TARİH : ÇANAKKALE SAVAŞLARININ ASKERÎ, SİYASÎ VE SOSYAL SONUÇLARI


ÇANAKKALE SAVAŞLARININ ASKERÎ, SİYASÎ VE SOSYAL SONUÇLARI

3 Kasım 1914’de başlayan Çanakkale Savaşı 9 Ocak 1916’ya kadar aralıklarla yaklaşık 14 ay devam etmiştir. 18 Mart 1915’teki deniz harekatının ardından Nisan, Haziran ve Ağustos aylarında çok kanlı muharebeler cereyan etmiş, dönemin en güçlü silahlarına sahip İtilâf Devletleri ordusu, bu süre zarfında kıyı şeridinden öteye geçememiştir. Nihayet Aralık ayından itibaren çekilmeye başlayan düşman ordusu, 9 Ocak 1916’da Çanakkale’yi tamamen terketmek zorunda kalmıştır.

Çanakkale Savaşı’nı deniz harekatı başta olmak üzere onu izleyen kara taarruzlarıyla sıradan bir askerî hareket olarak değerlendirilemez. Öncelikle Çanakkale boğazı stratejik açıdan Osmanlı Devleti’nin payitahtı İstanbul’un anahtarı olduğu gibi, aynı İstanbul Boğazı’nda olduğu gibi iki kıtayı birbirine bağlayan iki önemli geçitten biridir. Boğazlara hakim olmak demek, bir ölçüde Akdeniz’de de üstünlüğü ele geçirmek demektir. Karadeniz’i çevreleyen ülkeler için de hayati bir önem taşıyan boğazların bu stratejik ve askeri öneminin yanısıra siyasi, ekonomik değeri de arzeder. Bunu iyi bilen büyük devletler tarih boyunca Boğazları kontrol etmeye çalışmışlar, Rusya sıcak denizlere inme politikasının bir gereği olarak dikkatini her zaman bu bölgeye vermiştir. Başta İngiltere olmak üzere diğer Avrupa devletleri kendi çıkarları doğrultusunda boğazların denetimini sağlamaya çalışırken I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin müttefiki olan Almanya bile “Drang Nach Osten (doğuya doğru)” politikası yolunun buradan geçtiğinin farkında olmuş ve siyasetini buna göre düzenlemiştir.

Dolayısıyla Türk tarihinde bir inanç, cesaret ve kararlılık sembolü haline gelen Çanakkale Savaşı’nın sonuçları, I. Dünya Savaşı’ndaki diğer cephelerden farklı olarak, sadece Türkleri değil savaşa katılan diğer ülkelerle birlikte bütün yakın çevresini derinden etkilemiştir. Ancak Çanakkale Savaşı’nın sonuçları incelenirken çoğunlukla savaşın siyasî ve askerî boyutları üzerinde durulmuş, özellikle Türk halkı üzerindeki tesirleri, başka ayrıntılar arasında unutulmuştur. Elbette Çanakkale Savaşı en başta orada mücadele eden Türk asker ve komutanlarının bir başarısıdır. Kuşkusuz bu zaferde önceliğin Türk askerinde olduğunu söylemek yanlış olmaz, zira şehit sayısı ne kadar tartışmalı olursa olsun Çanakkale’de Türk askeri namusu, vatanı ve kutsal değerleri adına, vücuduyla etten bir duvar örmüş, asırlar sürecek bir destana “Mehmetçik” adını yazmıştır.

1. Askerî Cephesi

Çanakkale Savaşı’nın askerî sonuçlarını 18 Mart 1915’teki deniz harekatından itibaren değerlendirmek yerinde olur. Zira İngiliz ve Fransız gemilerinden oluşan donanma, savaşın başında kendisine o kadar çok güveniyordu ki, en geç bir ay içinde Marmara’ya girerek İstanbul’u alacaklarını düşünüyorlardı. Ancak hiç beklemedikleri bir şekilde uğradıkları bu yenilgiyle planları suya düşmüş oluyordu. 18 büyük savaş gemisinin katıldığı bu muharebede 7 gemileri savaş dışı kaldığı gibi üzerlerindeki 44 top da suya gömülmüştür. Buna karşılık Türk Müstahkem Mevkii Komutanlığı, topçu gücünü büyük ölçüde korumayı başarmıştır. Sonuçta Birleşik Filo, sadece denizden zorlamayla boğazı geçemeyeceğini anlamış, kara kuvvetlerinin dahil edilmesiyle savaşın süresi ve sonuçları da değişmiştir.[1]

Boğazın açılmaması Çarlık Rusya’sını sadece silah ve malzeme yardımlarından yoksun bırakmamış aynı zamanda yarım milyonu bulan İngiliz ve Fransız askerlerini bu cepheye çekerek, Alman cephesinden uzak tutmuş ve Almanya’nın Doğu Avrupa’daki harekatını kolaylaştırmıştır. Ancak buna karşılık 310.000 kişilik seçme Türk askerini de buraya bağlamış ve Türkiye’nin insan kaynaklarını burada sarfederek diğer cephelerde zayıf kalmasına sebep olmuştur. Buna bağlı olarak İngilizler, Filistin ve Irak’ta kendi lehlerine daha çabuk sonuca gitmiş, Rusların da doğudaki harekatlarının gelişmesi kolaylaşmıştır. Türk kuvvetlerinin Çanakkale boğazını kapaması, savaşın 1916’da biteceği düşüncelerini bitirmiş savaşın iki yıl daha uzamasını sağlamıştır.[2]

Çanakkale Savaşı ile Türk askerinin Balkan Savaşı sırasında kaybettiği itibarını ve özgüvenini yeniden kazandığı görülmektedir. Zira, I. Dünya Savaşı’na kadar siyasi çekişmeler yüzünden yaşanan Balkan savaşındaki hezimet, Türk subayları arasında asla unutulmamış, bu zafer sayesinde diğer ülkelerin komutanlarından üstün olduklarını gösterme fırsatı bulmuşlardır. Bu başarıyla, Türk’ün bittiği sanılan askeri gücünün tükenmediği, koşullar ne kadar ağır olursa olsun iyi yönetildiği takdirde, tüm zorlukların üstesinden gelebilecek güç ve inanca sahip bulunduğunu göstermiştir.

Çanakkale’de bu derece önemli bir zaferin kazanılması, Türk ve Alman müttefikleri arasında farklı düşüncelere de yol açmıştır. Almanlar komuta heyetinin başında Liman von Sanders’in bulunmasından ve başka Alman subaylarının da görev yapmış olmasından dolayı zaferin asıl sahibi olarak kendilerini görmektedir.[3] Gerçekten de Ordu Komutanıyla birlikte bazı kolordu ve tümen komutanları Almandı. Çanakkale savaşları sırasında toplamı 500’e yakın Alman subay ve eri muharebe bölgesinde görev yapmıştır. Oysa Alman ordusunun muharebelere fiilen katıldığını söylemek için, kayda değer miktarda Alman birliğinin muharebeye katılması gerekirken hiçbir Alman kıtası çatışmaya girmemiştir. Bu 500 Alman askerinin yarıya yakını boğazlarda, diğerleri de istihkam ve topçu birliklerinde görev yapmıştır. Özellikle kara savaşında birinci hatta çarpışan Alman birliği olmadığı gibi, Alman personeli de bulunmamaktadır. Almanların kara savaşı sırasında verdiği iddia edilen maddi destek de abartılmış, savaş Türk’ün elindeki silah, mühimmat ve Türk’ün kanı ile kazanılmıştır.[4]

Kara harekatının sona ereceğinin Türk tarafı tarafından zamanında haber alınamayıp tedbir alınmaması bir keşif ve istihbarat yanılgısı olarak değerlendirilmektedir. Ancak buna rağmen Türk ordusunun düşmanı denize dökecek silah ve cephane imkanlarına sahip bulunmadığı bir gerçektir. Aslında İngilizler, yarımadanın boşaltılmasını çok iyi planlamışlar, büyük bir gizlilik içinde ve ustaca uygulamışlardır. Bu sayede neredeyse hiçbir zayiat vermeden kuvvetlerini çekmeyi başarmışlardır.[5] Bu sebeple müttefikler Çanakkale’de yenilgiye uğradıklarını kabul etmezler ve kaçışlarını adeta bir zafer şeklinde değerlendirirler. Böyle bir yaklaşım tarzının, İngilizlerin iç ve dış kamuoyunda sarsılan prestijleri kurtarma çabasından öteye geçemediği ise aşikardır.

Çanakkale Savaşı’nın askeri yönü üzerine en fazla tartışma, kayıpların miktarı üzerine yapılmaktadır. Konuyla ilgili her kaynağın farklı rakamlar vermesi, meseleyi daha da karışık hale getirmektedir. Halk arasında yaygın olarak bilinen 253.000 Türk’ün burada şehit olduğu bilgisi, bu açıdan zaman zaman eleştirilere uğramaktadır. Buna göre en güvenilir kaynak olması icabeden Türk Genelkurmayı’nın kayıtlarına göre, kara savaşlarında 57.084, deniz muharebesinde 179 toplam 57.263’ü şehit, geri kalanı yaralı, esir ve kayıp olmak üzere 211.000 zayiat vermiştir.[6] Liman von Sanders’e göre 218 bin zayiatın 66.000’i şehittir.[7] Kayıplar konusunda rakamların bu derece farklı olması savaşla ilgilenenler arasında zaman zaman polemiklere de yol açmıştır. 2000 yılındaki Çanakkale Zaferi Kutlama törenlerinde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’de 250 bin şehit rakamını kullanmış, bunun üzerine Genelkurmay ATESE Başkanlığı bir açıklama yaparak asıl rakamın 57 bin olduğunu ileri sürmüştür.[8] Takibeden günlerde de Çanakkale savaşları bu yönüyle gazete sütunlarında yer almaya devam etmiştir. Deniz Harb Akademisi Komutanı Tuğamiral İlker Güven, konuşmasında 211 bin şehit verildiğini söylemiş,[9] Çanakkale ile ilgili araştırmalarıyla tanından yazar Mehmed Niyazi’de tartışmalara katılarak, kendi incelemeleri sonucunda bu sayının 253 bin olduğu ileri sürmüştür.[10]

Buradaki tartışma belgelerde şehit sayısına diğer kayıpların eklenip eklenmemesi konusundadır ki, bizce de eklenmesi gerekir. Zira, savaşta hasta ve sakat olanların büyük bir bölümü iş göremez olmuş, bir çoğu da hayatlarını hastanelerde kaybetmiştir. Bu rakamlardan hangisi doğru olursa olsun insan kayıplarının Türk milletine çok pahalıya mal olduğu bir gerçektir. En fazla ihtiyacı olduğu bir dönemde Türk milleti binlerce okumuş ve aydın evladını bu savaş sonucunda kaybetmiş, bunun acılarını ve olumsuzluklarını yıllarca üzerinden atamamıştır.

Kesin olmayan tahmini rakamlara göre, 100.000’den fazla öğretmen, mülkiyeli, tıbbiyeli ve Türk Ocakları’nda yetişmiş okur-yazar kaybedildiği sanılmaktadır. Böylece o günün koşullarında ülkenin beyin takımını oluşturan küçümsenmeyecek bir sayıya ulaşan bu kayıpların, olumsuz etkileri, savaş sırasında olduğu kadar, bu savaşı izleyen Milli Mücadele döneminde de fazlasıyla hissedilmiştir.[11]

Müttefiklerin kayıplarına gelince, onların kayıpları da Türklerinkinden farklı değildir. Fransız kaynaklarına göre hastalıktan ölen, yaralı, esir ve kayıplarında dahil edilmesiyle zayiatları; İngilizlerin 170.000, Fransızların 40.000’den fazladır.[12] Nihal Atsız’a göre ise müttefiklerin zayiatı İngilizlerin 250.000, Fransızların 47.000’dir.[13] İngiliz ve Fransızların deniz ve kara harekatı boyunca burada yarım milyondan fazla asker tutmaları ve bunun yarısını kaybetmiş bulunmaları, diğer cephelere kuvvet ayırabilme açısından, savaşın genel gidişi üzerinde de etkili olmuştur.

2. Siyasi ve Ekonomik Cephesi

Çanakkale deniz ve kara savaşlarında kazanılan zaferler, Balkan felaketi nedeniyle içte ve dışta sarsılmış bulunan Osmanlı Devleti’nin itibarını yeniden güçlendirmiş, İttihat ve Terakki hükümetinin ömrünü de uzatmıştır. Bu zaferle Türk milleti eski güç ve dinamizmini koruduğu, “hasta adam” nitelendirmesinin yanlışlığını ortaya koymuştur. Kuşkusuz Çanakkale Savaşı’nın en önemli siyasi sonucu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu hazırlamış olmasıdır. Zira, İstanbul’un o sırada ele geçirilemeyip, savaşın uzaması bambaşka şartlar doğurmuştur. I. Dünya Savaşı’nın sonunda ülkenin işgale uğraması karşısında verilen mücadelenin en önemli dayanak noktası Çanakkale’nin verdiği moral güçtür.

Yeni kurulacak Cumhuriyet liderini de bu savaşta bulmuştur. Çanakkale’ye Anadolu’nun her yerinden 310.000 asker gelmişti. Bu askerler orada bulunduğu sırada Kaymakam (Yarbay) Mustafa Kemal Bey’in verdiği doğru kararlar ve adeta ölüme karşı meydan okuyuşuyla gerçek bir lider olduğunu görmüşlerdi. İlk önce düşmanın karaya asker çıkaracağı yeri doğru olarak tespit etmiş, daha sonra verdiği isabetli ve cesur kararlarla savaşın gidişatı üzerinde etkili olmuştu. Bir süre sonra Liman von Sanders, Anafartalar’daki birliklerin tümünü onun yetkisine bırakmaktan çekinmemiştir. O saldırı anında askerinin önünde olarak örnek bir komutan olmuştur. Hatta bir taarruz hazırlığı sırasında askerin isteksiz olduğunu görmüş, kendisinin tepeye çıkarak kırbacıyla işaret verince hücuma kalkılması emrini vermişti. Görgü tanıkları orada vurulmamasını Allah’ın bir yardımı olarak değerlendirmişlerdir.[14] Elbette bunları gören askerler memleketlerine döndüklerinde gördüklerini ve duyduklarını herkese anlattılar. Milli Mücadele’nin daha başında Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’ya geçtiğinde artık herkes tarafından “Anafartalar Kahramanı” olarak tanınıyordu. O, İngilizleri bir kez yenmişti, dolayısıyla yine yenebilirdi. Mustafa Kemal Paşa, gerek Erzurum gerekse Sivas kongrelerinde bu yüzden hiç yadırganmadan kabul görmüş, büyük Millet Meclisi’nin açılışında da siyasi bir lider olarak Türk halkının önüne geçmiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinde ne kadar önemi varsa, onun hayatında da Çanakkale Savaşları’nın o kadar büyük yeri vardır.

Çanakkale Savaşı’nın Dünya tarihine diğer bir etkisi de Çarlık Rusya’sının yıkılışı dolayısıyla ortaya çıkmıştır. Boğazlar açılamadığından İtilaf Devletleri Rusya ile aracısız irtibat sağlayamamış ve Çarlık ordularının çok ihtiyaç duyduğu silah ve malzeme yardımı yapılamamıştı. Bunun neticesinde mahsur kalan Rusya içeriden çökerek, Bolşevikliğin eline düşmüştü. Eğer Rusya’ya yardım ulaşabilse, savaş daha çabuk bitebilir, Ruslar tarihleri boyunca istedikleri İstanbul’un işgalini gerçekleştirebilirlerdi. Bunun karşılığında ise Almanların Bağdat demiryolundan yararlanmalarına engel olunamamıştı. Doğu cephesinde serbest kalacak Rusların batıda Almanya’ya yüklenmelerine fırsat tanınmamış oldu.[15]

Savaşın Rusya’ya etkileri bu kadarla kalmadı, müttefikler 25 Nisan 1915’de Gelibolu’ya bir çıkarma harekatına giriştikleri günlerde, Almanya ve Avusturya kuvvetleri de Galiçya’da Ruslara karşı taarruza geçmişlerdi. Bu savaşın sonu da Rusya için tam bir hezimet olmuştu. Çanakkale Savaşı’nın Türk ve Almanların lehine gelişmesi Bulgaristan’ın da kararsız tutumunda değişikliğe yol açmış, Ekim 1915’te Bulgaristan’ın savaşa katılması, Rusya üzerinde bir şok tesiri yapmıştı. Çünkü artık İstanbul’un Trakya’dan yapılacak bir saldırı ile alınması söz konusu olmayacağı gibi, Türkiye’nin kazandığı bu avantajlı durumun, Rusya’yı etkilememesi için “Osmanlı Devleti” ile ayrı bir barış yapılması bile gündeme gelmişti. Diğer taraftan Bulgaristan’ın Merkezî Devletler tarafına dönmesi üzerine, İngiltere ve Fransa bilhassa Selanik yolunun Bulgarlar tarafından kesilmesinden büyük endişe duymaya başlamışlardı. Kısaca bütün bu olaylar bir araya getirildiğinde Çanakkale Savaşlarını ile birlikte boğazların ele geçirilememesi, Rusya’yı hem ekonomik ve hem de askeri ve siyasi bakımdan adeta boğmuştu. Başta da açıklandığı gibi, Çanakkale’deki Türk zaferi, Rus Çarlığı’nın yıkılmasının en etkin faktörü olmuştu.[16]

Anlaşma Devletlerinin Çanakkale’de başarısız olmaları, Bulgaristan’ın dışında diğer Balkan ülkeleri üzerinde de etkili olmuş, Romanya, İtalya ve Yunanistan’ın bir süre daha savaş dışında kalmalarını sağlamıştır.

Çanakkale Savaşı’nın ilginç sonuçlarından birisi de savaşan tarafların bir süre sonra dost olmalarıdır. İngiltere’nin sömürgeleri olan ve kısaca Anzac olarak adlandırılan Avustralya ve Yeni Zelandalı askerler, başlangıçta kendilerine anlatıldığı gibi, Türkleri vahşi ve barbar bir kavim olarak görmekteyken, savaş sırasındaki tecrübelerinden bunun gerçek olmadığı kanaatine sahip olmuşlardır. Ayrıca, İngiliz komutanların kendi hayatlarını cömertçe harcamaları da tepkilerine neden olmuş, bu olaylar gitgide aralarında ulusal bilincin doğmasını sağlamıştır. Bu yüzden 1922 yılında, Türk ordusunun Anadolu’daki harekatı sırasında İngilizlerle karşı karşıya gelme ihtimali doğduğunda, İngiltere bu ülkelere asker göndermeleri için tekrar çağrıda bulunmuşsa da, tarihinde ilk kez “ret” cevabıyla karşılaşmıştır. Bu bir ölçüde sömürgeciliğin de çöküşü anlamına gelmektedir. Ayrıca, İngiliz- Fransızların, Müslüman bir devlet karşısında yenilmeleri, kendi sömürgelerinde yaşayan müslüman halk arasında prestijleri küçültmüş, hatta bu devletlerin müstemleke halkını, karşı koymaya teşvik etmiştir.

Savaş özellikle İngiltere’nin içinde, siyasi değişikliklere yol açmış, sefer kararı veren liberal hükümet önce kolasiyonu kabul etmiş daha sonra da 1916’da istifa ederek, yerini başka bir hükümete bırakmıştır. Harekatın mimarlarından Winston Chruchill Bahriye Nazırlığı’ndan ayrılarak bir piyade taburuna komuta etmek üzere Fransa’ya gitmiştir.[17]

İtilaf devletleri tarafından Boğazların açılarak Rusya’ya ulaşılması halinde Rusya, dış alım-satım olanağına kavuşacağından, ekonomik dengesini kurup sıkıntıdan kurtulacak, İngiltere ve Fransa da, Rusya ve Romanya’nın zengin buğday ürünlerinden yararlanıp, gerek silahlı kuvvetlerinin, gerekse halkının yiyecek ihtiyaçlarını sağlamış olacaklardı ki, bu gerçekleşmemiştir. Keza boğazlar açılabilseydi, Tuna yolu da yeniden trafiğe açılıp Karadeniz’deki 120 parça ticaret gemisinden yararlanma olanağı elde edilecekti. Halbuki Çanakkale Zaferi, yalnız Rusya ile İngiltere, Fransa’nın değil, bunların aynı zamanda diğer Batılı devletlerle olan karşılıklı ilişkilerini de olumsuz yönde etkilemiş, ne İngiltere, Fransa müttefiki olan Rusya’ya ihtiyacı olan silah ve cephaneyi ulaştırabilmiş ne de Rusya Batılıların ihtiyacı olan buğdayını Akdeniz’e aktarabilmişti. Nitekim Karadeniz’de; İngiltere, Rusya, Fransa, Belçika ve İtalya’nın toplam 85; Yunanistan, Romanya, Danimarka, İsveç ve Hollanda’nın toplam 27; Almanya, Avusturya-Macaristan’ın toplam tonajı 350.000’i bulan ticaret gemisi mahsur kalmıştı. Sonuç olarak I. Dünya Savaşı başında Boğazların kapatılıp, bu savaş sonuna kadar açılamaması, kuşkusuz uluslararası ticarî ilişkileri de olumsuz yönde etkilemiştir.[18]

3. Sosyal Cephesi

Bugüne kadar askeri ve siyasi yönlerinin daha çok ön planda tutulduğu Çanakkale Savaşı’nın, özellikle Türk toplumunun sosyal hayatına da etkisi büyük olmuştur. Zayiatın 250 bin kişi civarında olduğu gözönünde bulundurulursa, yaklaşık 1,5 milyon Türk’ün aile bağlarıyla bu savaştan etkilendiği görülür. Eğer bunlara akrabalık, komşuluk ve arkadaşlık bağları da eklenirse, neredeyse o günkü bütün Anadolu nüfusunun Çanakkale Savaşı’yla doğrudan ilgisi bulunabilir. Çanakkale cephesinden dönmekte olan bir Türk subayının hatıralarındaki şu manzara Türk halkının o günlerde içinde bulunduğu durumu en çarpıcı bir şekilde gözler önüne sermektedir:

Sonra şafak sökerken alay Marmara sahilini takip eden yürüyüşe başlamıştı. Tespit edilen program dahilindeki mevkiler, yollar üzerinden yürüyerek her akşam yeni bir mahalle varıyor ve her geceyi muhtelif köylerde geçiriyorduk. Bir gün Tekirdağı civarında Aşıklar köyüne gelmiş ve o geceyi de burada geçirmiştik. Sabahın alaca karanlığında hareket hazırlığı yapıyorken karşıma elinde küçük bir çocukla bir ihtiyar dikildi. Kısık bir sesle açlığından, yoksulluğundan, bin bir elem ve ihtiyaçlarından bahsettikten sonra yanındaki sekiz yaşındaki kız çocuğu için efendi bu çocuğu Allah rızası için benden alın, onu ve beni ölmekten kurtarın! diye bana yalvarıyordu. İhtiyarın içeri doğru çöken gözlerinden, birbirine karışmış beyaz sakalına düşen yaşları gördükçe, sabahleyin tesadüf ettiğim şu hazin manzara beni adeta dondurmuştu. Kendi kendime bu ne acı tecelli diyordum! Bir baba çocuğunu bilmediği, tanımadığı bir adama müebbeden nasıl teslim edebilir! Çocuk ve babası her ikisi sabah soğuğunda çıplak ayaklarıyla taşlara basıyordu. Giydikleri parça parça elbisenin deliklerinden, esmerleşen cılız vücutları görünüyordu. El ele tutuşmuş ayakta benimle konuşurken takadları tükendiğinden dizlerinin titrediğini görüyordum.

Çocuğu almaya karar verdim. Zabit eşyası yüklü mekkare hayvanını sevkeden neferin birisine arkadaş! şu çocuğu hayvanın üstüne geçici olarak oturtunuz, dediğim zaman ihtiyar baba sevindi. Ellerime sarılarak ağlamaya başladı. Sürekli bana dua ediyordu. Kendisine biraz para, İstanbul’daki evimizin adresini de vermiş ve muhabere etmesini de tembih etmiştim.

Oradan ayrılıyorduk. Fakat çocuk babasının yanından ayrıldığının farkında değil. Babası hayvanın üstündeki eşyaların arasına oturtulan çocuğuna yaklaştı. Sarı saçlarını parmaklarıyla tarayarak okşadı, birdenbire gözlerinden yağmur gibi boşalan yaşlar içinde eğilerek küçük kızının renksiz, yanaklarından öptü. Yüzünü, gözünü, yanaklarını derin derin bir daha kokladı. Alay yürüyüşe başlamış ileriye doğru giderken bir taşın üstüne çömelen ihtiyar baba, başını iki eli arasına aldıktan sonra ümitsiz ve yaşlı gözleriyle bize doğru bakarken, yürüyüşümüzle onu kaybetmiştik…”.[19]

Öte yandan Çanakkale’de savaşan ve sağ kalan askerler hayatlarını nasıl ve hangi şartlarda sürdürmüşlerdir, ya da bir yakınını Çanakkale’de şehit verenler bunu nasıl karşılamışlardır? Maalesef bu konudaki çalışmaların sayısı birkaç adedi geçmez. Herkes savaşların nasıl cereyan ettiğini, kaç geminin gelip, kaç mermi atıldığını bilebilir ancak bunu yaşayan insanların hayatlarını merak etme noktasında zaafımız olduğu aşikardır. Birçok hatıra yazılmış olmasına rağmen, orada savaşanlar büyük bir alçakgönüllülükle kendi özel hayatlarından asla bahsetmemişlerdir. Bu tür bilgileri ancak satır aralarında, ayrıntılar arasında bulmak mümkündür.

Bu konudaki nadir çalışmaların ilki “Mülakatlar” başlığıyla 1918’ de Yeni Memua’nın özel Çanakkale sayısı münasebetiyle yapılan görüşmeler olmuştur. Ruşen Eşref Ünaydın, 5 Çanakkale gazisiyle görüşmekle beraber burada anlatılanlar sadece savaş sırasında yaşananlarla sınırlı kalmıştır.[20]

Geriye dönebilen askerlerin yaşadıklarıyla ilgili en çarpıcı örneklerden birisi 18 Mart Deniz Savaşı sırasında kaldırdığı 276 kg.’lık mermiyle Ocean zırhlısını batıran Seyit Onbaşı’nın hayatıdır. Savaşın sona ermesiyle memleketine dönen Seyit Onbaşı, bundan sonraki günlerini köyünde geçirmiştir. Odun kömürü yaparak Havran’a pazara götürür, geçimini öyle temin edermiş. Daha sonraki yılarda Havran’da Hacı Osmanoğulları’nın zeytinyağı fabrikasında hamallık yapmıştır. 1939 yılında zatürreye yakalanmış ve Aralık ayında vefat etmiştir. Yaşadığı yıllarda hiçbir yerden yardım almadan kendi alın teriyle geçinen Seyit Onbaşı, ölümünden 28 yıl sonra ilk defa hatırlanmış 1967-1968 öğretim yılında Havran’da “Koca Seyit” adı bir ilkokula verilmiştir. 1980 yılında Havran merkezinde Koca Seyit adına bir cami yaptırıldığı gibi adı da bir sokağa verilmiştir. 1993 yılında ise adına bir anıt yaptırılmış, doğduğu “Çamlık” köyünün adı da “Koca Seyit Köyü” olarak değiştirilmiştir. Hiç değilse memleketlileri Seyit Onbaşı’yı unutmamakta ve her yıl 18 Mart günü Kur’an-ı Kerim ve Mevlit okutularak anılmaktadır.[21]

Çanakkale Savaşı hakkında araştırmalarıyla tanınan amatör tarihçilerden Mehmet İhsan Gençcan’ın karşılaştığı bir gazinin durumu ise bu zaferi borçlu olduğumuz insanların karakterleri hakkında çok net bilgiler sunmaktadır. Gazi’nin adı Celal Dümtek’tir ve Çanakkale Savaşı sırasında patlayan bir top mermisi sebebiyle iki bacağı da dizkapaklarından kesiktir. Kesik yerler meşin kaplıdır, bunun sebebi olarak Kahraman Celal, “çirkin göründüğünden değil, yerde sürünürken acıdığından (!)” meşin kapladığını söylemektedir. Oysa bu durumdan kendisi hiç üzüntülü değildir, maaş, toprak istemeyen Celal Dümtek’in söylediği sözler, kalbinin ne kadar mutmain olduğunu göstermektedir: “Ben sürüneyim ama, milletimin başı göklerde olsun. Milletimin şerefi yüksek dursun. Ne olacaktı yani, ben sağlam bacakla, istilâ edilmiş bir vatanda dolaşacaktım… daha mı iyi idi?”.[22]

Ali Galip Gençoğlu, Türk ordusuna uzun süre hizmet eden bir subaydır. Hatıralarında onu asker olmaya özendiren, memleketlisi Mehmet Çavuş’un çocukluğunda dinlediği kahramanlık öyküleri olduğunu aktarmaktadır. Onun gibi olmak istemiş, Milli Mücadele’ye katılmış ve İzmir’in kurtuluşuna şahit olmuştur. Ama o zamana kadar görmediği Mehmet Çavuş’u tanıma arzusu hiç azalmamıştır. Vaktiyle bütün gazeteler ondan bahsetmiş, valiler, kaymakamlar o geleceği zaman karşılamaya çıkmışlardır.

Bir gün Onun Çiçekdağ kasabasının Safalı köyünde yaşamakta olduğunu öğrenir. Hemen yanına gider ve sohbete başlarlar. Ama kahraman eskisi gibi güçlü görünmemektedir. Hastalanmıştır yakın zamanlarda. Rengi biraz soluk ve bakımsız görünmektedir. Aralarında geçen konuşma sanki bütün gazilerin yaşadıklarının bir özetidir:

“Vücudumdaki yaraların miktarını bilemiyorum, bunu doktorlara muayene ettirin, kanunun bahşettiği haklardan bana da bir hak tanıyın dedim. Duyan bile olmadı. Bir kurşunla vurulup gitseydim, şehit olmuş hizmetlerimin manevi mükafatını almış olurdum. Bu mukadder değilmiş, hiç olmazsa şuracıkta birkaç günlük ömrümüzü yoksulluktan kurtarmak için yardım istedim, buna da aldırış eden olmadı.

Her ikimiz birden. Şu halde suyu getiren ile destiyi kıranın hiçbir farkı yokmuş demek zorunda kaldık.

– Ağam, Harp madalyaların yok mu?

– Evet vardır. Gerek harp madalyalarım ve gerekse istiklâl madalyam vardır. Ve iç cebimdedir. Madalyalara yakışır bir kılığım olmadığı için madalyalarım bana bir şeref değil bir utanç olduğu için iç cebimde taşımaktayım dedi.

Evet doğrudur benim madalyalarım da aynı mülahaza ve aynı sebeplerle iç cebimde idi. Biz neden böyleyiz öldürmek için cephelere sevk ediliriz, ölürsek şehitliğe erdiğimize iftihar ederiz, şayet ölmez de dönersek gazi oluruz. Ve geride kalan birkaç günlük ömür yaşamak zorundadır.[23]

Yukarıdaki örneklerde de görüleceği gibi zorlu savaşlardan zaferle çıkan kahramanlar, ağır hayat şartlarının altında ezilmeye terkedilmiştir. Gerçi kendisine harp malûlü aylığı bağlananlar da vardır, ama Selahattin Altıntoprak gibi durumu nisbeten iyi olduğu için “ben bu aylığı almak için savaşmadım, bunun karşılığında para isteyemem” deyip yardımı reddedenler de olmuştur.[24] Çanakkale Savaşı’nda çarpışan gazilerin sayısı her yıl gittikçe azalarak sonunda bugün hiçbiri hayatta kalmamıştır. Son Çanakkale Gazisi Hüseyin Gümüş’de 21 Mart 2000 tarihinde hayata gözlerini yummuş, cenazesinde sadece 5-10 kişilik cemaatla Selçuk (İzmir) mezarlığına defnedilmiştir.[25]

Çanakkale’de yaşadıkları onca zorluğa rağmen, sağ kalan askerlerin tek isteği biraz saygı ve yapılanların kıymetinin bilinmesi olmuştur. Bu konuda Çanakkale’den dönmekte olan birliğin subayının söyledikleri, herşeyin özetini vermektedir:

“Yağmur yağıyordu, soğuk bir rüzgar esiyordu… gerçekten, yollarda çok zorluk çekiyorduk. Bu subaylar, bu erat zorluk içindeydi. Biz bu zorluğu namus için, vatan için çekiyorduk. Bu bakımdan geride, sobalarının başında kalanlar bizi düşünmelidirler. Millete gazi ve şehit babalarına iyi davranmalıdırlar. Biz kanımızla bir zafer abidesi dikmeğe, yükseltmeğe gayret ederken düşünmeliyiz.”[26]

Çanakkale Savaşı’nın Türk halkı üzerindeki etkileri elbette bu kadarla kalmamıştır. Bir de şehitlerin geride kalan yakınlarının durumuna bakmak Türk halkının bu savaştan ne ölçüde etkilendiği hakkında bir fikir verebilir. Ateş düştüğü yeri yakar derler, gerçekten de öyle. Eğer o yıllara yakın yaşamış insanların anılarına bakarsanız, Çanakkale benliklerinde derin izler bırakmıştır. Kimisi oğlunu, kimisi kardeşini veya sevgilisini o topraklarda bırakmıştır. Bunlar kolay unutulacak acılar değildirler. Tıpkı Niyazi Berkes’in 30’ların sonlarında halkevi vasıtasıyla kültür araştırmaları için gittiği Ankara’nın Bayındır köyünde rastladığı yaşlı nineninki gibi:

“Bir kapı eşiğinde çok yaşlı bir kadın oturuyordu. Üstü başı yama içinde. Bu yaşlı ninenin elinde bir borazan ağızlığı. Ona baka baka ağıtlar okuyordu. Çanakkale savaşında şehit düşen borazancı oğlunun ağızlığını sağ kalan askerler ona getirmişler. O günden beri o nine (tarlaya çalışmaya gidemeyecek yaşta olduğundan) oğlundan kalan ağızlığa baka baka ağıt söylüyordu. Yetiştirdiği evlâdından elinde bir o boru ağızlığı kalmıştı. Titrek, hafif sesiyle on yedi, on sekiz yıldır yaktığı ağıtları okuyordu. Gözlerimden boşanacak yaşları saklamak için gençlerin arkasına saklandım. O seste bütün Türk halkının iniltisi yansıyordu.” Bu satırları Niyazi Berkes’ten aktaran yazar dipnota şunları eklemiş: “Niyazi Berkes, yıllar sonra bu öyküyü bana anlatırken tam karşımda oturduğu için gözyaşlarını saklayacak yer bulamadı”.[27]

Buna benzer örneklere Aydın Ayhan’ın Balıkesir yöresinde derlediği anılarda da rastlanmaktadır. Evlerinin alt katında oturan Şemsi Nene ismindeki yaşlı kadının kocası üç günlük evliyken, gönüllü olarak Çanakkale’ye gitmiş ve bir daha geri dönememiştir. Şemsi Nene, kocasının cepheden gönderdiği “Şemsim, Güneşim” diye başlayan sararmış mektupları evinin duvarlarına asmış, her sabah onların karşısında yarım bıraktığı yerden hatim indirmektedir. Şemsi Nene, kocasına söz verdiğini söyleyerek ölünceye kadar evinden dışarıya çıkmamıştır. Ali Kadir Amca ise babasını Çanakkale’de yitirmiştir. Kendisi küçük yaştayken babası şehit düşmüş, resmi de olmadığı için onu hiç görmemiştir. Oysa annesi onu her gördüğünde ayağa kalkar “beyimin yadigarı” diyerek oğlunun elini öpmektedir. Bayramlarda halası ve teyzeleri dahi aynı şekilde davranmaktadır. Zira o, bir Çanakkale şehidinin yadigarıdır. İvrindi köylerinden Şerif Dede, üç oğlunu da farklı cephelerde olmak üzere I. Dünya Savaşı’nda şehit vermiştir. En küçük oğlunu Çanakkale’ye gönderdiği günü Kur’an-ı Kerim’in bir köşesine not düşen Şerif Dede her yıl çevre köylere haber verir ve gelenler cepheye giden gençlerin uğurlandığı çeşme başına toplanır, diz çöküp bir yıl boyunca çektikleri tespihlerin okudukları Kuran’ın duasını yaparlar. Gözyaşları içinde gerçekleşen bu olay adeta kaybettikleri evlatları için her yıl düzenlenen bir ayin şeklini almıştır.[28]

Bu tür örnekleri çoğaltmak mümkündür. Çanakkale ile ilgili anılara baktığınızda hepsinde bir hüzün ve gözyaşı seli insanı etkisi altına almaktadır. Ancak Türk milleti Çanakkale zaferiyle her zaman gurur duymuş ve orada savaşanları, geride bıraktıklarını aziz bilmiştir. Bugün dahi Türk insanı için Çanakkale Şehidi ya da Gazisi’nin torunu olmak övünç duyulacak bir hadise olmaya devam etmektedir. Bu sebeple Çanakkale Savaşı’nın Türk toplumu üzerindeki etkilerinin de halâ sürdüğünü söylemek yanlış olmasa gerektir.

4. Çanakkale Savaşı’nın Türk Edebiyatına Tesiri

Çanakkale savaşlarının tesirleri edebiyatçılar üzerinde de derin izler bırakmıştır. Milletlerin tarihlerini, düşüncelerini, estetik yönlerini daha doğrusu en geniş manada duygularını anlatmada önemli bir görevi yerine getiren sanatçıların, toplumu her yönden etkileyen Çanakkale savaşları karşısında da duyarsız kalması mümkün değildi. Hatta cephede olup bitenlerin halka daha iyi anlatılması için devlet tarafından bazı şair, yazar ve ressamlar 1915 Haziranı’nda savaşın henüz devam ettiği günlerde Çanakkale’ye götürülmüş; orada gördüklerini ve hissettiklerini halka ve gelecek nesillere aktarmaları istenmişti.

Bu geziye katılanlar sanatçılar şu isimlerden oluşuyordu: Ağaoğlu Ahmet, Ali Canip, Celâl Sahir, Çallı İbrahim (ressam), Enis Behiç (Koryürek), Hakkı Süha, Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Hıfzı Tevfik, Mehmet Emin (Yurdakul), Muhittin (Tanin gazetesi yazarı), Nazmi Ziya (ressam), Orhan Seyfi (Orhon), Ömer Seyfettin, Selâhattin (Darüleytamlar müdürü), Yekta (bestekâr), Yusuf Razi Bey ve İbrahim Alâettin (Gövsa).

smi geçen sanatçıların her biri şahit oldukları manzaralardan derinden etkilenmişler ve eserlerinde Çanakkale Savaşı’nı işlemişlerdir. Bu savaşı konu alan eserlerin başında şiirler gelmektedir. Yukarıda isimleri geçenlerden birisi olan İbrahim Alâettin Gövsa, “Çanakkale İzleri” adını verdiği ve cephede gördüklerini şiir türünde anlatan eserini “Anafartalar’ın Müebbet Kahramanına” altbaşlığıyla Mustafa Kemal Paşa’ya ithaf etmiştir.[29] 1918 yılında Yeni Mecmua’nın Çanakkale Savaşı üzerine yayınladığı özel sayısı, Çanakkale Savaşları hakkında edebi çalışmaların ilk görüldüğü yerlerden birisidir. Bu eserde devrin Osmanlı Padişahı Sultan Mehmed Reşad’a ait bir şiirden başka, Yahya Kemal, Ziya Gökalp, Midhat Cemal (Kuntay) gibi devrin önemli şairlerinin şiirleri yanısıra daha birçok şiir yer almaktadır.[30]

Elbette Çanakkale Savaşı’nı anlatan en güzel şiir, Mehmet Akif Ersoy’un Safahat’ının Asım isimli bölümünde yer alan “Çanakkale Şehitlerine” isimli şiiridir.

Çanakkale’de savaşın devam ettiği sırada orada bulunmamasına rağmen, sanki gözleriyle görmüşçesine kaleme alınan bu şiir adeta savaşla özdeşleşmiş, gerek savaşın geçtiği cephelerde sonradan dikilen anıtların üzerine konularak gerekse her 18 Mart töreninde okunarak adeta herkes tarafından ezbere bilinen bir eser haline gelmiştir. Necmeddin Halil Onan’ın “Bir Yolcuya” isimli şiiri da en az Mehmet Akif’in ki kadar akıllarda yer etmiş ve Çanakkale sırtlarındaki tepelere kazınarak, boğazı geçen herkesin okuması sağlanmıştır. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Çanakkale Şehitleri” isimli şiiri de hatırlanması gereken en güzel eserlerden biridir.

Bunlardan başka devrin gazete ve derilerinde pek şiir, deneme, inceleme bulunmaktadır. Bunlar hakkında incelemeler yapan Bekir Oğuzbaşaran, Behçet Kemal Çağlar, Enis Behiç Koryürek ve Zeki Ömer Defne gibi şairlerin eserlerini değerlendirmiştir.[31] Çanakkale Savaşı’nın Türk edebiyatı üzerindeki tesirlerini inceleyen diğer bir yazar da İnci Enginün olmuştur. Enginün makalesinin yayınlandığı 1986 yılına kadar şiir, hikaye, anı ve romanlarda geçen Çanakkale savaşı konusunu ele aldığı yazısında, büyük bir devletin batışına sebep olan bütün bu savaşlar, aynı zamanda savaşanlara da büyük bir savaş tecrübesi kazandırmış, cephedeki mevzii zaferler ve kahramanlık hikâyeleri, millete dayanma gücü vererek Milli Mücadele’nin kazanılmasına zemin hazırladığı görüşündedir.[32]

Çanakkale Savaşı’yla ilgili şiir alanında birçok eser bulunmasına rağmen, diğer edebi türlerdeki çalışmalar aynı oranda olmamıştır. Tiyatro eseri olarak ilk çalışma Abdülhak Hamîd Tarhan’a ait “Yadigâr-ı Harb”tir. Ayrıca Midhat Cemal Kuntay’ın “Çanakkale Hakkında Manzum Piyes” ve Lütfi Özdemir’in 2 perdelik “Çanakkale” isimli eserleri bulunmaktadır.[33] Ayrıca 1991 yılında yayınlanan Zati Ürer’e ait “Çanakkale Ne Diyor” isimli bir piyes, bu sahadaki son eser olmuştur.[34]

Hikaye türünde Çanakkale Savaşı’nı bizzat gören Ömer Seyfettin’in kaleme aldığı “Çanakkale’den Sonra”, “Kaç Yerinden”, “Bir Çocuk Aleko” ve “Müjde” isimleriyle dört çalışması mevcut olup, Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun “Sümbül Kokusu” isimli hikayesi de ilk akla gelenlerdir.

Roman alanında ise son yıllara kadar Çanakkale Savaşı’nı müstakil olarak ele alan bir eser yoktu. Bununla beraber Cumhuriyet dönemi tanınmış romancılarımızın eselerinde kahramanlar bir şekilde Çanakkale Savaşı ile ilgilendiriliyordu. Bunlara örnek olarak Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Yaban” romanındaki kahramanı bir kolunu Çanakkale Savaşı’nda kaybetmişti. Reşat Nuri’nin kahramanlarından birçoğu da Çanakkale’ye gitmişti. Halide Edip de Milli Mücadele’yi anlatan “Ateşten Gömlek” gibi romanlarını ve “Seyyid Onbaşı” gibi hikayelerini kaleme alırken, konularını hep Çanakkale Savaşı’yla bağlanmaktaydı. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın, Aka Gündüz’ün, Peyami Safa’nın ve diğer bazı yazarların eserlerinin içinde Çanakkale Savaşı’nın da yer aldığı I. Dünya Savaşı yıllarının cephe gerisi, maddî sıkıntılar ve onların yol açtığı ahlâk düşkünlüğü dile getirilir. Bu son derece önemli konu, bazı yazarların elinde bir duygu sömürüsünden öte gitmemiştir.[35]

Çanakkale Savaşı’nı romanın asıl konusu olarak ele alan ilk yazar ise M. Necati Sepetçioğlu olmuştur. “…ve Çanakkale” ana başlığı ile “Geldiler”, “Gördüler”, “Döndüler” isimleriyle üç cilt halinde 1990 yılında yayınlanan bu roman, yazarının da önsözünde ifade ettiği gibi, başlangıçta TRT’nin filme çekmesi amacıyla senaryo olarak yazılmış, ancak bu proje gerçekleşmeyince senaryo esas alınarak roman haline dönüştürülmüştür. Sepetçioğlu romanında savaşın yaşandığı yılların İstanbulu’ndan insan manzaraları vererek, savaşın bu insanları hangi yönlerde etkilediğini ele almaktadır. Ayrıca dönemin önemli şahsiyetlerine ve olaylarına tarihi gerçeklere bağlı kalınarak bilgiler verilmesine rağmen roman Çanakkale Savaşı’na daha çok duygusal açıdan bakışıyla ön plana çıkmaktadır.[36]

1998 yılında ise Çanakkale Savaşı’nı konu edinen iki roman yayınlanmıştır. İlki Sezen Özol’a ait “Çanakkale Askeri’ne Rütbe Gerekmez” isimli eserdir. Özol bu çalışmasında Balıkesir yöresinden Çanakkale Savaşı’na katılan kendi akrabalarının anılarından yararlanarak “Kanlı Sırt” cephesinde geçen olayları anlatmaktadır.[37] 1998 yılında yayınlanan diğer eser Mehmet Niyazi Özdemir’e ait “Çanakkale Mahşeri” isimli roman olmuştur. Bu kitabında yazar iki oğlunu başka cephelerde yitirmiş Oğuz amca ile oğlu Mustafa’nın Çanakkale cephesinde birleşmeleri çerçevesinde neredeyse savaşın bütün yönleri üzerinde durmaktadır. Bu sebeple roman, zaman zaman bir tarih kitabı kadar bilgilerle doldurulduğu halde kimi zaman da insanda bir duygu çoşkunluğu yaratacak seviyeye ulaşmaktadır.[38]

2001 yılında Remzi Kitabevi’nin yayınları arasında çıkan iki kitap, Çanakkale Savaşı üzerine son edebi çalışmalar olmuştur. Necati İnceoğlu’nun “Siper Mektupları” adını taşıyan çalışması adından da anlaşılacağı gibi bir romandan daha çok Çanakkale’de savaşmış yerli ve yabancı askerlerin mektuplarını edebi dille kurgulanmış bir kitap halindedir.[39] Aynı yayınevinden çıkan Buket Uzunuer’in “Uzun Beyaz Bulut-Gelibolu” isimli kitabı ise Çanakkale Savaşı’nı konu edinen Türk edebiyatındaki son roman olmuştur.Yazar bu eserinde dedesi arayan bir Yeni Zelandalı kadının Çanakkale’ye gelerek geçmişe ait izler aramasını ve bu arada Çanakkale’nin bir köyünde rastladığı yaşlı Beyaz Nine ile ortak yönlerini hikaye etmektedir. Bu arada yazar, tarihi bilgileri romanına ustaca serpiştirmiş, ancak olaylar gerçekte olduğundan farklı, daha ziyade yazarın zihninde kurguladığı biçimde verilmiştir.[40]

Edebiyatın bir dalı olarak görülen folklor araştırmalarında da Çanakkale Savaşı’nın izlerine rastlanır. Türk halkının benliğinde canlı olarak yaşayan savaşla ilgili hatıralar zaman içinde form değiştirerek birer destan veya menkıbe haline gelmiştir. Bu menkıbeler incelendiğinde savaşın hemen hemen her safhasıyla ilgili örneklere rastlamak mümkündür. Seyyid Onbaşı’nın 276 kiloluk top mermisini kaldırışı, Cevat Paşa’nın rüyası ve şehitlerin ölümsüzlüğü gibi hikayeler halk arasında her zaman canlılığını korumuştur. “Kanlı Sırt”, “Bomba Sırtı” “Kemal Yeri” gibi cephelerdeki yer adlarının burada cereyan eden hadiselere göre verilmesi de tamamıyla savaşın getirdiği bir gerçekliktir. Bunların dışında Çanakkale Savaşı ile bağlantılı olarak ağaçlar, kuşlar, Hızır-İlyas söylenceleri etrafında gelişen bir çok menkıbe, savaşın halk kültürüne kattığı değerler olarak yaşamaya devam etmektedir.[41]

Çanakkale Savaşı ile ilgili olarak bugüne kadar birçok eser yayınlanmıştır. Bunlar hatıralar, incelemeler geniş bir yer tutmaktadır. Üstelik bunlar sadece Türklerin yayınlarıyla sınırlı olmayıp, savaşa katılan diğer ulusların da bu konu üzerinde bir hayli çalışması bulunmaktadır. Etkilerinin büyüklüğü ölçüsünde her millet kendi kültüründe Çanakkale Savaşı’nın anılarını yaşatmakta ve her türde eserler vermeye devam etmektedir. Çanakkale Savaşı hakkında yapılan yayınlar hakkında Hüseyin Yıldırım’ın çalışması önemli bir rehber niteliğindedir.[42] Yalnız bu çalışmada edebi türdeki eserlere fazla yer verilmediği görülmektedir. Bu yüzden araştırmacıların faydalanması amacıyla sahasındaki bu tek eserin güncellenmesi de bir zorunluluk olarak durmaktadır.

Edebiyat bir milletin hafızası gibidir. Bu yönüyle bakıldığında Çanakkale Savaşı üzerinde yazılanlar, o günleri, gelecek nesillerin zihninde canlı tutmuş, vatan, bayrak, din gibi ortak manevi değerlerin korunmasına yardımcı olmuştur. Hatta savaşın geçtiği 1915 yılının hemen ardından yazılan farklı türlerdeki eserler, Türk askerinin kahramanlığını vurgulayarak hem askerlere hem bütün Türk halkına moral vermiş, bütün yokluklara rağmen Milli Mücadele’deki kazanılmasını sağlamıştır. Şimdiye kadar bu alanda yapılanlar önemli bir boşluğu doldurmuşsa da, özellikle tiyatro, hikaye, roman gibi edebi türlerdeki eserlerin bu savaşın önemine nisbetle sayıca az olduğu göze çarpmaktadır. Özellikle Türk sinemasının bu konuyu işleyen hiçbir eseri bulunmamaktadır. Bu sebeple Türkiye’nin bağımsızlığının ve manevi değerlerinin korunmasında Çanakkale Savaşı tarihi olduğu kadar edebi olarak da önemli ve saygın bir konu olmaya devam edecektir.

Hasan MERT

Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 13 Sayfa: 368-376

Reklamlar

Etiketlendi:, , , , , ,

www.ozelburoistihhbarat.com

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

%d blogcu bunu beğendi: