaz kimseler, istek ve arzularını, büyük bir ustalıkla, Tanrı’nın adını kullanarak dile getirir. Bu yolla, pek çok kişinin aldatılması ve beyninin yıkanması pekâlâ mümkündür. Çünkü, insanın yüce değerlere karşı büyük bir zaafı vardır.

3. Tabiî Ceza Metodu

Hoca bir gün eşeğine binmiş, bir köye gidiyormuş. Yolda hayvan, eşek terslerini görünce durur, yere eğilerek bu pislikleri koklamaya başlar. Hoca, eşeğinin beğendiği kanaatine vararak bunları toplar ve yem torbasına doldurur. Akşam olunca, torbayı hayvanın başına asarak, yem yerine bu tersleri verir. Fakat eşek huysuzluk eder ve başını sallayarak torbayı başından atmaya çalışır. Hoca eşeğin bu huysuzluğunu görünce:

-A mübarek hayvan! Bana zulmün ne? Sen beğendin, ben de doldurdum! der.

Hoca bu nüktesiyle tabiî cezâdan yana olduğunu göstermektedir.[32] Yani kişi yaptığı işin sonucuna katlanmalıdır. Bu arada, kişinin yanlışlarını görmesi için, sabredip kendisine biraz zaman tanımak yararlı olur.

4. İkâme Metodu

Sözlük anlamı itibariyle “ikâme”, yerine koyma, oturtma, ayağa kaldırma ve meydana çıkarma demektir. Terim olarak ise, kaldırılan bir şeyin yerine başka bir şeyin konulması anlamına gelir. Onun için ıslahâtçıların, eğitimcilerin ve idârecilerin ikâme metodunu iyi bilmeleri gerekir. Çünkü eğitim de ıslahât da, idâre de, eski şeylerin yerine bir nevi yeni şeyler yerleştirme demektir.

İnsanları alışkanlıklarından vazgeçirmek kolay değildir. Burada temel problem, vazgeçilen alışkanlığın yerine neyin konulacağıdır. Çünkü tabiat boşluk kabul etmez. Siz doldurmazsanız, iyi ya da kötü bir şeyle, mutlaka kendiliğinden dolar.

Bazı kişilere, “Şu zararlıdır, mutlaka vazgeçmelisin!. Vazgeçmezsen, şu şu tehlikeler seni bekliyor!.” deseniz de, pek fayda sağlamayabilir. Bu ikazlar, bakarsınız, bir kulağından girip öbür kulağından çıkar! Asıl hüner, insanlara ne yapacağını göstermek ve bu alanda yardımcı olmaktır.

Meselâ sigara paketlerinin üzerinde, “Sigara sağlığa zararlıdır!” ikazı yer almaktadır. Bu ikazdan dolayı kaç kişi sigarayı bırakmıştır? Bu konuda bir araştırma yapılmış mıdır? Bana kalırsa çok faydası olmamıştır. Çünkü insanın tabiatında, (hele de ikna edilmemişse) yasaklara karşı tabiî bir ilgi vardır.[33] Bunun yerine, “içtiğiniz bu sigara ile günde şu kadar, şu kadar, yılda da şu kadar yiyecek ya da giyecek alabilirsiniz.” demek daha doğru olur. Her şeyden önce, bu parayı hangi olumlu yerlerde kullanabileceği hatırlatılmalıdır. Sonra da boşta kalan ağzını nasıl meşgul edeceği hususunda rehberlik yapılmalıdır. İşin fizyolojik boyutunu elbette ki kabullenmek gerekir. Yani peşinen bir zorluğa göğüs germek gerekir.

Adamın biri fazla küfürbâzmış. Vakitli vakitsiz küfreder ve bu yüzden başı da birçok belâlara girermiş. Bu huyundan vazgeçmek istediği halde, bir türlü terk edemeyince, Hoca’ya başvurmaya mecbur kalır ve kemâli afiyetle:

-Aman Hoca Efendi! Benim fena bir huyum var: Küfürbâzlık. Bundan bir türlü vazgeçemiyorum. Bana bir çare öğret de şu fena huyumdan vazgeçeyim der. Hoca bir müddet düşünür ve sonra ciddî bir tavırla:

-Evlât! Her sabah evden çıkarken, ağzına kuru bir bakla koy. O ağzında kaldıkça hatırlar ve küfretmezsin! cevabını verir.

5. Dolaylı Anlatım

Kimileri, hatalarının yüzlerine doğrudan doğruya söylenmesinden pek hoşlanmaz. Hatta kızanlar, kin besleyenler bile olur. Ama dolaylı bir şekilde yapılan ikazlar, karşı tarafı kızdırmaz. Onun için Hoca, uyarılarının birçoğunu, bu yolla, yani “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen dinle!” metoduyla yapar.

Bir gün Hoca bir eve misafir gider. Fakat her nasılsa biraz geç kalır. Akşam yemeğine de yetişemez. Ev sahipleri yemeklerini yedikleri için, Hoca’yı da yeyip gelmiş zannederler. Hoca’nın kibarlığı tutar bir şey söyleyemez. Dereden tepeden konuşulur, kahveler, şerbetler içilir. Yatma zamanı gelir. Hoca’yı odasına götürerek:

-Allah rahatlık versin!

Derler ve kendileri de odalarına çekilerek yatıp uyurlar. Hoca, uyuyunca belki açlığı unuturum diye yatar. Sağına döner, soluna döner, bir türlü gözüne uyku girmez! Açlıktan kazınan midesi, bir türlü Hoca’ya rahat vermez. Uyku tutmayacağını anlayınca, kalkar ve ara kapıyı vurmaya başlar. Ev sahipleri alelacele yataklarından fırlarlar ve telâşla koşarak:

-Hayrola Hoca Efendi! Bir şey mi var? Bir emriniz mi var?

Diye sorduklarında Hoca da:

-Birader! Benim için çok mükellef bir yatak hazırlamışsınız. Teşekkür ederim. Ama dostum, ben fukara takımındanım. Böyle yataklara alışık değilim. Beni bir türlü uyku tutmuyor. Siz lütfen bana büyücek bir pide ihsan ediniz. Ben onun yarısını başımın altına yastık ve yarısını üzerime yorgan yapar ve altında rahat rahat ve mışıl mışıl uyurum diyerek açlığını anlatır.

6. Seviyeye İnmek

İnsanlar farklı kabiliyetlerde yaratılmıştır. İhtiyaç ve ilgileri de zaman içinde değişiklik arz eder.

Bilindiği gibi Hoca, hem örgün hem de yaygın eğitimde, aktif bir eğitimcilik görevi sürdürmüştür.

Yani, halkın her kesimiyle hemhal olmuştur. Çocuk, genç, ihtiyar, kadın, erkek, O’nun eğitimine muhataptır. Ara sıra gayr-i müslimler ve yabancılarla da tartıştığı bir gerçektir.

İşte bu sebepten Hoca, insanlara seviyelerine göre davranmakta ve anlayabilecekleri dilden konuşmaktadır.

Köylülerden birinin keçisi hasta olur, katran sürmesini tavsiye ederler. Köylü keçisini alıp doğruca Hoca’ya gelir:

-Hoca, senin nefesin uyuz illetine bire birmiş. Okuyunca hastalık şıp diye kesilirmiş. Şu keçiye bir nefes et. der.

Hoca şöyle cevap verir:

-Nefes ederim etmesine ama, illetin bir an önce hayvandan gitmesini istersen, benim nefese biraz da katran ilave etmelisin.

Hoca, insanların alışkanlıklarının bir çırpıda değişmeyeceğini, dolayısıyla da doğrulara inandırmanın kolay olmayacağını iyi bilmektedir. Onun için, “Bu keçinin hastalığı okumakla geçmez, bu bir bâtıl inançtır” diyerek boşuna çene yormaz.

Hoca burada, nefesle birlikte katran da sürmesini tavsiye eder. Ve problemi çözer. Zaten bir olayda ilk yapılacak iş, âcil olan durumun çözüme kavuşturulmasıdır. Bir anda A’dan Z’ye kadar düzeltmeye çalışmak, işi sarpa sardırabilir. Sonra da iş işten geçmiş olur.

Görüldüğü gibi bu olayda köylü, katran kullanmakta hiç tereddüt etmez. Eğer direkt olarak katran kullanması tavsiye edilseydi, kabul görmeyebilirdi. Onun için, verilen bilgilerin doğru olması yetmez. Bilgiyi verme metodunun da hesaba katılması gerekir. Hangi konuda olursa olsun, halkı eğitmek isteyenlerin, özellikle bu konuya çok dikkat etmeleri gerekir. Hoca’nın, hemen gerçekleri söyleme gibi bir acelesi yoktur. O yanlışların bir anda kökünün kazınamayacağını bilir. Onun için de insanlara anlayacakları şekilde konuşur.Şunu da unutmamak gerekir ki, insanlara bazı gerçekleri kabul ettirmek için tedricî bir metot uygulamak gerekir.[34]

Tedrîc metodu, birçok konularda eğitimcilerin uygulamaya ihtiyaç duydukları bir metottur. Bu metotta, parçadan bütüne, kolaydan zora, basitten mürekkebe, bilinenden bilinmeyene, mücerretten müşahhasa doğru bir yol izlenir. Kişinin önceki tecrübeleri hemen bir tarafa atılmaz; bunlardan yararlanılır. İnsanların eski tecrübe ve inançlarının hepsine birden karşı çıkarak onlara bir şeyler öğretmeye çalışmak, eğitimcilikle pek bağdaşmaz.

Yukarıdaki nüktede Hoca, katran ve nefesi birbirinden ayırmamaktadır. Çünkü O’nun hedefi, üzüm yemektir, bağcıyı dövmek değil.

Sonuç

Bu mütevazî ve kısa araştırmamızda gördük ki, Hoca çok yönlü bir Halk Eğitim Filozofudur. O aynı zamanda, İslâm Eğitim Felsefesi ve Türk karakterinin birçok inceliklerini yansıtmaktadır. Bu ölçülerin dışındaki nükteleri Hoca’ya mal etmek insafsızlık olur.

Hoca başta insanı, ihtiyaçları, ilgileri ve zaaflarıyla tanımaktadır. Aslında Hoca’nın insanlara, – herhangi bir vesileyle- zaaflarını öğretmesi esnasında ortaya çıkan hayret ve şaşkınlık, nükte şeklinde ortaya çıkmaktadır.

Hoca’nın ele aldığı konular, insan ve problemleridir. Bu da fikirlerinin taze kalmasını sağlamıştır. Öyle ümit ediyoruz ki, ibret gözüyle okuyanlar, çok defa kendi problemleriyle nüktede ele alınan problemleri özdeşleştirmektedir. Çünkü Hoca, nükte ile tefekkürü birleştirmiştir. Yani nükte, verilen bilgilerin unutulmaması için bir öğretim vasıtasıdır.

Bu açıdan bakmak suretiyle, “Nüktelerin eğitimde kullanılması” adlı bir araştırmanın yapılması gereğine inanmaktayız.

Hoca hakkında araştırma yapanlar, O’nun pek çok yönünü ele almışlardır. Biz bu araştırmamızda konuya, eğitimci gözüyle bakmaya çalıştık.

Hoca sadece milletimizi değil; pek çok komşu milletleri de etkilemiştir. Son yıllarda uluslararası düzeyde gündeme getirilişi, yerli yabancı ilim adamlarının konuya eğilmesi, dikkatleri yeniden Hoca üzerine çekmiştir.

Hoca, yetişme şekline, mesleğine ve hayatına bakılırsa, bütünüyle eğitimcidir. Araştırmacıların bundan sonra, bu konuya daha ağırlık verecekleri kanaatindeyiz.

Nasreddin Hoca hakkında araştırma yapacaklara küçük bir hatırlatmada bulunmak istiyoruz. Hoca’yı anlamak için, Türk tarihini, Türk edebiyatını, Türk folklorunu, İslâm dinini, kısaca Türk kültürünü çok iyi bilmek gerekir.

Bu çalışmanın, her seviyedeki eğitimcilere, yararlı olacağını düşünmekteyiz. Eğitimcilerimiz Nasreddin Hoca’nın bu yönünü tanıdıkça, hem mesleklerinde başarılı olacaklar, hem de büyük Türk eğitimcisini tanıdıkları için gurur duyacaklar, kendilerine karşı güvenleri artacaktır.

Prof. Dr. Abdullah ÖZBEK

Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 7 Sayfa: 522-535

Dipnotlar :

[1] Başka milletlerin hikâyeleri arasında Hoca’nın nüktelerine benzeyenler şüphesiz vardır. Bunun bize göre iki sebebi olabilir: Birincisi, Hoca’nın bazı hikâyelerini alıp kendi kültürlerine adapte ederek yazmış olabilirler. İkincisi, insan oğlunun farklı kültürlerde de olsa, benzer problemlere yine benzer çözümler üretmiş olmasıdır. Nitekim atasözleri ve deyimlerde bu durum açıkça görülmektedir. Onun için, bu benzerlikler, hiçbir zaman, Nasreddin Hoca’yı başka kültürün insanı yapmaz.

[2] Hangi nüktelerin Nasreddin Hoca’ya ait oluşuyla ilgili olarak, şimdiye kadar değişik fikirler ileri sürülmüştür. Hatta konu ile ilgili bazı ölçüler de getirilmiştir. Ama bunun üstesinden gelmek o kadar kolay değildir. Onun için biz, Türk halkını temsil eden bir Nasreddin Hoca olarak meseleye yaklaştık. Ve O’nun adına söylenen nükteleri de, Nasreddin Hoca Okulu’nun amaçları, ilkeleri, müfredatı ve metodları olarak değerlendirmeyi uygun bulduk.

[3] Bazı araştırmacı ve yazarlar, sırf ad benzerliğinden (Nasraddîn) dolayı, Hoca ile alakası olmayan kişilerin Nasreddin Hoca olabileceğini ileri sürmektedirler. Böylece ortaya bir sürü Nasreddin Hoca çıkmaktadır. Bununla birlikte, kulaktan kulağa duyulan ve geleneksel olarak yaşatılan bir “Akşehir-Nasreddin Hoca” ilişkisini göz ardı etmemek gerekir. (Bak: Pertev Naili Boratav, Nasreddin Hoca, Edebiyatçılar Derneği, İkinci Baskı, Ankara, 1996, s, 7-39.)

“Nasreddin Hoca” ismi, Osmanlı Coğrafyası ve ona komşu olan yerlerde değişik adlar altında tanınmaktadır. Araplar “Cuha”, İranlılar ise “Hace Nasreddin” olarak isimlendirmişlerdir. Bu adlarla O’nun adına yazılan risâle ve kitaplar da vardır. Diğer taraftan Mevlânâ, ünlü eseri Mesnevisinde “Cuhî” isimli bir şahıstan bahseder. (Bak: Mevlânâ, Mesnevî, Terceme ve Şerh: Abdulbaki Gölpınarlı, Remzi Kitabevi, İst. 1984, c,5, Beyit No: 335-340.)

Bazı kıyaslamalar yoluyla, Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde geçen “Cuhî”nin Nasreddin Hoca olduğunu iddia edenler vardır. Delilleri ise şudur: Rivâyete göre, Mevlânâ ile, Ahîliğin kurucusu Ahi Evran Nasıruddin Mahmud’un araları açıktır. Mevlânâ bu şahsı, direkt isim vermeden, O’nun çeşitli sıfatlarını kullanarak eleştirir. Bu noktadan hareketle, Ahi Evran’ın bilinen Nasreddin Hoca olduğu ileri sürülmektedir. (Bak: Mikâil Bayram, Tarihin Işığında Nasreddin Hoca ve Ahi Evren, Bayrak Mat. Ltd. Şt. İst. 2001, s, 33-40)

[4] İlmihâl: Namaz, abdest ve temel inanç konularını ele alan öğretici kitap.

[5] Fıkıh: Kelime anlamı itibariyle, “bir şeyi layıkıyla bilme, şuurlu olarak idrak etme, kavrama” demektir. Bu kelime İslâm kültüründe,-Istılah olarak-daha ziyade “İslâm hukuku” anlamında kullanılmaktadır.

[6] Kelâm: Kelime olarak, “söz, lafız, konuşma, nutuk, ibare, bir mana ifade eden söz dizisi, dil, lehçe, söyleme tarzı, söyleyiş” anlamlarına gelmektedir. Kur’an’a da “Kelâm-ı Kadîm, Kelâmullah” denilir. Bu anlamda “Kelâm”, “İlâhî emir, vahiy” manalarına gelir. İslâm kültüründe gelişen bir ilmî disiplin olarak gelişen Kelâm’ın manası şudur: İslâmî inançları aklî ve naklî (nakil ve rivâyete dayanan) delillerle ispat ederek şüpheleri ortadan kaldırmayı hedefleyen, İslâmiyeti çeşitli felsefelere karşı korumak için ortaya çıkan ilim, müslüman felsefesi, ilm-i kelâm.

[7] İbrahim Hakkı Konyalı, Konya Tarihi adlı kitabında “Pirebi Türbesi ve Zâviyesi”ni anlatırken, Hoca hakkında şöyle bir izah yapar:

“Ağız haberlerine göre Pir Ebî; 618 H. 1221 M. yılında ölen Hacafakıh’ın müridlerinden ve talebesinden imiş. Hoca Nasreddin ile Hoca Cihan da samimi arkadaşlarından imişler. Bir gün hocalarının kuzusunu kesip yemişler. Hocaları da bunlara inkisar etmiş:

Nasreddin’e:

-Sen dünyalar durdukça âleme gülünç ol!.

Pirebî’ye:

-Senin de daima kemiklerin kaynasın.

Hoca Cihan’a da:

-Çocuklar seni mezarında rahatsız etsinler!. Bak: İbrahim Hakkı Konyalı, Konya Tarihi, Yeni Kitap Basımevi, Konya, 1964, s, 701.

Evliya Çelebi de, ünlü eseri olan Seyahatnâmesi’nde Timur’la Hoca’nın aynı çağda yaşadığını yazmaktadır. Bak: Evliya Çelebi, Evliya Çelebi Seyahatnâmesi, Topkapı Sarayı Bağdat 305 Transkripsiyonu-Dizini, Hazırlayanlar: Seyit Ali Kahraman ve Yücel Dağlı, Yapı Kredi Yayınları, İst. 1999, 3. Kitab, s, 14.

Şükrü Kurgan, Evliya Çelebi’nin bu tespitinde yanıldığını söyler. Bak: Şükrü Kurgan, Nasrettin Hoca, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları/695, Ank. 1996, s, 10.

Yalnız Evliya Çelebi (M.1611-1682) gibi ünlü bir seyyâhın Nasreddin Hoca’dan bahsetmesi çok önemlidir. Bu vesile ile, yaklaşık üç yüz elli yıl sonra, Akşehir halkı arasında Nasreddin Hoca nüktelerinin söylendiğini öğrenmiş bulunuyoruz. Bu da bize göstermektedir ki, Nasreddin Hoca öz be öz bu ülkenin ve bu kültürün yetiştirdiği ulu bir şahsiyettir.

Tarih itibariyle Hoca ile Timur aynı asırda yaşamamıştır. Hoca 13. yüz yılda, Timur ise, 1336-1405 yılları arasında yaşamıştır. Ama Hoca’nın yaşadığı yıllarda Selçuklu Devleti Moğol istilası altındadır. Akşehir’de de zâlim Moğul şehzâdelerinin bulunması muhtemeldir. Onun için halk zâlim ve despotlara karşı, daima âlim ve hazır-cevap kişileri çıkarır. Böylece onları susturmuş olur. Bize göre, Hoca ile Timur’un karşı karşıya getirilişinin sebebi bu olsa gerektir.

[8] Hoca’yı tanımak için, yaşadığı devrin özelliklerini de göz önünde bulundurmanın yararlı olacağı kanaatindeyiz. Kısaca bu devri şöyle özetleyebiliriz:

Anadolu Selçukluları’nın en sıkıntılı dönemleri. Anadolu isyan ve sıkıntılarla çalkalanmaktadır..Yerleşme sıkıntıları. Çeşitli sosyal sıkıntılar. İç huzursuzluklar. Mogol istilâsı her tarafı kasıp kavurmakta. Saltanat kavgaları. İlmî hayat kısmen durmuş. Halkı eğiten gönüllü kuruluşlar birbirlerine küskün ve düşman hale gelmiş. Tasavvuf hareketi yaygın. Buna karşılık, gerçek din anlayışı küçümsenmektedir. Bâtınî zümrelerin faaliyetleri artmış. Hurâfe her tarafta kol gezmekte. Dinî bağların zayıflamasına paralel olarak sosyal ilişkiler de zayıflamış durumda. Herkes ümitsizlik içinde!.

[9] Softa: Medrese talebesi için halk arasında kullanılan bir tabirdir. Aslı “suhte = ilim aşkıyla yanan” demektir. Sonraları kelime tahrife uğrayarak, “softa” şeklini almıştır. Bak: M. Zeki Pakalın, Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, M. E. B. c, 2, s, 252.

[10] Bak: Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi, İst. 1977, c, 1-2, s, 554 (8 No’lu dipnot); Pakalın, a.g.e, c, 1, s, 279-280.

[11] Bak: Şükrü Kurgan, age., s, 54-58.

[12] Hem kel hem fodul: Eksik tarafı olduğu halde üstünlük taslayanlar için söylenir.

[13] Zemheri: Kışın en soğuk zamanı, şiddetli soğuk, karakış.

[14] Hoca’nın nüktelerinde geçen deyim ve atasözleri, aynı zamanda O’nun eğitiminin ilkeleridir.

[15] Derviş: 1. Kapı kapı dolaşan dilenci, fakir. 2. (Tasavvuf dilinde) Tarîkata girmiş kişi. 3. Dünyadan yüz çevirip kendini ibadete veren kişi. 4. (mec.) Alçak gönüllü, hoşgörülü kimse. Yunus’un tarifine göre derviş şöye tanıtılır: “Derviş bağrı taş gerek. Gözü dolu yaş gerek. Koyundan yavaş gerek. Sen derviş olamazsın!.”

[16] Evliya: (tek. velî) 1. Velîler, ulular. 2. Dostlar, yakınlar, velâlyet ve kerâmet sahipleri, Allah’a yakın olanlar, ermişler. 2. Halim selim ve iyi ahlâk sahibi kimse. Evliyalık ise, evliya olma halidir.

[17] Bak: Şükrü Kurgan, a.g.e. s, 69.

[18] Kara kaplı kitap: Her işte, her meslekte zorlukların nasıl giderileceğini halletmeye yarayan kitap, özellikle kanun vb. kitabı.

[19] Şüphe: 1.Bir konuda kesin bilgi veya kanaate varamamaktan doğan tereddüt. 2. Kararsızlık. 3. İnançsızlık. Tabiî ki biz burada “bilimsel şüphe”yi söz konusu etmiyoruz.

[20] Sûizanda bulunmak (etmek): Kötü şeyler yakıştırmak.

[21] Yapılan işlerle ilgili olarak başkalarını şüphelendirmeme konusunda Hz. Peygamber’in önemli bir ikazı vardır. Bir keresinde Hz. Peygamber mescidde i’tikafta iken, hanımı Safiyye ziyaretine gelir. Bir müddet sohbet ederler. Ayrılırken Hz. Peygamber hanımını uğurlamaya çıkar. O esnada oradan Ensâr’dan (Hicret eden müslümanlara yardım eden Medineli’lerden) iki zât geçmektedir. Ve bu iki şahıs Hz. Peygamber ve hanımını görünce hızlarını artırırlar. Bu durumu farkeden Hz. Peygamber, “Ağır olun!. Bu kadın Huyey kızı Safiyye’dir” der. Adamlar, “Sübhânellah yâ Rasûlellah!.” derler. O zaman Hz. Peygamber şu önemli açıklamayı yapar: “Şüphesiz Şeytan insanın kanının aktığı yerden akar. Ben de sizin kalbinize şerr atar diye korktum.” Bak: Müslim, Selâm, 23, 24, 25. Yine Hz. Ali’nin oğlu Hasan’a Hz. Peygamber’den (Dedesinden) ne ezberlediğini sorarlar. O da şunu ezberlediğini söyler: “Sana şüphe (kuşku) veren şeyi bırak. Şüphe vermeyen şeyleri yap!. Doğruluk gönül rahatlığı, yalan ise kuşkudur.” Bak: Tirmizi, Kıyâme, 60. Bu konuda Hz. Peygamber’in daha pek çok uyarıları vardır.

[22] İrsî: Soydan geçme.

[23] Bak: Nurettin Topçu, Var Olmak, Dergah Yayınları, İkinci Baskı, ist. 1977. s, 24.

[24] Bak: Nüvit Osmay, İnsan Mühendisliği, 3. Baskı, Ank. 1985, s, 103-104.

[25] Bilenlerin bilmeyenlere öğretmesi: Bilgi, insanlığın ortak malıdır. Kim bir şeyler biliyorsa, onu, bilmeyenlere öğretmesi gerekir. Nitekim Hz. Peygamber, Veda Hutbesi’inde (Vefatından önce Mekke’de, Arafat’da yaptığı konuşmada), son tavsiyelerini, toplanan halka (yaklaşık124 bin kişi) yaptıktan sonra, “Burada bulunanlar, bulunmayanlara bu söylediklerimi ulaştırsın. Olur ki kendisine bilgi ulaştırılan kimseler, dinleyenlerden daha kavrayışlı olabilir!.” demiştir. Bak: Müslim, Kasâme, 29, 30; Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, İrfan Yayınevi, 4. Baskı, Terceme: Salih Tuğ, c, 1, s, 300.

[26] Benzer bir eleştiriyi Yunus da yapar. Birtakım görüntülerle bilgiçlik taslayanlara, “Dervişlik olsaydı tâc ile hırka/Biz dahi alırdık otuza kırka.” Diyerek.

[27] Socrates soru-cevap metodunu çok dar anlamda kullanmıştır. Fikir doğurtmak için (Irony=İstihzâ), karşısındaki ile alay etmiştir. Bak: Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, Remzi Kitabevi, İst. 1979, c, 6, s, 40. “Saraka” md.

Socrates, meseleleri, “doğurtucu” bir yöntemle tartışmaktadır. Amacı tartışmak değil, ustaca sorularla gerçeği karşısındakine buldurmaktır. Bu yüzden kendisine, “Ben ebeyim” demektedir. Çünkü Sorates’e göre bilgi “doğuştan”dır. Onun için, insanların akıllarında taşıdıkları gerçekleri doğurtmak, yani meydana çıkarmak gerekir. O’na göre eğitimciye düşen görev, öğretmek değil, doğurtmak’ tır. Bak: Orhan Hançerlioğlu, age, c, 1, s, 338, Doğurtucu md; Cemil Sena, Filozoflar Ansiklopedisi, Remzi Kitabevi, İst. 1979, Socrates md.

[28] Papaz: Hıristiyan ruhanî reisi, din adamı; râhip, keşiş.

[29] Mirac: “Urûc” kökünden türetilmiş olan “Mirac”, yükseğe çıkarılma anlamına gelir. Dinî bir terim olarak ise, Hz. Muhammed’in Allah tarafından göklere yükseltilip kendi huzuruna çıkarılmasıdır.

[30] Hz. İsâ: Kur’an’da zikredilen kitap sahibi peygamber. Hıristiyanlık onun takipçileri tarafından kurulmuştur.

[31] Tanrı misafiri: Bu tabir daha çok, kendiliğinden gelen ve genellikle tanımadığımız bir konuk için kullanılır.

[32] Cezâ: Kelime anlamı itibariyle “karşılık” anlamına gelmektedir. Karşılık, olumlu ya da olumsuz yönde olabilir. İkisi de “cezâ” demektir. Tabiî cezâ daha çok, kişiye, işlediği fiilin kendi cinsiyle ilgili bir müeyyide uygulamaktır. Yani eşen düşmeli, doğranılan şey, doğrayanın kaşığına gelmeli; kısaca herkes, kendi ettiğini bulmalı!. Hani bir söz vardır: Kendi düşen ağlamaz!. Espirisi itibariyle çok dğru bir söz. Biz konuya şöyle bir açıklık getirmek istiyoruz: Kendi düşen de ağlar; ama başkasına bahane bulamaz!. Bu anlayış, ferdî sorumluluğu da kuvvetlendirmektedir.

Hukûkî anlamda cezâ ise şu anlama gelmektedir: 1. Suç, kusur veya yanlış hareket sonucunda tatbik edilen müeyyide. 2. Kanunların ihlali halinde uygulanan müeyyide.

[33] Yasaklara karşı ilgi: Niçin yasaklara karşı ilgi vardır? Bunun pek çok sebepleri vardır. Başta insan, merak sahibi bir varlıktır. Yasaklarla, belki de aklında olmayan şeyler hatırına getirilmiştir. Yasaklarla dile getirilen hususların ne anlama geldiğini bilmeyen kişiler ve toplumlarda da yasaklara karşı ilgi vardır. Yani bilgisizlik, bu konuda bir ilgi sebebidir. Yasaklarla engellenen hususların mantıksızlığı veya insan tabiatına aykırı oluşu da ilgiyi artırmaktadır. Menfaatler ve iktidar hırsları da yasaklara karşı ilgi uyandırır.

[34] Tedrîc: Derece derece, azar azar, yavaş yavaş gitme, olma, ilerleme.

GÖÇMEN DOSYASI : BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN GÖÇMENLİK SERÜVENİ


BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN GÖÇMENLİK SERÜVENİ

Bulgaristan Türkleri Osmanlı Devleti’nin dağılmasının tarihi bir neticesidir. 1877-1878 Rus-Türk Savaşı sonucu Bulgar Devleti’nin yeniden kurulmasıyla, Bulgaristan Prensliği’nin hudutları içinde Bulgar nüfustan çok bir Türk nüfusu kalmıştır. Bu nedenle Bulgaristan Türklerinin Türkiye’ye göç ettirilmesi, ideolojik ve politik yönelimleri farklı da olsa bütün Bulgar hükümetlerinin değişmez bir devlet siyasetine dönüşmüştür. Bunun ve komşu ülkelerden gelen Bulgar göçmenlerinin kabulü sonucu Bulgaristan nüfusunun demografisi değişmiş ve Bulgar nüfusu artmıştır. Bu yüzden, Bulgaristan Türklerinin gönüllü ve zoraki, kanuni ve gayri kanuni Türkiye’ye göç ettirilmesi onların tarihi kaderi olmuştur.

Bulgaristan’dan Türk nüfusunun yığınlar halinde göçü, Rus-Türk Savaşı (1877-1878) yıllarında başlamıştır. Bulgaristan Prensliği ve Doğu Rumeli hudutları içinde kalan topraklardan bir milyon Türk ve diğer Müslüman nüfus ülkeden göç etmiştir. Bulgaristan Prensliği’nde 1880 yılında yapılan ilk resmi nüfus sayımında Bulgarlar 1.920.000 kişi (%71’i); Türk ve Müslüman nüfusu ise 750.000 kişi (toplam nüfusun %28’i) idi.

Balkan Savaşları ve Bulgaristan’ın komşu ülkelerle imzaladığı anlaşmalar sonucunda, Türk nüfusunun Türkiye’ye; Doğu Trakyalı Makedonya ve Dobrucalı Bulgarların da Bulgaristan’a göçmeleri devam etmiştir. Bunun neticesi olarak, ülkede Bulgar nüfusu aralıksız artarken Türklerin ve diğer Müslümanların nüfusu azalmaya başlamıştır. Ancak 1880 yılında yaklaşık olarak 2 milyona ulaşan Bulgar nüfusu, 1900 yılında 3 milyon 700 bine, 1926 yılında 5 milyon 400 bine, 1956 yılında 7 milyona yükselmiştir. Aynı zamanda 1880 yılında Türk ve diğer Müslüman nüfusu 750 bin kişiyken, 1900 yılında 643 bine düşmüş, 1926’da 825 bin 774’e ulaşmıştır. 1934 yılında 821.298’e inmiştir; 1956’da ise diğer Müslüman nüfus dışında, Türk nüfusu 656.028 kişiyi bulmuştur.

Bulgaristan’da yaşayan diğer Türk ve Müslüman nüfus arasındaki orana 1910 yılı istatistikleri en iyi delil oluşturmaktadır. Aynı yıl toplam nüfusun %13’ünü oluşturan Türk-Müslüman nüfusun %11’ini Türkler, %2’sini ise diğer Müslümanlar teşkil etmekteydi. 1878 yılında imzalanan Berlin Antlaşması’nın 4 ve 12. maddelerinde Bulgaristan’da Türk nüfusunun hak ve çıkarlarından bahsedilir.

1909 yılında iki ülke arasında müftülüklerin ayrılmasına dair imzalanan protokolde ise artık Türk değil Müslüman encümenliklerinden bahsedilmektedir. Çünkü müftülüklerin eylem alanına Türklerden başka diğer Müslümanlar da girmektedir.

1913 yılında imzalanan İstanbul Bulgar-Türk Antlaşması’na göre Bulgaristan’daki Türk- Müslüman nüfusuna geniş haklar tanınmıştır. Bu anlaşma gereğince, onların görüş, dinsel inanç ve ibadetleri ve bu arada ayinlerde halife olan sultanın adının anılması özgürlüğü de verilmiştir. Bütün Müslümanlara Türk makamları tarafından verilen resmi belgeler Bulgaristan’da tanınmıştır. Örneğin Türk kanunlarına göre taşınmaz mallar üzerindeki sahiplik hakları, sultanın ve hanedanlık üyelerinin özel mülklerini korumakta geçerli olmuştur. Her iki ülke tebaası, geçmişte olduğu gibi şimdi de hudutları geçerek diğer ülkede serbestçe yolculuk yapabilecekti.

1913 anlaşması eklerinin birine göre Sofya’da şeriat çerçevesinde ülkedeki diğer müftülükleri, dini ve hayırsever kuruluşları kontrol etmek ve Türk ilk ve ortaokullarını teftiş etmekle görevlendirilen Başmüftülük açılmıştır. Tüzel bir kişi olarak Müslüman encümenlikleri, şeriat yasaları gereğince idare edilen vakıf mallarının sahibi sayılmaktadır. Bedeli ilgili encümenlik hesabına yatırılmadıkça hiçbir vakıf malı kamulaştırılmayacaktır. Lakin Bulgaristan’daki Türk-Müslüman nüfusuna tanınmış olan bu geniş haklar, pratik olarak gerçekleştirilmemiştir. Pomak ahalisine ise (Hıristiyan-Ortadoks dinini kabul ettirmek için) idari baskılar ve önlemler uygulamıştır. Bütün bu tedbirler, Bulgar-Türk ilişkilerinde belli bir soğukluğa neden olmuştur. Bunun için Bulgaristan’daki Türk-Müslüman nüfusunun hakları sorunu 1925 Ankara Bulgar-Türk Antlaşması’nın imzalanmasına kadar çözüm bulamamıştır. Bu antlaşmanın ek protokolü Bulgaristan ve Türkiye’deki azınlıkların haklarına aittir. Türkiye’deki Bulgarların azınlık hakları 1923 Lozan Antlaşması; Bulgaristan’daki Türklerin azınlık hakları ise 1919 Nöy Antlaşması ile himaye altına alınmıştır. Böylelikle azınlıklara karşılıklı olarak uluslararası azınlık haklarına göre muamele edilmiştir. Azınlık hakları tanınmış olmasına rağmen göç sorunu Bulgaristan Türklerinin hayatında işkenceye dönüşmüştür. Savaş öncesi dönemde göç meselesi, 1925 yılında Bulgaristan ile Türkiye arasında imzalanan dostluk anlaşmasının ayrılmaz bir bölümü olan Oturma Sözleşmesi ile ayarlanmıştır. Bu sözleşmeye göre, iki ülke Bulgaristan Türklerinin Türkiye’ye gönüllü göç etmesine hiçbir engel çıkarmayacakları konusunda anlaşmışlardır. Bu göç akını 2. Dünya Savaşı ve savaş sonrası birden azalmıştır. 1840 yılından 1949 yılına kadar toplam 21.353 Bulgaristan Türkü Türkiye’ye göç etmiştir. Bunun nedenleri savaş dönemi şartları ve Bulgaristan’da siyasi rejimin değişmesi olmuştur.

9 Eylül 1944 yılında Bulgaristan’da Komünist Partisi’nin öncülüğünde Vatan Cephesi hükümeti kurulmuştur. Bulgaristan, Sovyetler Birliği’nin etkisi altına girmiştir. Yeni hükümet, kendi iktidarını güçlendirebilmek amacıyla geniş halk yığınlarının ve bu arada Bulgaristan Türklerinin en acil ihtiyaçlarını karşılayabilmek için bir dizi girişimlerde bulunmuştur. Örneğin büyük sayıda topraksız veya az topraklı Bulgaristan Türküne çalışmak üzere toprak verilmiştir. Türk okullarında mecburi Türk dili öğretimi yapılmış, Bulgar meslektaşlarıyla birlikte Türk öğretmenlerine de muntazam maaş ve emekli maaşları ödenmiş, Türk öğretmen kadrolarını yetiştirmek amacıyla pedagoji okulları açılmış, “Nüvvab” ruhani okulu liseye dönüştürülmüş vb. tedbirler alınmıştır.

1946 yılı Parlamento seçimlerinde Bulgaristan Türkleri seçimler sonrası iktidarını daha da güçlendiren Vatan Cephesi hükümetine oy vermişlerdi. Yeni kurulan Vatan Cephesi hükümetinde Komünist Partisi’nin mevzileri daha da güçlenmiştir. Sanayi, tarım ve eğitim-kültür alanında ilk sosyalist değişimlerin gerçekleştirilmesine geçilmiştir. Bulgaristan Türklerinin toprakları ve koşum hayvanları ellerinden zorla alınarak yeni kurulmuş kooperatiflere verilmiştir. Türk dili öğretiminin kısıtlanması, Kur’an’ı Kerim öğretiminin kaldırılması vb. faaliyetlerden memnuniyetsizlikler Bulgaristan’daki Türk konsoloslarına Türkiye’ye göç dilekçelerinin verilmesiyle gösterilmiştir.

Bulgaristan, Sovyetler Birliği alanı etkisinde kalıp, Sovyet hükümetinin yürüttüğü dış politikayı izlemiştir. Sovyetler Birliği’nin savaştan hemen sonra Boğazlar bölgesinde askeri üs ve Türk toprakları hakkında ileri sürdüğü iddialardan ötürü, Sovyet-Türk ilişkilerinde beliren gerginlik, Bulgar-Türk ilişkilerine de yansıyarak, bu ilişkinin gelişmesini de olumsuz yönde etkilemiştir. Bulgar hükümeti, Bulgaristan Türklerinin sosyalist değişimlere menfi tutumları olmasından memnun değildir ve onlara Türk devletinin potansiyel ajanları ve Bulgar-Türk sınırında güvenliği tehdit eden bir unsur olarak bakmıştır. Bu nedenle, hükümet onlardan kurtulmak amacıyla Türkiye’ye göç ettirme ve Bulgar-Türk sınırı boyunca yerlerine Bulgar nüfusu yerleştirme kararı almıştır.

Bulgar hükümeti 30 Ağustos 1950 tarihinde özel bir nota ile Türk hükümetinden üç ay içinde 250.000 Bulgaristan Türkü almasını istemiştir. Türk hükümeti böyle bir kısa süre içinde bu kadar kalabalık bir göçmen kitlesini kabul etmeyi reddetmiştir ve 1925 yılında imzalanan Oturma Sözleşmesi’ne uyarak, Türkiye’ye gönüllü olarak göç etmek isteyenlere giriş vizesi vermeye devam etmiştir. Bulgaristan’daki Türk konsolosları, 1 Ocak 30 Eylül 1950 tarihleri arasında Bulgaristan Türklerine 212.150 giriş vizesi vermiştir. Türk makamlarının 7 Ekim 1950 tarihinde sınırı kapatması sonucu vize alanların hepsi göç etmeye muvaffak olamamıştır. Buna neden olan Türklerden başka Çingenelere de Bulgarlar tarafından pasaport ve çıkış vizesi vermesidir. Türk hükümeti dış ülkelerden alınacak göçmen çingeneleri kabul etmemiştir.

Çingeneler yeniden Bulgaristan tarafından kabul edilene kadar hudut kapalı kalmıştır. 2 Aralık 1950 yılında Türkiye yeniden sınırı açmıştır ve Bulgaristan Türklerinin göçü için mali ve maddi yardım sağlamayı kararlaştırmıştır. Bu durumda göç etmek isteyenlerin sayısı daha da fazlalaşmıştır ki, bu durum Türk hükümetine fevkalade mali ağırlığa yol açmıştır. Bundan dolayı 8 Kasım 1951 tarihinde Türk hükümeti yeniden hududu kapatmış ve birçok göçmen hududun Bulgaristan tarafında kalmıştır. Türk hükümeti yine çingenelere sahte pasaport ve çıkış vizesi verilmesini sebep göstermiştir. Bu sırada Bulgaristan hükümeti de Türkiye daha fazla göçmen almak istemiyor diye hududu kapatma kararı alır. Ama o zamana kadar süren iki yıllık göç kampanyası sırasında (1950/1951) Bulgaristan’dan Türkiye’ye toplam 37.351 aile veya 154.393 Bulgaristan Türkü göç etmiştir.

Göç kampanyası durduktan sonra iki taraf da birbirini suçlar. Asıl sebep ise Sovyetler Birliği’nin dış politikasında köklü değişmeler olmasıdır. Sovyet hükümeti Bulgaristan hükümetinden, Bulgaristan Türklerinin Türkiye’ye göç ettirilmesine son verilmesi ve onları gelecekte Türkiye’de sosyalist devrime kadro gibi yetiştirme isteğinde bulunmuştur. Bizzat Stalin, Sofya’ya ünlü Azerbaycan bilim adamı Mustafayev başkanlığında bir heyeti Bulgaristan Başbakanı Çervenkov’a bu konuda Sovyetler Birliği’nin yeni politikasını etraflıca izahı etmesi için gönderir. Ayrıca Azerbaycan Yüksek Pedagoji Enstitüsü’nün Rektörü Prof. Aleskerov Bulgaristan Milli Eğitim Bakanlığı’na müşavir olarak gönderilmiştir ki, o burada Bulgaristan Türklerinden kadro yetiştirme işini koordine etmiştir.

Bulgaristan-Türk hududundan geri dönenlere, yaşadıkları köy ve kasabalarda yeniden yerleşmeleri için her çeşit yardım resmi Bulgar makamları tarafından yapılmıştır. Yeni Türk liseleri ve pedagoji okulları açılmıştır. Üniversite ve yüksek okullara düşük notlarla veya sınava girmeden çok sayıda Türk genci alınmıştır. Sofya Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü açılmıştır. Yeni açılan Türk liseleri ve pedagoji okullarına öğretmen yetiştirmek için onlarca Türk genci Azerbaycan’a gönderilmiştir. Şumnu, Razgrad ve Kırcali şehirlerinde Türk-Estrad Tiyatroları açılmıştır; Türkçe basım ve Sofya radyosunun Türkçe yayınları artmıştır. Pratik olarak sosyalizmin Türk azınlık için üstünlükleri gözler önüne serilmeye çalışılmıştır. Fakat o zaman, bütün azınlık hak ve edinimlerinin kendilerine gelecekte Türkiye’de Sosyalist devrimini gerçekleştirecek kadrolar olarak hazırlanmaları için verildiğini Bulgaristan Türkleri akıllarının ucundan bile geçirmemişlerdi.

Fakat uluslararası ilişkilerin gelişmesi ve Bulgaristan’da iç politikanın değişmesinin neticesi olarak, Bulgaristan Türkiye’ye devrimci kadro yetiştirme politikasına son vermiştir. 1953 yılında Stalin’in ölümünden sonra Sovyetler Birliği, Türkiye’ye karşı konfrontasion politikasından vazgeçmiş ve İkinci Dünya Savaşı öncesi Sovyet-Türk dostluğu politikasını canlandırmayı hedef almıştır. 1956 yılından sonra Bulgaristan’da iktidara gelen yeni parti ve hükümet yönetmeliği, başta Todor Jivkov olmak üzere, bütün alanlarda sosyalizmi tam bir zafere ulaştırmak politikasını gerçekleştirmeyi kararlaştırmıştır. Azınlıksız, etnik grupsuz sosyalist tek Bulgar ulusu yaratmak adına Bulgaristan Türklerine karşı acil asimilasyon politikası uygulanmaya başlamıştır. 1959-1960 ders yılından itibaren bütün Türk okulları Bulgar okullarıyla birleştirmiş, Türk dili öğretimi serbest seçmeli yabancı dil gibi muamele görerek son derece sınırlandırılmıştır. Bundan sonra Bulgaristan Türklerinin bütün eğitim ve kültürel edimleri birer birer yok edilmiştir. Bulgaristan Türkleri, bir taraftan kurulan köy kooperatiflerinden, öteki taraftan asimile politikasından korkarak yeniden Bulgaristan’daki Türk konsoloslarına Türkiye’ye göç dilekçilerini vermeye başlamışlar. Üstelik birçoğunun önceki göç kampanyasından ellerinde pasaport ve giriş vizesi kalmıştır.

50’li yılların ikinci ve 60’lı yılların birinci yarısında Bulgar ve Türk tarafından yeni göç antlaşması imzalamak için yapılan teşebbüsler yeterli olmamıştır. Çünkü bu sorunu çözmek için gereken siyasi idare yeterli değildi. Nihayet Bulgar Dışişleri Bakanı Ivan Başev’in 1966 yılının yazında Türkiye’ye yaptığı ziyaret sırasında her iki taraf, önceki göç kampanyalarında parçalanmış olan Bulgaristan Türklerinin ailelerini bir araya getirmek için yeni göç antlaşması imzalamaya karar vermişlerdir. Bundan sonra 1968 yılının Şubat ayında iki ülkenin bilirkişileri tarafından yürütülen görüşmeler sonucunda, Bulgaristan Başbakanı Todor Jivkov’un 22 Mart 1968 tarihinde Türkiye’ye yaptığı ziyaret esnasında antlaşma imzalanmıştır. Bu antlaşma, iki ülkenin parlamentoları tarafından onaylandıktan sonra 19 Ağustos 1969 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Yeni antlaşmaya göre yakın akrabaları 1952 yılına kadar göç etmiş olan Türk asıllı Bulgar vatandaşları göç edebilecektir. Yakın akrabaları denilince, karısı ve kocası, ana ve babası, nine ve dedesi, anneannesi ve koca babası, çocukları ve torunları, onların eşleri ve çocukları, ölmüş kız ve erkek kardeşlerin evlenmeyen kız ve erkek kardeşleriyle çocukları anlaşılmaktadır. Bu gruplara dahil olup gönüllü göç etmek isteyenler, 10 yıllık bir süre içinde Türkiye’ye göç edebileceklerdi. Bundan başka taşınmaz mallarını satıp elde ettikleri para ile Bulgaristan tarafından ihracaatı ve Türkiye tarafından ithali yasak edilmeyen çeşitli mallar satın alıp kendileri ile götürebileceklerdi. Önce her iki taraftan haftada 300’er kişinin göç etmesi öngörülmüştür.

İlk göçmen treni Edirne’ye 8 Ekim 1969 tarihinde, Türkiye’de yeni parlamento seçimleri arifesinde gelmiştir ki, bu parlamento seçimlerini ikinci defa S. Demirel’in (Adalet Partisi’nin) kazanmasını şüphesiz etkilemiştir. Zira göçmenlik antlaşmasından ve onun uygulanmaya başlanmasından göçmenlerden başka onların Türkiye’deki akrabaları da memnun olmuşlar ve seçimlerde S. Demirel’in Adalet Partisi’ne oy vermişlerdir.

Yeni göç antlaşmasına göre Türk hükümeti, göçmenlere maddi ve mali yardım konusunda hiçbir yükümlülük üstlenmemiştir. Bunu Türkiye’deki akrabalarına bırakmışlardır. Göç kampanyası sürerken Bulgar ve Türk tarafı haftalık 300 kişilik göçmen sayısını 1300’e çıkarma konusunda üzerinde anlaşmışlardır. Bunun neticesinde göçmenlerin sayısı bir hayli çoğalmıştır. Eğer 1969 yılında 2.500 kişi göç etti ise, 1976 yılında onların sayısı artık 61.000’i bulmuştur.

1969 yılında imzalanan göç antlaşması ve onun 10 yıl içinde yerine getirilmesi Bulgaristan-Türkiye ilişkilerini olumlu etkilemiştir. Bu yıllarda, her iki ülkenin devlet adamları karşılıklı ziyaretlerde bulunmuşlar, sıradan vatandaşların da gidip gelmeleri sıklaşmıştır. Bulgar-Türk ilişkileri dostluk havasına bürünüp diğer Balkan ülkelerine de örnek olmuştur. Lakin uzun zaman geçmeden Bulgaristan’ın bu dostane ilişkileri, ülkedeki azınlıklara ve etnik gruplara karşı uyguladığı asimilasyon politikasını örtmek için kullandığı belli olmuştur. Bu politika, tek sosyalist Bulgar ulusunun yaratılması için yapılmış ve “soya dönüş süreci’’ olarak adlandırılmıştır. Yani azınlık ve etnik gruplar “gönüllü’’ olarak “tarihi Bulgar kökenli’’ olduğunu anlamış, Bulgar şuuruna dönmüş ve Bulgar isimleri almışlardır!!! Bulgarlar, bu bilimle hiç ilgisi olmayan tezi kullanıp özellikle Pomak, Çingene, Tatar, Arnavut ve Türk azınlığının zoraki usullerle isimlerini Bulgar isimleri ile değiştirmeye kalkışmıştır.

1972 yılında Pomakların isimlerini değiştirmekle başlanmış, arkasından diğer etnik grupların ve en sonra 1984 yılının Aralık ayının son haftasından 1985 yılının Mart ayının sonuna kadar devam eden Türklerin isimlerinin değiştirme kampanyası gerçekleştirilmiştir. Ad değiştirme kampanyası önce Güney Bulgaristan’ın sınır bölgelerinden başlayıp Kuzey Bulgaristan’ın Türk-Müslüman nüfusunun çoğunlukta olduğu bölgelerinde devam etmiştir. Çeşitli bölgelerde ayrı ayrı metotlar uygulanmıştır: İsim değişikliği yapılan bölgenin her çeşit ülke dışı ilişkisi kesilmiş ve ülke içerisindekiler mümkün olduğu kadar kısıtlanmış, direniş gösterebilecek öğrenim görmüş ve daha eğitimli Türkler askerlik seferberliğine alınmış, Türk ahaliyi korkutmak için askeri manevralar yapılmış, özel ekipler tarafından polis elemanlarının desteği ile önce gece saatlerinde, sonraları gündüz de, köylerde ve kasabalarda Türk Müslümanların isimleri değiştirilip ellerine Bulgar isimli pasaport verilmiştir. Bu isim değiştirilmesine karşı ciddi direniş önce Batı Rodoplardaki ve Kuzeydoğu Bulgaristan’daki Türkler tarafından gösterilmiştir. Onların direnişini kırabilmek için Bulgar iktidarı silahlı asker ve polis güçleri, bazen tanklar ve helikopterler kullanmıştır. Bunun neticesi olarak ölenler ve yaralananlar olmuştur. Bu olan bitenler için resmi makamlar bilgi vermemekle beraber, kanlı izleri silmek için ellerinden geleni yapmışlardır. Böylelikle üç ay içinde diğer Müslüman etnik gruplar hariç 850.000 Bulgaristan Türkünün adı değiştirilmiştir.

Daha az sayıdaki Müslüman etnik grupların adlarının değiştirilmesi daha sessiz gerçekleştirilmiş ve Türkiye tarafından tepki gösterilmiştir. Gelişen dostane Bulgar-Türk ilişkilerinin perde arkasında, Türklerin adlarının değiştirilmesine başlandığı zaman, Türk hükümeti ve Türk kamuoyu sesini yükseltmiş ve Bulgaristan’daki soydaşlarını savunmak için gereken tedbirleri almıştır. Türkiye’nin büyük şehirlerinde protesto gösteri yapılmış, Bulgar elçiliğinin ve konsolosluğun kapılarına siyah çelenk konulmuştur. Meşhur Türk bilim adamların iştirakiyle bilimsel sempozyumlar düzenlenerek Türklerin Bulgar asıllı olduklarına ve zorla Türkleştirilmelerine yönelik Bulgar iddiaları bilimsel delillerle reddedilmiştir. Türkiye resmi yollarla uluslararası bilim ve siyasi forumlarda Bulgaristan Türklerinin insan haklarının çiğnendiğini gündeme getirdi ve geniş çapta tartışmalara konu etti. Böyle forumlarda Bulgaristan Türklerinin çiğnenen haklarının müdafa edilmesi Bulgaristan hükümetini etkiledi. 1985 yılının ilk yarısında, Türk hükümeti Bulgar hükümetine üç resmi nota gönderdi ve Bulgaristan Türkleri ile ilgili bütün sorunları, hatta geniş kapsamlı bir göç antlaşmasının imzalanmasını da tartışmaya ve halletmeye hazır olduğunu bildirdi.

Bulgaristan hükümeti, Türkiye’nin notalarını kendi içişlerine karışma bahanesiyle reddetti. Türkiye Başbakanı T. Özal ve Dışişleri Bakanı V. Halefoğlu, Türkiye’ye göç etmek isteyen Bulgaristan Türklerine Türkiye sınırının açık olduğunu ve onları kabul etmeye hazır olduğunu birkaç defa beyan etmişlerdir. Bulgaristan tarafı Türkiye’nin Bulgaristan Türklerine aktif destek vermesini güttüğü Pantürkist politikanın bir ifadesi olarak değerlendirmiştir.

Bulgar resmi makamlarına göre “soya dönüş süreci’’ tamamlanmıştır; azınlıksız ve etnik grupsuz tek sosyalist Bulgar ulusu meydana gelmiştir, Bulgaristan Devleti üniter bir devlete dönüşmüştür. Ancak bütün baskılara rağmen Bulgaristan Türkleri böyle düşünmüyorlardı. Daha ilk ad değiştirme girişimleri sırasında başlayan direniş, çeşitli şekillerde devam etmiştir.

Örneğin yeni Bulgar isimlerini kullanmamak, yasaklara ve büyük cezalara rağmen Türkçe konuşmak, protesto toplantıları ve gösteriler yapmak vb. Bulgar resmi makamlarının beklentilerinin tam aksine Bulgaristan Türklerinde Türk ulusal bilinci güçlenmiş ve özbenliklerini koruma kararlılıkları artmıştır.

1989 yılı baharından başlayarak Kuzeydoğu Bulgaristan’ın genelde Türklerle meskun bölgelerinde “Adlarımızı geri verin!’’ ve “Haklarımızı isteriz!’’ sloganlarıyla protesto gösterileri yapılmıştır. 20 Mayıs 1989 tarihinde Şumnu ilinin Pristoe köyünde genç ve yaşlılar protesto toplantısına katılmışlardır. Komşu köylerin sakinleri Kliment köyünde toplanarak adlarının ve insan haklarının geri verilmesi için sloganlar atmışlar ve sonra hep beraber Kaolinovo kasabasına doğru yola çıkmışlardır. Ama onları burada silahlı ordu birlikleri ve özel milis timleri silah kullanarak dağıtmışlardır. Aynı göstericiler ertesi pazar günü Todor Ikonomovo köyündeki düğün merasiminden yararlanarak yeniden toplanmışlar. Bulgaristan idarecilerin yürüttüğü asimilasyon politikasına karşı protestolarda bulunmuşlardır. Burada da silah kullanılarak göstericiler dağıtılmış ve neticede dört kişi ölmüş, pek çok kişi yaralanmıştır. 27 Mayıs 1989 yılı tarihinde Şümen ve Tırgovişte gibi büyük kasabalarda da Türkler asimilasyon politikasına karşı Bulgaristan idarecilerini büyük nümayişlerle protesto etmişlerdir. Lakin burada da iktidar, silah gücü ile onları dağıtabilmiştir.

Bütün Bulgaristan’da Türk ve diğer Müslümanların asimilasyon politikasına karşı protesto toplantı ve gösterileri düzenleyenler 1989 yılının sonunda Bulgaristan’da siyasi rejimin değişmesinden sonra Ahmet Doğan’ın liderliğinde “Hak ve Özgürlük Hareketi’’ adında yeni bir siyasi parti kurmuşlardı.

Bu partiye üye olanların çoğu Türk ve bir kısmı Müslümandı, ama partinin demokratik programını kabul eden diğer Bulgaristan vatandaşlarının da bu partiye üye olma imkanları vardı.

Bulgaristan Türklerine ve diğer Müslümanlara karşı Bulgar resmi makamlarınca uygulanan asimilasyon politikasının beklenen neticeyi vermediği ve başarısız olduğunu Bulgaristan idarecileri de anlamışlardır. Bu başarısız politikalarından çıkış yolunu yine Bulgaristan Türk ve Müslümanlarını Türkiye’ye göç ettirmekte aramışlardır. Komünist Partisi’nin Politbüro oturumunda Todor Jivkov demiştir ki “Mümkün olduğu kadarıyla Bulgaristan Türklerini Türkiye’ye göç ettirmezsek, Bulgaristan er geç yeni bir Kıbrıs’a dönüşecektir.”

30 Mayıs 1989 tarihinde Bulgaristan Türkiye’ye, orada geçici veya sürekli yaşamak isteyen bütün Türk asıllı Bulgaristan vatandaşlarına hududun açılması teklifinde bulunmuştur. Böylelikle Bulgaristan hükümeti, mümkün olduğu kadar çok sayıda Bulgaristan Türkünü ülkeden kovmak planını icra etmeye başlamıştır. Zira Türkiye’nin en üst düzey idarecileri birçok defa Bulgaristan Türklerini asimilasyon politikasından kurtarmak için Türkiye’ye almaya hazır olduklarını beyan etmişlerdi. Böylece, “Büyük Seyahat’’ diye adlandırılan Bulgaristan Türklerinin yığınsal halde Bulgaristan’dan kovulması başlamıştır. İlk adım olarak yabancı ülkeler için lazım olan pasaport çıkarma işi kolaylaştırılıp hızlandırılmıştır. Sonra protesto toplantıları ve gösterileri düzenleyenlerden birçoğu, uçakla Belgrad ve Viyana’ya gönderilmiştir, yani kovulmuştur. Bundan sonra da binlerce Bulgaristan Türkü ve diğer Müslümanlar özel veya toplumsal araçlarla Bulgaristan’ın Türkiye sınırına yollanmıştır. Taşınmaz mallarını yok pahasına satıp kendilerini Türkiye’ye atıp, asimilasyondan kurtulmaya bakmışlardır. Bu durumdan faydalanarak birçok Bulgar idarecisi ve sıradan vatandaşlar daire, yazlık, bahçe, bağ vb. mülk sahibi olmuşlardır.

Türk hükümetinin Bulgaristan’daki soydaşlarına yardım etmekte büyük fedakarlıklar göstermesine rağmen, bu kadar kısa bir zaman diliminde yüz binlerce soydaşı kabul etmekte büyük zorluklarla karşı karşıya kaldığı açıktır. Diğer yandan Bulgar hükümetinin vaziyetten faydalanarak Bulgaristan Türklerinin hepsini Türkiye’ye göç ettirmek (kovmak) için elinden geleni yapmakta olduğu fark edilmiştir. Bu nedenle bu yoğun göçün temposunu düşürüp düzenlemek için 21 Ağustos 1989 yılı tarihinde hudut geçici olarak kapatılmıştır. Ama bu üç aylık zaman diliminde 300.000 Bulgaristan Türkü ve diğer Müslümanlar Türkiye’ye göç edebilmiştir. Bunlardan 50.000’i çeşitli nedenlerden ötürü yeniden Bulgaristan’a dönmüştür. Lakin onlar Bulgaristan’da kendilerini daha büyük bir düşmanlık ortamında bulmuşlardır. Elden çıkardıkları malı mülkü geri alamamışlar, iş bulamamışlar ve tekrar göç etmeyi tek çıkış yolu olarak görmüşlerdir. Böylelikle temposu düşük olsa da bu göçmenlik kampanyası iki yıl daha devam etmiştir. 1989-1991 yılları arasında Türkiye’ye göç edenlerin sayısı 345.000 kişiyi bulmuştur. Böylelikle, “Büyük Seyahat’ adı verilen Bulgaristan Türklerinin ve diğer Müslümanların Türkiye’ye göç ettirilme kampanyasının sonu gelmiştir. Ancak Bulgaristan’da Türk-Müslüman topluluğu yine de en büyük azınlık olarak kaldığından, yeni göçmenlik kampanyalarının tekrarlanması beklenebilir.

Son olarak altını kalın bir şekilde çizmemiz gereken bir şey vardır ki, o da Bulgar Devleti’nin 1878 yılında yeniden kurulmasından bugüne kadar bütün Bulgar Hükümetlerinin en büyük Türk- Müslüman azınlığını, gelecekte Bulgar Devleti için potansiyel bir tehlike olarak görmeleridir. Bu hipotetik tehlikeyi yok etmek için zaman zaman göç ve asimile etme deneyleri uygulanmışsa da beklenen neticeler alınamamıştır. Bu da Bulgaristan Türklerinin ve diğer Müslümanların göçmenlik kaderlerinin devam edeceğini göstermektedir.

Prof. Dr. Cengiz HAKOV

Bulgaristan Bilimler Akademisi Balkan Araştırmaları Enstitüsü / Bulgaristan

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 20 Sayfa: 371-376

KAYNAKLAR:

♦ Şimşir, B., Bulgaristan Türkleri. Ankara, 1986.

♦ Danailov, G. T., Bulgaristan Demografyası Üstüne Araştırmalar. Bulgaristan Bilimler Akademisi Derlemesi, Sofya, 1930.

♦ Uluslararası Ahidler ve Anlaşmalar. 1648 1918. Sofya, 1958, (Bulgarca).

♦ TsDA, (Merkez Devlet Arşivi Sofya), F. 166k, Op. 7, A. E. 72, L. 112.

♦ TsDA, F. 177k, Op. 2, A. E. 00028, L. 52.

♦ Soysal, I., Türkiye’nin Siyasi Antlaşmaları. Cilt 1. (1920-1945), Ankara, 1983.

♦ Kesyakov, E. D., Bulgaristan’ın Diplomatik Tarihine Katkı. Cilt II, Nöy Antlaşması, Sofya, 1926 (Bulgarca).

♦ Büksenşüti, Ulrih., Bulgaristan’da Azınlık Siyaseti (Bulgarca), Sofya, 2000, Dırjaven Vestnik (Devlet Gazetesi), 12 Ekim, 1946.

BÜROKRASİ & DEVLET DOSYASI : TÜRK DEVLET ANLAYIŞI VE OSMAN TURAN


TÜRK DEVLET ANLAYIŞI VE OSMAN TURAN

Sahasının büyük âlimi, rahmetli Osman Turan Hoca’nın kaleme aldığı “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi”, bugün bütün Türk tarihçileri için kaynak eser vazifesini gören bir başyapıt diyebiliriz. Onun büyük bir titizlik ve sezgiyle yazdığı bu kitap Türk kültürü üzerine ortaya konan pek çok çalışmanın ışığı olmuştur. Biz de şimdiye değin Türk kültürüne yönelik araştırmalarımızda rahmetli hocamızın başta bu eseri olmakla birlikte sayısız incelemelerinden yararlandık.

Prof. Dr. Osman Turan (1914-1978), esas itibarıyla hepimizin bildiği gibi Selçuklu çağı uzmanıdır. Bu alanda yazdıklarıyla abideleşmiş olan hocamızın, benim için yol gösterici çalışmaları yukarıda da belirttiğim üzere “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi” ile “Oniki Hayvanlı Türk Takvimi” adlı eseridir. Bu ikinci araştırmasıyla Doktor unvanını alan Osman Turan, burada günümüzde dahi Türkler tarafından kullanılan hayvan takviminin menşei ve hususiyetlerine değinir. O, bunun Türklerin milli takvimi olduğunu ortaya koyar. Bilindiği gibi bu takvimde zaman 12, 60 ve 180 yıllık daireler halinde de dönüyordu. Üçyüz altmış beş günlük dilime yıl deniyordu, bunun da yıldız/yılduz kelimesiyle alâkalı olduğunu ileri sürenler vardır. Bu takvim hususunda Kaşgarlı’dan öğrendiğimize göre, birinci yıl sıçan, sonra ut (öküz), pars, tavşan, lu (yada nek/ejder, timsah), yılan, yunt (at), koyun, biçin (maymun), tavuk, it, tonguz (lagzın/domuz) gelir. Yılın ilk ayı bahara tesadüf eder ki, bugün Nevruz olarak bilinir.

Belki bu vesile ile kendisini örnek aldığım ve izinden yürümeye çalıştığım, yine Allah’ın rahmetine kavuşan bir diğer hocam olan Prof. Dr. Bahaeddin Ögel’in bir sözünü anmadan geçemeyeceğim. O meşhur “Türk Mitolojisi” adlı eserinde şöyle diyor: “Türk kültürü ve Türkçe, yağmaya uğramış bir mal gibidir. Elinde delil olsun, olmasın herkes ondan bir parçayı alıp, başka kültürlere mal ediyor”. Herkesin şahit olduğu üzere kendi kültürümüze ve benliğimize sahiplenemediğimizden zaman zaman elin oğlu çıkıyor, bize ait ne varsa kendisine yamayabiliyor. Dolayısıyla bizler, bu büyük âlimler sayesinde tarihimizi ve kültürümüzü öğrendik. Türk milleti olarak onlara çok şey borçluyuz.

Türk devlet yapısını başta Türk yazıtları ve diğer kaynaklara göre incelediğimizde Türk Devletinin somut bir varlık olduğunu, mevkilerin gökten yere doğru indiğini sağa, sola, öne ve arkaya dağıldığını görürüz. Hâkimiyetin bu şekil bir silsile takip etmesi Börü Tonga’nın (Mo-tun) unvanındaki “Tengri-kut” sözünde de yatmaktadır. Bütün bunlar Türk ülkesinde, devletin en yüksek makamından, en aşağıdaki görevlisine kadar muazzam bir emir-komuta zincirinin var olduğunu ortaya koyar. Dolayısıyla bu karizmatik hâkimiyetin başlıca hususiyetlerinden biri de, kağan vazifesinde liyâkat göstermediği takdirde, otoritesinin kaybolabileceğidir. Yani Tanrı tarafından, Tanrı’nın izniyle tahta çıkan kağanlar, bu görevlerini lâyıkıyla yerine getiremezlerse, uzun süre başta duramıyorlardı.

Türk devlet ve hâkimiyet mefhumunun temelinde, cihânşûmûl, yani bütün cihanı içine alan bir devlet fikri bulunur. Türk devletinin esas amacı, “Tört bulung” üzerinde Türklerin kutsal hâkimiyetini sağlamak ve “güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar” her tarafa Türk adaletini yaymaktır. Bunu eski Türk inanç sistemiyle de birleştirenler vardır. Osman Turan Hocamız’ın belirttiği üzere, tarihin derinliklerinden beridir Tanrı’ya bağlı bulunan Türkler, O’nun seçkin bir kavmi olduklarına ve Tanrı tarafından korunduklarına inanıyorlar, Türk hakanları Allah’ın cihan hakimiyetini kurmakla kendilerini görevlendirdiklerini düşünüyorlardı.

Tarihte her iki Roma’ya da baş eğdiren büyük Hun önderi Yılduz Kağan 408 sıralarında, Bizans’ın Trakya valisi ile yaptığı bir barış görüşmesinde; “güneşin doğduğu yerden, battığı yere kadar her tarafı fethedebilirim” diyerek sınırsız gücüne dikkat çekiyordu. Ondan yaklaşık 166 yıl sonra, soylu torunlarından Türk Şad (İstemi Yabgu’nun oğlu) tıpkı onun gibi, yine Bizans elçilerine “güneşin doğduğu yerden, batı sınırlarına kadar her yer bize tabidir” diyordu. İki Türk beyinin birbirlerinden habersiz, böyle sözler sarf-etmeleri, elbette ki tesadüfi bir olay değildir. Bu telakkilerin hepsi, Türk cihan hâkimiyeti ile bağlantılı şeylerdir. 6. asrın sonlarında Avar hakanı da Bizanslılara şöyle diyordu: “Bütün milletlerin başıyım, güneş benim üzerimde doğuyor ve yakında bana itaat etmeyen kimse kalmayacak”. İşte buna binaen Prof. Dr. Osman Turan “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi” adlı bu muazzam eserinde; “devlet-i ebed müddet” şuurunun çok mükemmel bir şekilde hafızalara kazındığını, bu muazzam devletin de yer yüzünde bazı vazifeleri olduğunu ortaya koyar.

Bu anlayış ve görüş yani Tanrı’nın adı ve adaletini hâkim kılma Türklerden, Moğollara da yansımıştır. Bu durum İlhanlı hükümdarının, Şam meliki Nasır’a yazdığı mektupta çok açık bir şekilde beliriyor. Hülagu’ya atfedilen bu sözler şöyledir: “… malumdur ki biz Tanrı’nın ordusuyuz, Tanrı bizi öfkesinden yaratmıştır. O, bizi gazabını çekmiş bir kavmin üzerine musallat etmiştir. Dualarınız boşunadır. Çünkü siz haram yiyor, bid’atlarda bulunuyorsunuz. İmandan ve Tanrı’dan uzaklaşıyorsunuz… Sapıklığın, düşkünlüğün, horluğun ve kötü işin tutsağısınız. Doğudan batıya kadar olan mülklerin sahipleriyiz.”.

Netice itibarıyla Türk denen bu savaşçı kavmin işi sadece kılıç sallayıp, harp yapmak değildi. Onun başlıca görevleri, Tanrı’nın verdiği devlet ve güç ile Tanrı adına dünya nizamını kurmaktır. Bu Türk devletinin başlangıcından, bu güne kadar devam etmiş bir dünya görüşüdür ki, Osman Turan da eserlerinde bu konunun üzerine basa basa durur.

Kök Türk Yazıtlarında Türk cihân hâkimiyeti anlayışının en güzel örneklerine rastlamamız mümkündür. Ancak şurası da vardır ki, Kök Türkler dünya düzeni için mücadeleye girişmeden önce, kendi içlerinde huzur ve istikrarı sağlamışlardı. Bu da “yaradılış destanı” ile ilahî bir şekle sokuluyordu: “Üze Kök Tengri asra yagız yer kılundukda ikin ara kişi oglı kılınmış. Kişi oglınta üze eçüm-apam Bumın Kagan, İstemi Kagan olurmış; olurıpan Türk bodunıng ilin törüsin tuta birmiş, iti birmiş”. Bu durum günümüz devlet yapıları için de geçerlidir. Dünyada saygın bir yere sahip olmanın yolu, önce halkın kendi arasında birliği kurmasına bağlıdır. Böylelikle daha güçlü olunur ve karşıdakilere bu hissettirebilir.

Kendi içerisindeki düzen sağlandıktan sonra Bilge Kağan doğudan batıya, kuzeyden güneye kadar bütün kavimleri itaate alarak, bir otorite tesis ettiğini, şu şekilde dile getirmişti: “Türgiş kağanı benim milletimden, yani Türk’dü. Bilmediği, yanıldığı ve suç işlediği için Türgişlerin kağanı, bakanları, beyleri de öldü. On Ok halkı eziyet çekti. Atalarımızın kazanmış olduğu topraklar sahipsiz kalmasın diye, Az halkını düzenleyip, tanzim ettim. Bu sırada Kırgız Bars, beğ idi. Kağan adını burada biz layık gördük. Küçük kız kardeşimi prenses olarak verdik. Kendisi yanıldı ve öldü. Halkı kul-köle oldu. Kögmen ülkesi sahipsiz kalmasın diye Az ve Kırgız halkını da düzene soktuk”.

Bilindiği gibi Arap orduları, Maveraünnehir çevresinde giriştikleri hareket sırasında bu bölgedeki idarî yapıya ve intizama büyük ölçüde darbe vurmuşlardı. Bu yüzden meydana gelen yönetim boşluğuna nihayet vermek amacıyla, Türk ordularının 710 yılı sonlarında Sogd bölgesine bir sefer yaptıkları Kök Türk Yazıtlarında; “Sogd halkını düzene sokmak için Yinçü Ögüz geçilerek, Temir Kapı’ya kadar ordu sevkettik”, diye anılmaktadır. Vatandaşı ister Türk olsun, ister olmasın hükümdar, onun herşeyinden kendini mesul tutardı. Dolayısıyla eski Türk hakanı ülkesinin sınırları içerisinde hiçbir yerde huzursuzluğa göz yummazdı. Gerektiğinde devletin güler yüzünü, gerektiğinde de sert duruşunu göstererek sukûneti sağlardı.

Çok dindar bir hükümdar olarak tanınan Sultan Gazneli Mahmud’un malının ve mülkünün haddi-hesabının olmadığı malûmdur. O, ülkesinin sınırları içerisindeki herkesin can güvenliğini düşünürdü. Bir keresinde Hindistan’a giden bir kervanın yolda soyulması üzerine, bu olayda mallarını yitiren bir kadının; “kontrol edemeyeceğin yerleri niye alıyorsun” demesi yüzünden, bundan sonra topraklarından geçen bütün kervanların korunacağını duyurduğunu biliyoruz.

Yine buna bağlı olarak tarihi bir notu da daha aktarmak istiyoruz. Birgün çeşitli milletlere mensup bir tüccar kafilesi, Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev’in (1192-1211) huzuruna gelerek, Antalya’nın Frenk hâkimini şikayette bulunurlar. Çalışıp, kazandıkları, çocuklarının rızkına Antalya limanında el konulduğunu, üstüne üstlük Frenk valinin küstahça; “şu anda adil sultan haşmet ve gurur içinde, Konya’da saltanat tahtı üzerinde oturmaktadır. Mazlumları korumak için adalet sofrasını yaymıştır. Onun yanına gidin, davanızı anlatın da asker toplayıp, sizin derdinizin dermanını bulsun. Mallarınızı yağmadan kurtarsın, size geri versin”, diye alay eder. Sultan Gıyaseddin bunları duyunca, çok hiddetlenmiş; “mallarınızı geri alıp, onları eksiksiz olarak size vermeden yerime oturmayacağım. Bulunamayan eşyanızı da hazinemden karşılayacağım, saltanat bayrakları Antalya’ya hareket edince, onlarla işimiz olacak”, demiş ve Antalya üzerine yürümüştür. Nihayet bu şehir zaptolunarak, bölgedeki haksızlık ve hukuksuzluklar sona erdi. Bu yüksek düşünceli Türk hükümdarı hem dünyadaki gerçek görevini yerine getirme, hem de sözünü tutmanın huzuru içinde, Konya’ya döndü.

Tarihte kendi tebasına ve bütün insanlığa karşı sorumluluk duyan, ulvî bir anlayışla hareket eden bir devlete ve örneklerine az rastlanır. İşte bu mesuliyet anlayışı, Türk’ün cihan hâkimiyeti mefkûresi ve insanlık sevgisinden doğmaktadır.

Bu cihân hâkimiyeti anlayışı bilindiği üzere, daha sonraki yüzyıllarda, özellikle İslamiyet ile birlikte cihâd fikri şekline dönüşmüş, temeli tarihin çok eski devirlerine kadar inen, bu Türk adaletini yayma ve uygulama ülküsü, dinî bir tezahür şeklinde daha da kuvvetlenerek uygulanmaya çalışılmıştır ki, eserlerinde bu konuyu da titizlikle inceleyen Prof. Dr. Osman Turan şöyle bir tespitte bulunmaktadır: Esasında Türk cihan hakimiyeti adalete, insanlık duygusuna ve milletlerin arzusuna dayanmasa idi Türk kudretinin tarih boyunca yaşaması da mümkün olmazdı. Türk idaresinin Avrupalılardan farkı, yabancılara ikinci sınıf insan veya köle muamelesi yapılmasıydı.

Osman Turan, Türk devlet anlayışını özünü meydana getiren Tanrı-Kut ilişkisini yerinde tespit edebilen ender şahıslardan birisidir ki, bilindiği üzere eski Türk devletinde siyasi iktidar “kut” kelimesi ile karşılık bulmuştur. Yani Kut’un sahibi olan devletin de hâkimidir. Kök Türk Yazıtlarına baktığımızda, “kut” ve “kutluluk” Türk kağanlarına, dolayısıyla hükümdar ailesine ve kişilere Tanrı tarafından bağışlanmaktadır. Türk kültür tarihinin abidelerinden birisi olan Kutadgu Bilig’de kut’un mahiyeti: “Fazilet ve kısmet kutdan doğar, beyliğe giden yol ondan geçer, herşey kut’un eli altındadır” diye, belirtiliyor. Kök Türk tarihinden hatırlayacağımız üzere, İl-teriş Kağan’ın ölümünden sonra belki de kısa bir müddet devletin başına geçen İl Bilge Katun’un iktidarı da “kut” ile şöyle açıklanmaktadır ki, Bilge Kağan: “Umay’a benzeyen annem katunun devleti (kutu) sayesinde, küçük erkek kardeşim Köl Tigin er adını aldı”, diyor. Bundan yola çıkarak Osman Turan Hoca; Türk tarihinde devletin kutsiyeti ve hükümdarın babalık sıfatı bu düşüncenin mahsulüdür, dedikten sonra nihayet, nizam-ı alem davasının din, devlet, vatan ve millet gibi dört mukaddes unsura dayandığına, işaret eder.

Türk tarihini bir bütünlük içerisinde düşünen Prof. Dr. Osman Turan, Türklerdeki devlet anlayışı ve bağlılığının çok köklü bir manevi yapıdan geldiğini, yönetenlerle, yönetilenler arasında mükemmel bir anlayış olduğunu vurgular ki; bu sistemde herkes görevini layıkıyla yerine getirmekteydi. Bu düşünceye sadık kalındığı müddetçe Türk devletlerinin bünyesi sağlam olmuştur. Herkesin tek bir amacı vardı, o da kimseye muhtaç olmadan, bağımsız bir şekilde yaşamak idi. Kiçik Kutlug Alp Yabgu’nun, Kür Şad’ın, Enver Paşa’nın, Şahin Bey’in şehâdetleri hep bu büyük milletin hürriyeti içindir. İşte bu yüzden tarih, kahramanların hayat hikâyesidir.

Bize göre, Osman Turan’ın son devir Türk tarihçilerinin en büyüklerinden birisi olmasının ana sebebi, onun Türk kültürünü çok iyi bilmesiyle beraber, eski Türk tarihine de vakıf bulunmasıdır.

Prof. Dr. Saadettin Yağmur GÖMEÇ

Töre Dergisi, Sayı 3, Ankara 2012

YAHUDİLİK & SİYONİZM DOSYASI : Yahudiler Nasıl Oluyor da Bu Kadar Zengin Olabiliyorlar ? /// KAYNA K : EKŞİ SÖZLÜK


Yahudiler Nasıl Oluyor da Bu Kadar Zengin Olabiliyorlar?

Genel olarak var böyle bir şey. Yahudiler biraz zenginler. Dünyanın en zenginlerine bakıyorsunuz, büyük şirketlere bakıyorsunuz; başlarındaki adamlar hep Yahudi. Peki ya neden? Bunun birçok sebebi var.

En önemlisi dürüstlükleridir.

izmir’de kemeraltına gidin, yahudi esnaf dışında bir esnafa denk gelirseniz sizi kazıklama ihtimali %90’dır.

yahudi esnaf malın kalitesini söyler, ucuz mal istiyorum derseniz ucuzunu çıkarır " ama bu malı böyle kullanacaksın yoksa hemen yıpranır iyi değil bu mal " der, malın kalitesi hoşunuza gitmezse " o zaman acil değilse bekle, ucuz mal almak için paranı çarçur etme, iyisini al uzun süre kullan " der.

yahudi esnafın dükkanından çıkıp azcık çankayaya doğru seyirtin, girin bir dükkana, mesela telefoncuya, " abicim bu mal yüzde yüz orjidir, distrübitörden kaçırılan mallar ama orji yani o yüzden markası böyle basılmış için rahat olsun " der, kutunun üstünde samsun yazıyordur.

ahlakı düzgün olan yahudi, esnaf da olsa türkten çok para kazanır, müşterisi devamlıdır.

ayrıca bu adamlarda ortadoğulu görgüsüzlüğü de bizden daha azdır. iyi para kazanan yahudi esnafta bmw görmeniz zordur ama türk gider hemen 2. el bir bmw çeker altına. yahudi o parayı gider işine yatırır. velhasıl, ellerindeki parayı da akıllıca harcarlar.

aliceinwndrlnd • • •

toprak sahibi olamamak. başka bir deyişle vatansız olmak.

yüz yıllardır oradan oraya sürülen yahudiler hep devletsiz yaşamış, toprak sahibi olamamış ve toprak işletmeyi pek öğrenememişleridir. bu da onları zanaat ve alt kolu olan sanata yönlendirmiş, dolayısyla ticari işlerde gelişmelerine neden olmuştur. günümüzde bu açığı kapatmaya çalışan israil, tarım alanında daha büyük yatırımlar yapmış, tohumculuk ve sulama teknikleri bakımından dünyanın en iyi ülkelerinden biri haline gelmiştir.

aydaki ayak izi • • •

kollektif bilinç aktarımı sebebiyle oluşan ve kavim olduklarından beri sürekli sürüldükleri için gittikleri yerde para gereksinimi karşılaşmak amacıyla taşa toprağa para yatırmak yerine paraya çevrilecek değerli taşlar ve nakit olarak parayı tutmak,

harvurup harman savurmamak, son derece mütevazi yaşamak,

genellikle iyi işlerde çalışmalarına rağmen orta ölçekli yani işimi görsün tarzda araç kullanmak,

kaliteli giyinip manyak gibi alışveriş yapmamak, parayı harcamak için değil bir gün lazım olur diye dengeli bir biçimde kullanma sonucu.

tek bir şey de masraftan kaçınmazlar o da eğitim, bir çoğu süper zengin falan değilken mutlaka kolej mezunu olurlar.

kuturkuturyesilpapazerik • • •

birbirlerine sağladıkları destektir.

izmir’de tanıdığım yahudi arkadaşlarımın hemen hepsinin ailesi birbirini tanıyor. çok büyük ihtimalle de birlikte iş yapıyorlar.

atla gel saban • • •

sene 2009 falan en büyük abimi evlendirecez. benim bi büyüğümle ben de hediye olsun diye büyük biradere yatak odasını biz (bi büyüğüm) alalım dedik.

abimi bi şekilde ikna ettikten sonra iş mobilyayı beğenmeye kaldı. gittik karabağlar gaziemir arasında bi mobilyacılar sitesine. 3 5 dükkan gezdikten sonra girdik bi yahudi abinin mobilya mağazasına dedik abi bütçemiz bu bizim birader evlenecek, beğendikleri uygun bi mobilyayı alacağız falan. adam üşenmedi tüm mağazayı gezdirdi, fiyatlarını kalitesini falan anlattı yarım saat boyunca.

en sonunda yatak, baza dolap, ıvır-zıvır be varsa seçtik pazarlık aşamasına geçtik. milletin kredi kartına bile % 10 vade koyduğu yerde adam bize sıfır faiz ve senetle 6 taksit yaptı. hem de bizim müslüman esnafların aynı kalitede verdikleri fiyatın yarısına yakın fiyata. bu olaydan 1 ay sonra kendim için gardrop ayakkabılık almak için tekrar gittim aynı mağazaya hatta mobilya alacak olan tüm arkadaşlarımı oraya yönlendirdim. işte böyle zengin oluyorlar.

hadibabageneyap • • •

yahudilerde birlik beraberlik vardır, bizde yok.

misal yahudiler birbirleriyle ticaret yaparlar, yani bir mal alacaksa tercihen yahudi tüccardan alır yahudide yoksa başkasından alır. bir yahudi fabrika açtı diyelim, bayiliğini bir yahudiye verir, eğer işi yapacak bir yahudi yoksa başkasına verir.

bizde de tam tersi var. bir çekememezlik, bir hasetlik. biz tüm tanıdıklarımız bizden daha kötü olsun diye umut eden bir milletiz.

misal bir şirket kurdum bundan 4-5 sene evvel. eskiden profesyonel olarak yaptırdığım işi, kendi firmamda yapmaya başladım. arkadaşlarım falan da firmama iş verecek pozisyona geldiler böylece.

ulan kendi tanıdıklarından bir tane mi iş alamazsın? yok arkadaş. bir de konuşurken ağız burun bükmeler, biz daha büyük firmalarla çalışıyoruzlar yok mu insanı delirtiyor.

hep tanımadığımız insanlardan iş alarak şirketi büyüttük. piyasada en büyük 2. firma haline geldik zamanla. tanıdıklarımız hala "biz daha büyük firmalarla çalışıyoruz" diyorlar.

psycho dad • • •

ben yaklaşık 10 sene musevi/yahudi şirketlerle iş yaptım. gün geldi onların temsilciliklerini yaptım, gün geldi onlardan medya satın aldım, gün geldi geliştirdiğim web projesini sattım.

bu 10 yıl zarfında benim dikkatimi çeken özellikleri:

-karşılıklı sorun çıktığında işleri kilitlemek yerine -gene onların lehine olsa bile- arayol arıyorlar.

-konu iş olunca kişisel duyguları tamamen bir yana bırakabiliyorlar. topu topu 100$’lık bir fatura farkı için seninle 1 saat tartışabiliyorlar, gerekirse çirkefleşebiliyorlar ama sorun çözüldükten sonra bunu unutup 2 gün sonra hiç bir şey olmamış gibi muhabbete devam ediyorlar. manasız uzun vadeli soğukluk oluşmasına asla izin vermiyorlar.

-her konuyu tartışmaya hazırlar. eğer sen hazırlığını yapmışsan ve söylediklerin mantıklı ise gerektiğinde taviz vermeyi çok iyi biliyorlar.

-kendileri her konuya inanılmaz hazırlanıyorlar. çalışkanlar ve eğer bir konuda "ben bunun üzerinde çalışıp geri döneceğim" dedilerse emin olun cevap "kol gibi" geliyor. iş disiplinleri ve işe bağlılıkları yüksek.

-eğer konuştuğunuz musevi/yahudiler israil’deyse bir gün tam bir batılı gibi profesyonel, ertesi gün de tam bir doğulu gibi "nabeeeeer ya kanka? ha o dosya mı? merak etme hallederiz yeaaaa!" moduna geçebilirler. nadiren olur ama, olur.

-aynı şekilde sizinle haftalarca yazılı olarak iletişim kurduktan sonra gecenin bir saatinde ceoları arayıp "ben bu bürokrasiden sıkıldım hadi bu işi kendi kültürümüze uygun bitirelim" diyebilir. unutmayın yahudiler yarı batılı yarı ortadoğulu’dur.

-bir diğer sevdiğim özellikleri olmayacak işe net bir şekilde hayır demeleri ve siz bir şeyi yapmak istemeyip hayır dediğinizde gönül koymamalarıdır. bu manada inanılmaz profesyoneldirler. (hesabını sonra başka konudan çıkartmak isterler ama olur o kadar)

-ben bugüne kadar bu insanlarla kontrat yapmadan ve her şeyi oraya net bir şekilde yazmadan hiç bir iş yapmadım. ortada kontrat varsa ona uyarlar. uzun vadeli çalışmada "sözlere" inanmamak lazım. kendi kültürleri daha iyi bir fırsat önlerine çıktığı zaman pozisyon değiştirmeyi "döneklik" değil, "esneklik ve fırsatları değerlendirme becerisi" olarak görüyorlar kültür olarak. o nedenle yazılı olmayan kurallara çok güvenmeyin.

-üstteki maddeyle çelişse bile yazmam lazım. bazıları da genelin aksine inanılmaz sadıktır ve ne olursa olsun partnerini satmaz. üstelik eğer sizi değerli bir kontak olarak görürse devamlı size iş ve kontak paslar. bu da zaten ticarette başarılarının sırrıdır. durduk yerde size gelip "bak bu mr x senin işine faydalı olabilir" derler. ya da siz onlara gidip sıkılmadan "bana xyz özelliklerinde bir tedarikçi/firma/ürün lazım çevrende tanıdık var mı?" diyebilirsiniz. hiç biri "neden beni oyalıyorsun" demez. kontağı varsa hemen tanıştırır. siz de aynısını yaparsanız karşılıklı olarak devamlı paslaşırsınız ve sonunda "adamların iş ağı kurma konusunda neden bu kadar başarılı olduğunu" net olarak görürsünüz. iş menfaat için yapılsa da bu grup "pay it forward" zihniyeti ile çalışır. yapılan iyiliği unutmaz. iyilik istendiğinde açıktan hayır demez, en azından dener.

-ve evet biraz cimrilerdir ve üçün beşin hesabını yaparlar maalesef. bunla mücadele etmeyi uzun zamandır bıraktım ben. her seferinde 50-100$ için 2 saat tartışıp ertesi gün hiç bir şey olmamış oyunu oynamaktansa hiç tartışmıyorum, görmezden gelip geçiyorum. bu tarz ufak başarıları ve "atlatmaları" seviyorlar. bunla mücadele edersen kafayı yersin. koyvermek lazım.

-filistin’de yaptıklarının büyük bir acımasızlık ve kalpsizlik olduğunu düşündüğümü de hepsine açık açık söylüyorum. bizzat israil ordusunda ön safhada görev yapmış tanıdıklarım da var. aklı başında bir çok israilli bu savaşın saçmalığının farkında. yalnız maalesef onların politik arenası da dinci ve milliyetçi sağ söylemi çok seviyor.

-özetle bu insanların zengin olmasının nedeni -bence- bunun için her extra cm yolu gitmeye hazır olmaları. her an iş düşünmeleri. karşılıklı kazan-kazan senaryoları yaratmayı bilmeleri, karşılıklı kontrat veya sözleşme yaparken esnek olmalarını sağlayan ticari yollar bulma yetenekleri, anlaşmazlıkları uzun sürdürmeyip uzlaşmak için hemen çaba göstermeleri ve elbetteki birbirlerini delicesine tutmaları ve korumalarıdır. çinliler dışında başka hiç bir millet bu konuda musevi/yahudiler kadar başarılı olamazlar.

ORTADOĞU DOSYASI : TÜRKİYE– KUZEY IRAK İLİŞKİLERİNİN GELECEĞİ VE SEÇENEKLER; KAMU D ÜZENİ VE GÜVENLİĞİ MÜSTEŞARLIĞININ YAPILANDIRILMASI VE ORTADOĞU


TÜRKİYE– KUZEY IRAK İLİŞKİLERİNİN GELECEĞİ VE SEÇENEKLER; KAMU DÜZENİ VE GÜVENLİĞİ MÜSTEŞARLIĞININ YAPILANDIRILMASI VE ORTADOĞU

Kaynak : http://dikmecionur.blogspot.com.tr/2017/03/turkiye-kuzey-irak-iliskilerinin.html?m=1

Türk siyasi tarihinin en önemli konularından biri kürt meselesiyken Barzani yönetimi ile temas bu meselenin önemli bir ayrıntısını oluşturur. Birinci dünya savaşında Irak’ta Barzani grubuna ait idamlar bu grup ile Türkiye arasını açtı ve Barzani ile büyük yakın teması Sovyetler Birliği sağladı. Sovyetlerin desteğiyle İran’da bir yıl civarı kürt devleti yaşatabilen Mustafa Barzani daha sonra Sovyetlere gitti ve Stalin’in onayıyla askeri akademiye girerek General oldu. Yani modernize ordulaşma sürecinde Sovyetler önemli bir katkı sağlamıştı.

Kürt siyasi vaziyetine istikbal tayin etme meselesi soğuk savaş döneminde daha da belirginleşti. Bölgede İsrail’in arap olmayan devletlerle işbirliği stratejisi ve Abd’nin Omega projesi bağlamında arap milliyetçiliğini zedeleme çalışmaları için kürt siyaseti dengeleyici bir politika olabilecekti. 1965’de Barzani ile artan temas 1966’da askeri eğitimler ve yıllık elli bin dolar destek bu grubun yıldızını daha da parlattı. Fakat Barzani ile ilişkilerin sürpriz bir ülkeside İran’dı. İran da zaman zaman Barzanileri desteklemekten geri durmamıştı. Yani Barzani; İngiltere, Rusya, İran, Abd, İsrail gibi ülkelerle tarihin belirli dönemlerinde temas kurmuş ve bu ülkelerin menfaatleri doğrultusunda hem kullanılmış hem de isteklerini kopartmaya çalışmıştı.

1990’lı yıllardan itibaren Türkiye kürt meselesini kendi insiyatifiyle çözüme kavuşturmayı istediğinden bu yönde girişimlerde bulundu. Çünkü pkknın bitmesini istiyor ve ana karargah olarak gördüğü Kuzey Irak ile alakalıda birtakım stratejiler geliştiriyordu. Özellikle 27 Ağustos 1992 Diyarbakır Mgk toplantısıyla uygulama kararı alınan Kale Harekat planı bu yolda önemli bir adımdı. Bu doğrultuda Barzani ile görüşmeler üst düzeyde yapıldı ve el altından desteklendi. Bu gruba Türk diplomatik pasaportu tahsis edildi. Bölgenin şartları gereği Barzani ve Talabani arasında başlayan çatışmalarda Türkiye Barzani grubunu desteklerken bu durum Talabani tarafından eleştirildi. O dönem Talabani’yi de İran destekliyordu. Yani bölge büyük devletlerin hakimiyet mücadelesinide yansıtıyordu. Irak’tan pkk bağının kesilmesi ve yurt içerisinde boğulmak istenmesi Türkiye açısından terörü bitirecek ve Irak’ın kuzeyinde etkinliğini sağlayan Türkiye Ortadoğu’daki konumunu güçlendirecekti. Fakat istenen gerçekleştirilemedi. 24 Mayıs 1993’de 33 erin şehid edilmesiyle pkk ile çatışmalar başladı Barzani grubu ise ağırlıklı olarak Cia’nın kontrolüne girdi. Bugün gelinen süreçte Irak’ın toprak bütünlüğü parçalandı ve Kuzey Irak bağımsızlığa hazırlanıyor. Bunu destekleyen kuvvetli verilerde mevcut. Bölgede Exon Mobil, Bp ve Rosneft gibi farklı ülkelerden enerji devi şirketlerin petrol yatırımları ile sağlanan gelirin bir kısmı bölgenin finansesinde kullanılacaktır.

İşte bu hassas süreçte bölge bayrağının göndere çekilmesi ve Ankara nezdinde resmi protokol aslında 1990’lı yılların politikasının daha olgun biçimidir. Çünkü bölgenin petrolden başka geliri yoktur. Peşmerge gücü düzenli ordu mahiyetinde değildir bu gücün talimnameleri bile hazır değildir. Bölgenin sağlıklı eğitim kurumları ve yumuşak güç mekanizmaları bulunmamaktadır. Bu bağlamda bir bağımsızlık bölgeye yalnızca bir külfet getirir. Çünkü nakşi Barzani yönetimindeki bölge İran ve araplarında hedefinde olacağı için yeni güvenlik zaafları doğacaktır. Şu halde Türkiye’nin hamiliğinden yoksun bir kürt devletinin yaşaması mümkün değildir.

Bu bağımsızlık diğer ülkelerdeki kürt gruplarıda tetikleyecektir. Fakat büyük bir kürdistan fikri şu anda geçerli değildir. Barzani her ne kadar Türkiye’de Hdp’li vekillerin tutukluluğu hususunda eleştiride bulunsada pkk’nın bölgede barınmasına müsade etmemiş yani siyasi mekanizmadan taraf olduğunu işaret etmişti.

2007 yılında gerçekleştirilen pkk kongresinde mektubu okunan Abdullah Öcalan’da bağımsız bir kürdistan fikri yerine ülke sınırları içerisinde federatif kürdistanlar teklif etmişti. Suriye Pyd’si ise pkkya yakın konumunu devam ettiriyor. Yani, pkk federatif kürt yönetimlerinden, Barzani ise gelinen süreçte bölgesinin bağımsızlığından yana bir poltika belirledi.

Türkiye’nin Barzani ile teması son derece mühimdir. Bölge dünyaya Türkiye ile entegre olacağı gibi Türkiye’de bölgede ağırlığını hissettirecek ve Ortadoğu denkleminde önemli bir bölüm olarak varlığını sürdürecektir. Romantik tepkiler şu anda Türkiye’ye hiçbir şey kazandırmayacaktır. Türkiye’de ki Suriye kökenlilere vatandaşlık verilmesi ve Barzani’nin himayesi ileride oluşturulması muhtemel Ortadoğu Komutanlığının komuta merkezinin Türkiye’de olmasını sağlayacaktır.Öte yandan Barzani, Türkiye iç siyasetinde kürt meselesi üzerinde de etkilidir. Kendisine bağlı gazeteciler yoluyla kamuoyu oluşturduğu gibi destekledği kürt gruplar, pkknın sivil itaatsizlik eylemlerini reddederek sürtüşmeye girmiştir.(Örneğin Doğu vilayetlerinde kepenk kapatma eylemlerini reddeden kürt esnafın büyük bölümü Barzani ile ilişkiliydi)

Kuzey Irak ile temas edecek ülkelerin başında Abd gelmektedir. Zaten Abd’nin soğuk savaş sonrası Ortadoğu’da bulunma gerekçeleri güncellenmiş bölgedeki amerikan karşıtlığı ile mücadele, mezhep dengesi, terör gruplarının yaratılması ve kontrolünün yanına kürt siyasi hareketinin yönlendirilmeside mevcudiyet gerekçelerine eklenmişti. Günümüzde kürt siyasetinde Abd’nin etkinliği oldukça büyüktür bunu Brazani’nin bağımsızlık açıklamasından da anlayabiliriz. Münih konferanası sırasında Abd Başkan yardımcısı Mike Pence ile görüşme gerçekleştiren Barzani akabinde danışmanı Hemin Hawrami’ye kürt heyetinin amacının bağımsız kürdistan olduğu açıklamasını yaptırmıştı. Şu halde Türkiye’nin Barzani üzerinden Abd ile ek bir diyalog koşulu doğabaileceği gibi Abd ile çıkar çatışmasıda görülebilir. Bu durum şu an için bir çelişki gibi görünsede Abd kürt siyaseti hususunda Türkiye’nin coğrafi konumu ve kültürüne sahip değildir. Bölge ve bu yeni siyaseti tekrar incelediğimizde

Bölgede Kürt Devletinin Türkiye bakımından Dezavantajları;

.Petrol fiyatlarının düşmesiyle bölge gelirlerinin sarsılması ve istikrarsızlığın Türkiye’yi de etkilemesi
.Türk işadamlarının milyarlarca dolarlık tahsilat belirsizliği ve bunun bölge ilişkilerini olumsuz etkileyebileceği
. Bölgedeki devletin Abd Türkiye sürüncemesinde kalabileceği seçeneği
.Bölgedeki devletin ekonomik kaynaklardan yoksun kalması durumunda nüfusun atıl hale gelebileceği ve özellikle Türkiye istikametinde büyük şehirlere yeni bir göç dalgası başlatabilme ihtimali
.Türkmenlerin manevi kopuş sürecinin başlayabileceği gerçeği
.Devletleşmenin domino etkisi yaratarak diğer sınırlarıda tetikleyeceği ve Barzani’nin kürt irredentistliği hususunda cesaretelenebileceği
.İran ile Türkiye ilişkilerinin gerilebileceği ihtimali


Bölgedeki Kürt Devletinin Türkiye bakımından Avantajları;

. Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerin sürekliliğine katkı
.Türkiye’nin enerji ihtiyacının karşılanması
.İleriki yıllarda Türkiye’ye federatif entegre olasılığının doğması
.pkk’nın tasfiyesi ve Pyd’nin gayrı yasal gruplardan silahsızlandırılmasına olanak sağlayabilme ihtimali
.İran’a karşı dengeleyici bir kulvar oluşturulabilme girişimi
.Türkiye’nin siyasi, kültürel ve askeri hegemonya kurabilme kapasitesini teşvik etmesi
.Geleceğin su politikaları üzerinde Türkiye menfaatine projeler geliştirilebilmesi

Bölgedeki Kürt Devletinin Uluslararası sistem bakımından dezavantajları

.Çoğunluğu şii olan Irak’tan sünni bir bölümün kopmasıyla Irak’ın şii oranının yüzde 65’ten yüzde 85’e çıkma ihtimal ve Basra körfezinin şiileşmesi

.Irak’ın yeniden parçalanmasından bir kez daha Abd’nin sorumlu tutulması ve batı karşıtı arap milliyetçiliğinin yükselebilme ihtimali

.Yeni devletin iktisadi ve kültürel istikbalinin belirsizliği gibi sıralanabilir. Siyaset aktüel bir kurum olduğundan tabiki maddeler değişme ve farklılaşmada gösterebilecektir. Şu bir gerçekki bölgede oluşabilecek yeni dengelere karşı Türkiye’nin önceden hazırlıklı olması şarttır. Kuzey Irak bölgesi Irak Kürdistanı olarak bağımsızlığını ilan etmesi halinde Türkiye;

.Askeri müdahale seçeneğini uygulayabilir
.Ambargo uygulayabilir
.Devleti tanıyarak ilişkilerini geliştirebilir
.Devlet ile dolaylı görüşmelerde bulunabilir

hangi seçenek geçerli olursa olsun Türkiye’nin devlet aklıyla hareketi ve bölgede hegemonya kurmaya yönelik seçeneklere yönelmesi ve işgalci duruma düşecek sert güç gösterilerinden kaçınması gerekir.

Bu hususta önemli bir konuda Türkiye’de yürütülen çözüm süreci zamanında hayata geçirilmiş olan Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı’nın bu hususlarda aktif ve belirleyici görev üstlenme zamanının geldiğidir.

Terörle mücadeleye ilişkin politika ve stratejileri geliştirmek ve bu konuda ilgili kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyonu sağlamak üzere İçişleri Bakanlığına bağlı Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı 2010 yılında kurulmuştur. Müsteşarlığın görevleri tüzüğüne göre genel olarak

MADDE 6 – (1) Terörle mücadele alanında;

a) Politika ve stratejiler belirlenmesine yönelik çalışmalar yürütmek ve bu politika ve stratejilerin uygulamasını izlemek,
b) Güvenlik kuruluşları ve istihbarat birimlerinden gelen stratejik istihbaratı değerlendirmek ve ilgili birimlerle paylaşmak,
c) Gerekli araştırma, analiz ve değerlendirme çalışmaları yapmak veya yaptırmak,
ç) Güvenlik kuruluşlarına ve ilgili kurumlara stratejik bilgi desteği sağlamak ve bunlar arasında koordinasyonu temin etmek,
d) Kamuoyunu bilgilendirmek ve halkla iletişimi sağlamak,
e) Uluslararası gelişmeleri Dışişleri Bakanlığı ve ilgili kurumlarla işbirliği içinde izlemek ve değerlendirmek,
f) İnceleme ve denetleme yapmak ya da yaptırmak.
şeklinde özetlenebileceği gibi ana ve yardımcı hizmet birimleriyle bu görevler doğrultusunda faaliyet göstermektedir. Özellikle 15 Temmuz kalkışmasından sonra yeniden kurumsallaştırılan güvenlik bürokrasisinde Mit’in üç yıl içinde bütünüyle dış istihbarata yönelik olarak görev yapması tasarlanmıştır.

Şu halde Emniyet ve Jandarma yurtiçinde görevleri doğrultusunda yalnızca taktik istihbarat hususunda faaliyet göstermeli Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı ise ulusal iç çatı istihbarat strateji birimi olarak şekillendirilmelidir. Müsteşarlığın faaliyetleri yalnızca terör husunda çalışmalar değil buna ek olarak düzen ve güvenliği oluştran her unsuru ihtiva eden yapıya dönüştürülmelidir. Her ne kadar iç yapıya dönükte olsa dış istihbarattan sorumlu Mit ile ortak çalışmaların yanında, dış olayları yerinde takip edebilmek için yurtdışı hassas bölgelerde de KDGM personeli görevlendirilmelidir. 2010 yılında çözüm sürecinde kürt meselesiyle ilgili sürece yardımcı adımları belirlemek için hayata geçirilen müsteşarlık yalnızca bu meseleyle sınırlı kalmamalı fakat önündeki en önemli görevin, kuruluş gerekçesi olan kürt siyasetinin, bir kolu olan Kuzey Irak meselesi olduğundan hareketle bu sürece dinamik katılımı ve Türkiye Cumhuriyet’i menfaatleri doğrultusunda stratejik istihbarat üretimi ve değerlendirilmelerde bulunması beklenmelidir. Çünkü Barzani ve etki sahası Türkiye’nin iç güvenlik programından müstakil düşünülemeyecek entegre bir yaklaşımı gerektirmektedir.

KÜRT SORUNU DOSYASI : Toprak Ağası Şeyh Sait (BÖLÜM 1)


Bir Jandarma birliği, altı asker kaçağını yakalamak için, 13 Şubat 1925’te Bingöl’ün Eğil Bucağı’na bağlı bir köy olan Piran’a geldi.

Birlik komutanları Teğmen Mustafa ve Teğmen Hasan Hüsnü, her zaman yaptıkları işin Piran’da, Cumhuriyet tarihinin önemli olaylarından birini başlatacağını kuşkusuz bilmiyordu.

Piran, Şeyh Sait’in kardeşi Şeyh Abdurrahman’ın köyüydü ve ayaklanma hazırlığı içindeki Şeyh Sait, üç yüz atlısıyla birlikte o gün oradaydı.(1)

Şeyh Sait, kaçakları vermek istememiş, teğmenler görevlerini yapmak zorunda olduklarını bildirince, subay ve askerler üzerine ateş açılarak, iki teğmen esir edilmişti.(2)

“Birkaç ay sonra başlatılması” düşünülen ayaklanma, bir rastlantı sonucu 13 Şubat’ta başlatılmıştı.(3)

Şeyh Sait, bölgedeki Nakşibendi Tarikatı’na bağlı Sünni müridlerin önderi, okuma yazma bilmez “ilginç görünüşlü” bir toprak ağasıydı.(4)

Koyun sürülerini, aşiretine bağlı köylerin arazilerinde otlatır, köylülere ücretsiz çobanlık yaptırırdı.

Dinsel konumunu kullanarak, onların sırtından büyük bir servet edinmişti.

Şeyh Sait, müridlerini kendilerine bağlamak için, değişik yöntemler uyguluyor, “inanç sınama” adı altında kişiliği ve düşünme yeteneğini yok eden davranışlar geliştiriyordu.

“Din ve Allah yolundaki inançlarını” sınamak için tarikat üyelerine “birer hayvan muamelesi” yapıyordu.(5)

Ayaklanma sanıklarından Şeyh Eyyüp’ün, Diyarbakır İstiklal Mahkemesi’ne verdiği ifadeye göre, müridlerini, “boyunlarına yular taktırıp ahıra bağlatıyor, sığır gibi böğürtüyor, eşek gibi anırtıyor ve onları, tekkenin ya da oturduğu konağın önünde diz üstünde yürütüyordu”.(6)

“Ankara’nın Türkleşmiş yeni hükümeti”(7) onu rahatsız ediyor, Osmanlı döneminden alıştığı ayrıcalık haklarını yitirerek “derebeyliğinin” zarar göreceğine inanıyordu.

Bu “tehlikeyi” önlemek için, dini etkisini kullanarak, Kürt aşiretlerini “Kemalist hükümetin kafirce siyasetine karşı” ayaklanmaya çağırdı; “Allah’ın emriyle cihat ilan etti”.(8)

Şeyh Sait’in adamları, “ellerinde yeşil sancak, göğüslerinin üzerinde Kur’an-ı Kerim; bankaları, evleri, dükkanları basıp soyarak”(9) ilerlediler.

Kürdistan’ın geçici başkenti yapmayı düşündükleri Bingöl ve Elazığ’ı ele geçirdiler; Lice’yi, Ergani’yi ve birçok köyü işgal ettiler.(10)

Çatışmalar Diyarbakır’da “gerçek bir savaş” durumunu aldı.(11)

24 saat süren sokak çarpışmalarında, “silahlı Kürtler, cami şerefelerinden Türk askerinin üzerine ateş açtı”.(12)

Nakşi hocalar, Şeyh Sait’in yanında savaşanlara, “Cennet’te ödüller vaadediyordu”.

Kent ve köylerde, bildiriler dağıtılıyor, bu bildirilerde “hilafetsiz Müslümanlık olmaz; saltanat ve hilafet geri getirilmeli; okullarda dinsizlik öğreten, kadınları yarı çıplak gezdiren Kemalist hükümetin başı ezilmelidir” deniyordu.(13)

Şırnak Aşireti Reisi Abdurrahman Ağa, Bağdat’taki İngiltere Başkomiserliğine gönderdiği mektupta; “Kürt milletinin hukukunu elde edip hükümetini kurmasına kadar, savaş mühimmatı konusundaki eksikliklerimizi, yapacağınız gizli yardımlarla giderebiliriz”(14) diyordu.

Ayaklanma sanıklarından Kemal Feyzi, yakalandıktan sonra mahkemede “Ben bağımsız bir Kürdistan kurulması için çok çalıştım. Bu çaba için yıllarca aşiretler içinde yaşadım… Şimdi, birçok kimse gibi, önceden var saydığım ve uğruna mücadele ettiğim şeyin bir hayal olduğunu anlamış bulunuyorum. Ortada millet denilecek bir Kürt topluluğu yokmuş” dedi.(15)

Şeyh Sait’in başlattığı ayaklanma, tüm Kürt ayaklanmalarında olduğu gibi dışarıyla bağlantılıydı.

İngilizler, zengin petrol yatakları nedeniyle Musul ve Kerkük’ten çıkmak istemiyor; Kürtleri, kurulmakta olan yeni Türk devleti üzerinde baskı oluşturacak bir araç olarak kullanıyordu.

Mustafa Kemal, 1919’da Sivas Kongresi’nde yaptığı konuşmada, “İngilizlerin amacının, parayla ülkemizde propaganda yapmak ve Kürtlere Kürdistan kurma sözü vererek, bize karşı suikast düzenlemek olduğu anlaşılmış ve gerekli önlemler alınmıştır” demişti.(16)

Zafer’den sonra 14 Ocak 1923’te Eskişehir’de yaptığı konuşmada, Musul-Kerkük sorununa değinirken, bu soruna bağlı olarak Kürt devleti konusunu da ele almış ve şunları söylemişti:

“Musul-Kerkük kadar önemli olan ikinci konu, Kürtlük sorunudur.

İngilizler orada (Kuzey Irak’ta y.n.) bir Kürt devleti kurmak istiyorlar.

Bunu yaparlarsa, bu düşünce bizim sınırlarımız içindeki Kürtlere de yayılır.

Bunu engellemek için sınırı güneyden geçirmek gerekir”.(17)

Mutki Aşireti Reisi Muşlu Hacı Musa, “Kürt Azadi (İstiklal) Cemiyeti” adlı gizli örgütün ilk başkanıydı.

Bu örgüt 1923’te, Erzurum’da kurulmuş, ilk kongresini 1924 yılında yapmıştı.

Şeyh Sait, “1925 Mayısı’na dek ayaklanma düzenlenmesine, gerekli dış yardımın İngiltere ve Fransa’dan alınmasına” karar verilen bu kongrede, örgüte üye olmuştu.(18)

İngiltere’nin İstanbul Büyükelçilik görevlisi Kidston, 28 Kasım 1919’da Londra’ya gönderdiği yazanakta (raporda), “Kürtlere ne kadar güvenmesek de, onları kullanmamız çıkarlarımız gereğidir” diyordu.(19)

İngiltere Başbakanı Lloyd George ise, 19 Mayıs 1920’de San Remo’da yapılan Konferans’ta “Kürtlerin arkalarında büyük bir devlet olmadıkça varlıklarını sürdüremezler” diyor, bölgeye yönelik İngiliz politikası için şunları söylüyordu:

“Türk yönetimine alışmış olan Kürtlerin tümüne yeni bir koruyucu kabul ettirilmesi güç olacaktır…

İngiliz çıkarlarını, dağlık kesimlerinde Kürtlerin yaşadığı Musul ve içinde bulunduğu Güney Kürdistan ilgilendirmektedir.

Musul bölgesinin, öteki bölümlerinden ayrılarak yeni bağımsız bir Kürdistan Devleti’ne bağlanabileceği düşünülmektedir…

Ancak bu konuyu anlaşma yoluyla çözmek çok güç olacaktır”.(20)

İngiliz Hükümeti, “anlaşma yoluyla çözmenin güç olduğu” bu sorunu aşmak için, doğal olarak silahlı çatışma yolunu seçti.

Bu iş için, para ve siyasi koruma önererek kimi Kürt aşiretlerini kullandı.

Musul ve Kerkük bölgesini, Misakı Milli sınırları içinde gören yeni Türk Devleti’ni güç durumda bırakmak için, Doğu ve Güneydoğu’da karışıklıklar çıkarmaya yöneldi.

6 Mart 1921’de başlayan Koçgiri Ayaklanması, Yunanlıların Bursa’dan saldırıya geçmelerinden iki hafta önce ortaya çıktı.

7 Ağustos 1924’te başlayan Nasturi Ayaklanması, İngiltere’nin Musul sorununun ele alınması için, Milletler Cemiyeti’ne başvurmasından bir gün önce başladı.(21)

Ayaklanmaya verilen İngiliz desteği için, Fransız tarihçi Benoit Méchin şu yorumu yapmıştı:

“Şeyh Sait ayaklanması yeni devletin tekil (üniter) yapısına ve yasaların ülkenin tümünde uygulanabilirliğine bir meydan okumaydı…

Kemalist rejimin güçlenmesini önleyeceği düşüncesiyle, İngiltere, olayları kışkırtmak için Kürt başkaldırısını körüklüyordu.

Bu cerahatlı yarayı, ayaklanmacılara yiyecek ve silah yardımı yaparak, Türkiye’nin ensesinde tutuyordu”.(22)

DİPNOTLAR

(1) “Kürt-İslam Ayaklanması” U.Mumcu, Tekin Yay., 19.B., 1995, sf.67-68

(2) a.g.e. sf.68

(3) Dersimî, sf.155; ak. Uğur Mumcu, “Kürt-İslam Ayaklanması”, sf.69

(4) “Atatürk” Lord Kinross, Altın Kit., 12.Baskı, İst.-1994, sf.465

(5) “TekAdam” Ş.S.Aydemir, 3.Cilt, Remzi Yay., 8.Basım, İst.-1983, sf.220

(6) a.g.e sf.220

(7) “Atatürk” Lord Kinross, Altın Kit., 12.Baskı, İst.-1994, sf.465

(8) “Atatürk” Lord Kinross, Altın Kit., 12.Baskı, İst.-1994, sf.465

(9) “Atatürk” Lord Kinross, Altın Kit., 12.Baskı, İst.-1994, sf.467

(10) “Kürt-İslam Ayaklanması” U.Mumcu, Tekin Yay., 19.Bas., 1995, sf.71-72

(11) “Tek Adam” Ş.S.Aydemir, 3.Cilt, Remzi Yay., 8.Basım, İst.-1983, sf.220

(12) “Atatürk” Lord Kinross, Altın Kit., 12.Baskı, İst.-1994, sf.468

(13) a.g.e. sf.467

(14) Örgeevren, Dünya, 4-5 Haziran 1957; ak. Uğur Mumcu a.g.e. sf.116

(15) Dünya, 05.06.1957; ak. Uğur Mumcu, a.g.e. sf.117

(16) “Sivas Kongresi Tutanakları” Uluğ İğdemir, TTK, Ank.-1969 sf.78; ak. Uğur Mumcu, “Kürt-İslam Ayaklanması” 19.Basım, sf.21

(17) “Eskişehir İzmir Konuşmaları” Kaynak Yay., İst.-1993, sf.95

(18) “Şeyh Sait İsyanı” Martin Van Bruinessen, Özgür Gelecek, Şubat 1969, sf.28-29; ak. Uğur Mumcu, “Kürt-İslam Ayaklanması” 19.Baskı, sf.56

(19) “İngiliz Belgelerinde Türkiye” Erol Ulubelen, Çağdaş Yay., 1982, sf.195; ak. U.Mumcu, “Kürt-İslam Ayaklanması” Tekin Yay., 19. Bas., 1995, sf.24

(20) “Sevr Anlaşmasına Doğru” Osman Olcay, SBF Yay., Ank.-1981, sf.121; ak. U.Mumcu, “Kürt-İslam Ayaklanması” Tekin Yay., 19.Bas. 1995, sf.28

(21) “Kürt-İslam Ayaklanması” U.Mumcu, Tekin Yay., 19.Bas., İst.-1995, sf.51

(22) “Mustafa Kemal” Benoit Méchin, Bilgi Yay., Ank.-1997, sf.268

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.