ERMENİ SORUNU DOSYASI /// PULAT TACAR : ERMENİ SOYKIRIMI SUÇLAMASI VE SİYASAL BİR SÖYLEMDİR HUKUKSAL D AYANAĞI YOKTUR


Pulat Tacar[1][1]

ERMENİ SOYKIRIMI SUÇLAMASI VE SİYASAL BİR SÖYLEMDİR HUKUKSAL DAYANAĞI YOKTUR

KAVRAM KARGAŞASININ SEBEBİ

Profesör İonna Kuçuradi [2][2] , bir kavram etrafında diyaloga girmeden önce, o kavramın tanımı üzerinde uzlaşma sağlanmasını isterdi; bu yapılmaz ise , görüş değiş tokuşuna katılan taraflardan her biri kavramın sınırlarını kendi başına çizebilecek, konuşma monologa dönüşebilecekti

Ermeni soykırımı iddiasını ileri sürenler ile, o eylemlere soykırımı denemeyeceğini belirtenler, "soykırımı" kavramının sınırları ve kavramın öğeleri üzerinde uzlaşma sağlamadan yola çıktıkları için, aralarındaki ihtilaf oluştu ve zamanla derinleşti.

AİHM Büyük Dairesi Perinçek-İsviçre davasında verdiği nihai kararda," Ermeni soykırımı uluslararası bir yalandır" demenin düşünceyi ifade özgürlüğü çerçevesine girdiğine,yani Ermeni soykırımının kesinleşmiş bir tarihsel gerçek olmadığına; bu ifadesi nedeni ile Dr. Doğu Perinçek’in İsviçre yargısı tarafından mahkum edilmesinin AİHSözleşmesinin 10. maddesinin ihlali sayıldığına karar verdi.

Benzer şekilde, 1915-1916 döneminde Osmanlı Devletinde yaşanan trajedinin Osmanlı Ermenileri yönünden soykırımı suçu olduğunu ileri sürmek te ifade özgürlüğü çerçevesine giriyor ve AİHS 10. maddesi tarafından korunuyor. Buna mukabil, Holokost’un inkar eden pek çok ülkede mahkum ediliyor; AİHM de Holokost’un inkarını ifade özgürlüğü içinde mütalaa etmiyor.

Bu makaleme soykırımı kavramı üzerinde uzlaşma sağlanması için, giidilecek yolu tarife yarayacak olan işaret ışıklarını yerleştirmek amacı ile ve " bir son gayretle " başlamaktayım.

HUKUKSAL AÇIDAN SOYKIRIMI

Soykırımı herşeyden önce bir ceza hukuku kavramıdır. Amncak, -aşağıda da değineceğimiz gibi – bu kavram halk arasında siyasal bağlamda da kullanılmaktadır.

Ermenistan Cumhuriyeti yöneticileri, dünyadaki diğer militan Ermeniler ve onları destekleyenler ile çok sayıda politikacı, akademisyen, medya mensubu ve başkaları , 1915-1916 döneminde Osmanlı Devletinde bazı Osmanlı Emenilerinin zorunlu yer değiştirme (tehcir) sırasında maruz kaldıkları büyük can ve mal kayıplarının soykırımı olduğu (en azından sonuçları bakımından soykırımı sayılması gerektiği) ve bu "soykırımının" 1923’e kadar[3][3] sürdüğü suçlamasını yapıyorlar. Bu hukuksal sonuçları bulunması istenen bir siyasal değerlendirmedir.

O eylemlere -örneğin- soykırımı değil de " zorunlu göç ettirme sırasında bir kısım Osmanlı Ermenisinin öldürülmesi ve mallarını kaybetmeleri" veya " 1915-1916 döneminde Osmanlı Ermenilerine ,Osmanlı Ceza Yasası göre işlenen suçlar" ya da "o dönemde vuku bulan karşılıklı katliam" ; yahut "Doğu Anadolu’da tehcir sırasında yaşanan büyük trajedi" denseydi, irdelememiz, soykırımı sözcüğünün hukuksal ağırlığı altında ezilmez, farklı bir çerçeveye otururdu. Zira, o dönemde işlenen cürümler yadsınmıyor. Yadsınamaz da. Zira, Osmanlı yargısı da 1915-1916 yıllarında, tehcir sırasında çok sayıda Ermeniye işlenen, Osmanlı yasalarına göre suç teşkil eden eylemlerin varlığını kabul ve bu suçları işleyenleri mahkum etmiştir [4][4]. I.Dünya Savaşı sonrasında 1919 yılında Osmanlı Mahkemelerinde görülen ve adil olmadıkları gene yargı tarafından kanıtlanan davalarda, bazı Osmanlı yöneticileri mahkum edilmiştir. Bu nedenle Osmanlı Ermenilerinin kayıplarının "inkar " edildiği savı doğru değildir. Profesör Dr. Taner Timur’a göre : konuyu irdeleyen pek çok Türk tarihçi, siyasetçi ve Türk aydını da " 1915’te Türkiye Ermenilerine yapılan trajik haksızlığı kabul etmiştir.Bu konuda çeşitli örnekler verilebilir…..İttihatçı lider Ahmet Rıza bey, Senato kürsüsünde, Ermeni tehcirini önlemek için nasıl çalıştığını bizzat kendisi anlatmıştır.Halide Edip Adıvar ise 1915 olaylarını Ermeni göçürmeleri ve toptan öldürmeler olarak isimlendirmiştir" " Ahmet Emin Yalman da tehcirin yok edici koşullarını anlatmıştır" " Çağdaş Türk romancıları da, en önemlin yapıtlarında,yeri geldikçe Ermenilere yapılan zulmü ve mallarının yağmalanmasını anlatmıışlardır"…. " Bu bağlamda Ermeni tehciri denen olay vahim bir kırımdır ve bunu hiç bir neden mazur gösteremez…"[5][5]

Bu konuda yaşanan uzlaşmazlığın temel sebeplerinden biri , o dönemde yaşanan felakete sadece Ermeni kayıpları açısından bakılmasıdır. Özellikle batı dünyasında sadece Hristiyanların kayıplarından söz edilegeliyor; Anadolu’nun Müslüman toplumunun o dönemde yaşadığı acıları görmezden geliniyor.

Örneğin, 1915 tehcir kararını tetikleyen olayların başında, Rus ordusu ile birlikte hareket eden, Osmanlı Meclisinin Ermeni asıllı mebusları komutasında savaşa giren Ermeni milislerinin yaptıkları Van katliamı gelir. Bazı tarihçiler Ermeni mezaliminin 1917 ve daha sonraki yıllarda ortaya çıktığını yazarlar. Diğer tarihçiler ise Ermeni milislerinin saldırılarını ve ayaklanmaları daha erken tarihte başlatırlar.O dönemde Ermeni milislerin yaptıkları katliam[6][6] militan Ermeniler ve onları destekleyenler tarafından yok sayılmak istenir

Prof. Ahmet Davutoğlu’nun "adil hafıza" çağrısının ardında bu tek taraflı yaklaşım vardır.

Aşağıda, tarih yazımının sübjektifliği konusuna ayrıca değineceğiz.

1915 trajedisi konusunda farklı görüşleri tetikleyen etkenler arasında, tehcir sırasında yaşanan büyük kayıpları küçümseyen , (adeta)geçiştirmek isteyen ya da ihanet karşılığı cezalandırmanın haklı olduğunu belirten yorumların varlığı da yadsınamaz. Bu açıdan bakıldığında, uyuşmazlık ateşinin altına atılan odunların bir kısmının , aşırı milliyetçi üslup olduğu da ileri sürülebilir.

Öte yandan, özellikle Doğu Anadolu’da ve Çukurova’da, [7][7]. Birinci Dünya Savaşı sonrasında bölgeyi işgal eden Rus veya Fransız ordularına katılan Ermeni silahlı çetelerinin yaptıkları katliamı yaşayan ve zarar gören halkın ve bunların torunlarının anlattıkları öykülerin oluşturduğu kızgınlık ve bunun doğurduğu intikam duygularının yankılarını bugün bile hissetmeye devam ediyoruz. Ermeniler ve onları destekleyenler ise katliamın Osmanlı Türkleri tarafından yapıldığını ileri sürerler. Ermeni çetelerinin , Türk, Kürt ve diğer Osmanmlı yurttaşlarına yönelik cürümlerini görmezden gelirler. Bugünkü ihtilafın temelnde " adil olmayan hafıza" bulunuyor. Ama, "hangi toplumun hafızası daha adildir" ? sorusuna da "adil bir cevap" verilebileceğimi sanmıyorum.

Nihayet, çağdaş Ermeni yazarların ve bir kısım Türk Ermenilerin dışlanmışlık hissini yaşadıklarını da ilave etmek gerekir. Bu haklı mıdır? Haksız mıdır? Devlet in en üst katında, – büyük olasılıkla, dil sürçmesi sonucu- Ermenilerden söz ederken "Affedersiniz Ermeni" ifadesinin dile getirilmesi ya da başkalarından söz ederken "Ermeni dölü" teriminin kötüleme veya hakaret amacı ile kullanılması bu konudaki duyarlılığın[8][8] haksız görülmesini engelliyor. "Ne yapılmalıydı ?" sorununun yanıtını sunuşumuzun Sonuç bölümünde arayacağız.

Ermeni tehciri konusundaki tepkiler

Ermeni tehcirine bağlı kayıplar hakkında gösterilen ulusal ve uluslararası tepkiler ve suçlamalar yeni değildir; daha önce de vardı. Yaşanan trajediyi tanımlamak için çeşitli terimler kullanılmıştır. Türkiye’de çoğunluk " tehcire bağlı trajedi" ya da "mukatele" (karşılıklı katliam) terimini yeğliyor. Tarihçi Ayşe Hür’ün tehcir sırasında yaşanan Ermeni kayıplarını tanımlamak için Ermenilerin ve onlarn görüş ya da savlarını destekleyenlerin kullandıkları terimler hakkındaki incelemesinin özetini aşağıda kutu içinde sunduk.

Tehcir sırasında yaşanan Ermeni kayıplarını tanımlamak için kullanılan terimler

20 yüzyıl baDoğu Anadolu’da yaşanan elim olaylar hakkında 20 yüzyıl ortalarına kadar farklı terimler kullanıldı..Türkçe’de "kıtal, tehcir,mukatele, trajedi" dendi.1915 olayları konusunda Ermenice’de ve başka dillerde farklı terimlere başvurulmuş.Tarihçi Ayse Hür bu konuda kapsamlı bir inceleme yayımladı (Ayşe Hür: 1915’e ad ver(eme)mek: Aghed, Medz yeghern, Soykırım: Radikal 21. 04. 2014: hurayse):

"Ermeniler…1909 Adana’da başlarına gelenleri tanımlamak için chart (katliam),vojir (suç), aksor (mülksüzleştirme),voghperkutiun (trajedi),hakhjir, potorig (fırtına) gibi terimler kullanmışlardı. 1915 için ise daha çok "yeghern" ve "aghed" terimlerini kullandılar. Bu iki terimin izini sürersek 1769 Haygazyan Sözlüğünde "yeghern’in" Türkçesi olarak "fesad, bela" deniyor. "Aghed" de "fesat bela" olarak tanımlanıyordu….1846 Camcıyan Sözlüğünde"yeghern" kelimesi karşılığında eskiden olmayan bir açıklama okuyoruz: "kabahat, cinayet, cürüm"; 1974 tarihli Bohçayan Sözlüğünde ise "yeghern’in" artık tek bir anlamı var: cinayet….Bu terimlerden "aghed"… doğal afetleri, felaketleri anlatan bir terim….Sertag Shahen’in 1917 tarihli "The Suffering Ones" adlı kitabı ile Hushartzian’ın"11 Nisan Anıtı" başlıklı kitabında,1915 ‘te yaşananları tanımlamak için de"aghed" kullanılmış. Aghed’in başına "medz" (büyük) sıfatı alarak daha sonra defalarca kullanılmış….9 Aralık 1945’te Ermenice Haratch gazetesi….jüri ve yargıçlar ile ilintilendirerek"Tseghasbanutiun (ırk cinayeti) terimini keşfedemediler mi? diye sormuş….1965 te Beyrut’ta yayımlanan Zartonk’taki makelesinde Kersam Aharonian-1915’in 50.nci yıldönümünde-sekiz ayrı terim kullanmış: Yeghern, Medz Yegern, Abrillian (Nisan) Yeghern, Kemalist Yeghern, Aghed, Medz Aghed,Tseghasbanutiun, Hayasbanutiun (Ermeni kırımı).

Tarihçi HurAyşe, yazısının "Batılıların manevraları" başlığı altındakibölümünde şu terimlere de değinmiş: "….24 Mayıs 2015 tarihinde Osmanlı Devletine bir Nota veren Fransa, Rusya ve Britanya Hükumetleri "insanlık ve medeniyete karşı suçlar" terimini kullanmışlardı; ABD Başkanı Theodore Roosevelt " Ermeni katliamı savaş yıllarında işlenmiş en büyük suçtur" dedi. Winston Churchill….1915’i "Adminsitrative Holocaust" (İdari Holokost) olarak tanımladı; Ronald Reagan 22 Nisan 1981 ‘de Armenian genocide"terimini kullandı; 2000 yılında Papa Jean Paul II Ermeni soykırımı dedi; aynı Papa 26 Eylül 2001 ‘de Erivan’ı ziyaretinde Medz Yeghern demeyi tercih etti; Başkan George Bush, 24 Nisan 2003’te Great Calamity (Büyük bela/Afet) dedi; Baba Bush o yıl boyunca,(horrible tragedy)korkunç trajedi;(mass killings)kitlesel öldürmeler; (forced exile) zorunlu göç-tehcir;(appaling events) dehşete düşürücü olaylar; (The sufferings that befell Armenians in 1915) Ermenilerin 1915 yılında yaşadıkları büyük ızdırap;(a tragedy for all humanity) tüm insanlık için büyük trajedi; (horrondous loss of life) korkunç can kayıpları demiş……Başkan olduğunda Ermeni soykırımını tanıma sözü veren Barack Obama Medz Yeghern diyerek çark etmiş, bu da Ermeni toplumunun sinirlerini germiştir"

Günümüzde insanların tabiatta yaptıkları tahribat doğa soykırımı ya da ağaç soykırımı olarak nitelendiriliyor; hayvan soykırımından veya kültürel soykırımından söz edilebiliyor. Oysa, Sözleşme yapılırken, örneğin kültürel grupların da koruma altına alınması önerilmiş, ancak bu öneri oylanarak reddedilmişti. Bu nedenle kültürel soykırımı sözü kimilerinin kulağına hoş ya da inandırıcı gelse bile, hukuk dışı bir söylem oluyor.

Soykırımı suçlaması, siyasal ve ahlaksal sonuçları nedeni ile Türkiye ile Ermenistan arasındaki – husumete varan- gerginliğin de temel sebebidir. " Ermeni soykırımı" suçlamasının 1965 yılından sonra devreye sokulmuş bir siyasal proje olduğunu söylemek yalnış olmaz [9][9].

Kanımızca Ermeni soykırımı tanımlaması ve bunun yaygınlaştırılması ile güdülen amaç, Yahudi Kırımı ile Ermeni tehciri arasında paralellik kurmak ve buradan hareketle Almanya tarafından Yahudilere ödenene benzer bir tazminat sağlamaktır. Toprak talebinde bulunanlar, Doğu Anadolu’nun Ermenistan’a "iadesini" isteyenler de var . Bunların bir kısmı, kendilerini "Batı Ermenistanlı" olarak tanıtırlar; "Ermenistan Cumhuriyeti Doğu Ermenistan’dır; Günün birinde Batı Ermenistan Türkiye’den, diğer Ermeni toprakları ise Gürcistan’dan ve Azerbaycan’dan geri alınacak Büyük Ermenistan kurulacaktır" . .Ermeni devleti yöneticileri arasında, Türkiye’den toprak talepleri olmadığını geçmişte de , şimdi de beyan edenler vardır. Buna mukabil, diyaspora Ermenilerinin ele başları , Türkiye’den açıkça toprak telep ederler; "en azından Ağrı Dağının bize bakan yarısını iade edin" derler. Burada "iyi polis-zalim polis" senaryosunu ile karşı karşıya bulunulduğunu düşünmek te mümkündür.

Ermeni militanların tezlerini dayandırdıkları varsayımlar ve talepleri

Ermeni militanların tezlerini dayandırdıkları varsayımlar ve talepleri şöyle özetlenebilir: "1915-1923 döneminde Osmanlı Devleti yöneticileri tarafından Osmanlı Ermenilerine soykırımı suçu işlenmiştir. Bu "tartışılamaz bir tarihsel gerçektir". Türkiye soykırımı suçu işlediğini kabul etmeli , soykırımını tanımalıdır. Ermeni soykırımını kabul etmeyenler inkar suçu işlemektedirler; Drmeni soykırımını inkar sureti ile ırkçılık yapanlar cezalandırılmalıdır; Ermenilerin uğradıkları can ve mal kayıpları karşılığında Osmanlı Devletinin ardılı ve devamı olan Türkiye Cumhuriyeti tazminat ödemelidir; Ermenilere mal ve toprak iadesi yapılmalıdır; isteyen Ermeniler topraklarına geri dönmelidir"

Soykırımı suçunmun öğeleri

Ermeni militanlar soykırımı teriminin ilk kez Rafael Lemkin[10][10] tarafından kullanıldığını vurgular, onun yazılarında ,kitaplarında öne sürdüğünü çerçeveyi geçerli sayarlar; ancak, B.M. Soykırımı Sözleşmesi Yazım Konferası Lemkin’in önerdiği tanımı benimsememiştir. Bu nedenle herşeyden önce, Sözleşmenin onayladığı soykırımı tanımına itibar edilmesi gerektiği düşüncesindeyiz.

Soykırımı eyleminde " maddi unsur" (actus reus) bulunmalıdır

Aslında, cürüm olsun, olmasın her eylemin bir maddi unsuru vardır. Ceza hukukunda buna latince actus reusdenir. Soykırımı Sözleşmenin 2. maddesine göre , bir cürümün soykırımı çerçevesine girmesi için aşağıdaki eylemlerden biri olması gerekir :

a) Gruba mensup fertleri öldürmek;b) Gruba mensup fertlere ciddi bedensel veya akli zararlar vermek; c)Grubu tamamen veya kısmen yok etme sonucunu vereceği öngörülecek yaşam koşullarını bilinçli olarak uygulamak; d)Grup içindeki doğumları engeleyecek tedbirleri zorla uygulamak;e)Gruba mensup çocukları bir başka gruba zorla götürmek.Bunlar dışındaki fiiller (örneğin zorunlu göç) soykırımı suçu çerçevesine girmiyor.

Ermenileri Soykırımı yerine İnsanlığa Karşı Suç kategorisine yönlendirme çabaları

Soykırımı kavramının çerçevesi dar olduğundan, çok sayıda hukukçu, siyasetçi veya siyaset bilimci Ermeni Hükumetine ve diyaspora Ermenilerine, soykırımı suçlamasından vazgeçmeleri, bunun yerine İnsanlığa Karşı Suç kategorisini tercih etmelerini önermişlerdir. İnsanlığa Karşı Suç kategorisi, uluslararası hukuka Uluslararası Ceza Divanını oluşturan Roma Statüsü ile girmiştir; aşağıda sunulduğu gibi " actus reus" eylem yelpazesi çok daha geniştir .

Roma Statüsünün 7. maddesine göre, İnsanlığa Karşı Suç kategorisine şu eylemler girer: katletmek (murder) ; yok etmek (extermination) ; köleleştirmek ; halkı sürmek ya da zorla göç ettirmek (tehcir); hapsetmek ve fiziksel özgürlüğünü elinden almak; işkence etmek; ırza tecavüz etmek, seks kölesi haline getirmek,zorla fuhuş yaptırmak, zorla gebe bırakmak, zorla kısırlaştırmak, seksüel şiddet uygulamak; siyasal, ırksal,etnik, kültürel,etnik, dinsel olarak tanımlanan bir gruba zulmetmek (persecution); zor kullanarak insanları yok etmek;apartheid;diğer insanlık dışı eylemler.

Soykırımı hukuku alanındaki kitap ve makaleleri ile ün yapmış olan ve "Ermeni soykırımı "görüşünü savunan Prof. William Schabas , Ermenileri soykırımı suçlamasından vazgeçip , insanlığa karşı suç kavramını tercih etme konusunda özendirenlerin başını çekenlerden biridir. 20-21 Nisan 2005 tarihinde, Erivan’da yaptığı bir konuşmada, soykırımı suçu ile İnsanlığa Karşı Suç kavramları arasındaki farka değinmiş, Ermenistan hükumetini ve Ermeni militanları soykırımı suçlaması yerine Türkiye’yi İnsanlığa Karşı Suç ile itham etmeye yönlendirmik için şu gerekçeleri kullanmıştır:

1948 Sözleşmesi Raphael Lemkin’in önerdiği soykırımı kavramının sınırlarını daraltmıştır.Ermeniler söylemlerinde sürekli olarak Lemkin’in soykırımı tanımına referans yaparlar; bu yalnıştır.. Zira uluslararası camia 1948 Sözleşmesinde Lemkin’în tanımından uzaklaşmıştır.

Ayrıca, Lemkin’in o dönemde, SSCB’yi soykırımı suçlusu olarak göstermek için ABD istihbarat servisi hesabına çalıştığı kanıtlanmıştır[11][11];

Devletler 1948 Sözleşmesi ile, kendi sınırları dahilinde,kendi uyrukları ile ilgili uygulamaları konusunda, o zamana kadar hiç karşılaşmadıkları bir egemenlik kısıtlaması ile karşı karşıya kalmışlardır.Nürnberg davaları, insanlığa karşı suçların, savaş zamanında olduğu gibi,barış zamanında da işlenebileceğini kabul etseydi, 1948 Sözleşmesine gerek kalmayacaktı.

-Savaş sonrası dönemde, soykırımı kavramı ile insanlığa karşı suç kavramı arasında bir rekabet doğmuştur.

-Roma Statüsü ile oluşturulan Uluslararası Ceza Mahkemesinin (ve ad hoc Uluslararası Ceza Mahkemelerininin) aldığı kararlar 1948 Sözleşmesinde sayılan "korunan grupların" listesini genişletmek eğilimini göstermektedir

Soykırımı suçunun var olması için gereken -özel kasıt- (dolus specialis ) koşulu insanlığa karşı suçlarda aranmamaktadır; bu suçlar arasında bulunan zorla göç ettirme ( tehcir) eyleminde , grubu fiziki olarak yok etme niyeti de soruşturulmamaktadır

Türkiye Uluslararası Ceza Divanını oluşturan Roma Statüsünü onaylamamış ve Taraf olmamıştır. Öte yandan Roma Statüsü de yürürlüğe girdiği tarihten geriye doğru uygulanamaz. Bu nedenle Uluslararası Ceza Divanının tarihteki olaylar konusunda bir yargılama dosyası açması söz konusu değildir.

Buna rağmen, militan Ermeniler ve onları destekleyenler, 1907 La Haye IV sayılı Kara Savaşları Sözleşmesinin Başlangıç Bölümüne konulan Martens kaydı (Martens clause) [12][12]ile silahlı çatışmalar hukukunu düzenleyen kuralların yetersiz kalması durukunda, uluslararası hukukun genel ilkelerinin uygulanacağının öngörmesi nedeni ile, soykırım suçunun bir yapılageliş (teamül) kuralı olarak kabul edilmesi gerektiğini ileri sürerler

Başka hukukçuların bu gerekçeye ilaveten altını çizdikleri husus, 1948 Sözleşmesinin Giriş bölümünde " tarihin her döneminde soykırımının insanlık için büyük kayıplar meydana getirdiğini" vurgulayan ifadedir. 1948 Sözleşmesi kaleme alınırken, bu sözler hiç tartışılmadan ve örnek vakalar gösterilmeden Sözleşmeye kaydedilmiştir; Sözleşmenin ayrılmaz parçasıdır. Bazı yorumcular bu referansa dayanarak, Sözleşmeyi onaylayan Devletletin yasama organının ve ulusal yargısının, Sözleşmenin bu saptamasını yorumlama hakkına sahip bulunduklarını belirtirler. Sözlewşmenin dibacesindeki bu ifadenin tarihte vuku bulan " soykırımvari" olayları, katliamları, sürgünleri soykırımı olarak nitelemenin hukuksal dayanağını oluşturduğunu belirtirler. Bu konuda görüş değiş tokuşunda bulunduğum bir Fransız Profesör,Fransa Parlamentosunun, 2001 yılında kabul ettiği, "Fransa, 1915 olaylarını Ermeni soykırımı olarak tanır" şeklindeki , tek cümlelik, yaptırımsız , "işarî" yasanın dayanağının da bu yorum olduğunu söylemişti. B u satırların yazarı o dönemde Fransa’nın 2001 tarihli yasasının 1948 Sözleşmesinin yalnış yorumu olduğunu ve Türkiye’nin Sözleşmesinin IX. maddesinden yararlanarak UAD nezdinde dava açacağını düşünenler arasındaydı. Konuyu daha etraflı bir biçimde inceledikten sonra bu görüşümü değiştirdim. Bu değişikliğin nedenleri arasında Sözleşmenin Giriş bölümünde bulunan ve yukarıda belirttiğim ifade de var. benzer şekilde Türkiye’nin Ulluslararası Daimi Tahkim Divanına başvurmasından da beklediğimiz sonucu alamayacağımız kanısındayım. Özetle, Sözleşmenin Giriş bölümündeki ifadenin Taraf devletlerin yasama erklerine tarihteki trajik olaylar konusunda tanımlama yapma marjını tanıdığı sonucuna varanlar arasındayım.Bunun sonucu olarak, bir uluslararası mahkemenin, yasama erkinin yorumunu rengrllryrcrk ya da değiştirmesini talep etme yetkisine sahip olmadığını düşünüyorum.

-Soykırımı suçu kime karşı işlenir? (Özneler)

Sözleşmede "bir gruba mensup şahıslardan" söz ediliyor. Hangi gruplara karşı işlenen cürümler soykırımı sayılıyor? Sözleşmeye göre özneler, etnik ,ulusal , ırksal, dinsel gruplara mensup kişilerdir. Dikkat edelim: mesela yukarıda sayılan fiiller bir siyasal gruba (örneğin ayrılıkçı gerilla veya terör grubuna) karşı yapılırsa, o eylem soykırımı çerçevesine girmez; ceza yasasında kayıtlı başka bir suç sayılır; benzer şekilde kültürel grup , ya da bir cinsel eğilim grubu da soykırımı öznesi sayılmıyor. Bu grupların da soykırımı öznesi olmaları sözleşme yapılırken teklif edilmiş, ama Sözleşmeyi hazırlayan Konferansta kabul olunmamıştır.

Soykırımı suçunun oluşması için cürümün grubun tümüne veya bir kısımına karşı işlenmesi gerekiyor. Cürümün savaş ya da barış sırasında işlenmesi fark etmiyor.

Suçun Manevi Unsuru (mens rea ) ve Özel Kasıt (dolus specialis)

Bir cürümün soykırımı sayılması için eylemin kendisi yetmiyor. Sözleşmeye göre, o fiilde bir "özel kasıt" bulunması gerekiyor . "Özel kasıt" bulunduğu saptanamaz ise, o cürüm ülkelerin ceza yasalarına göre ya da uluslararası ceza hukuku açısından da başka bir suç sayılıyor; ya da "insanlığa karşı suç" olarak ta nitelendirilebiliyor. Örneğin, Uluslararası Adalet Divanı Bosna-Sırbistan davasında Srebrenitsa soykırımı dışındaki benzer eylemleri soykırımı saymadı; bunların İnsanlığa Karşı Suç sayılabileceğini ima ile , UAD’nın o suçu yargılama yetkisinin bulunmadığına işaret etti. (Filhakika Soykırımı Sözleşmesinin IX. maddesine göre" Sözleşmenin III. maddesinde kayıtlı fiillerden herhangi birinden bir Devletin sorumluluğu ile ilgili olarak çıkan uyuşmazlığın taraflarından birinin talebi üzerine Uluslararası Adalet Divanının önüne götürülmesi" mümkündür.

Hukuku özel kasıt durumunda, yalnızca yasayı bilinöli çiğneme iradesini aramakla yetinmemekte, aynı zamanda, fiilin özel biramaçla gerçekleştirilmesi öğesini aramaktadır.çÖzelkasıt aranan bir suçta, genel kasıt için olduğu gibi, yalnızca suçun Bir cürümün hukuken soykırım sayılması için sadece genel kasıt öğesinin (dolus generalis) bulunması yetmiyor; suçun"özel kasıtla" (dolus specialis) işlenmesi gerekiyor. Genel Ceza Hukuku , özel kasıt durumunda yalnızca yasayı bilinçli çiğneme iradesini aramakla yetinmiyor, aynı zamanda fiilin özel bir amaçla gerçekleştirilmesi öğesini arıyor. Özel kasıt aranan bir suçta, genel kasıt için olduğu gibi, yalnızca suç fiilinin gerçekleştirilmesibin saptanması ile yetinilmemekte, ayrıca bu fiile iten amacın da kanıtlanması gerekmektedir. Soykırım suçunun aradığı özel kasıt, bir grup insanı kısmen veya tamamen ,sırf etnik, dinsel, ırksal,ulusal bir gruba ait olduğu gerekçesi ile yok etmektir . Bu görüş, gerek öğretide, gerek içtihatta tartışmasız olarak kabul ediliyor. [13][13]

Soykırımı konusunda bugün yaşanan görüş ayrılıklarının temelinde soykırımı suçunun oluşması için özel kasıt aranması koşulu yatmaktadır.. İhtilafı somut olarak "Ermeni soykırımı suçlamasına" indirgersek, Bu suçlamayı yapanlar, "Osmanlı döneminde bazı zanlıların, Devletin de bilgisi dahilinde ve yardımı ile hedef gruba mensup kişileri "(yani Osmanlı Ermenilerini) kısmen veya tamamen sırf Gregoryen Ermeni [14][14] oldukları gerekçesi ile) yok etmişlerdir) tezini savunyorlar. Ancak böyle bir "özel kastın" varlığı isbatlanabilmiş değildir. Bunun karşıtı , o olayların soykırımı sayılamayacağını ileri sürenlerin görüşleri de aynı oranda geçerlidir.

Soykırımı kavramının karmaşıklığı

Kabul etmek gerekir ki uluslararası soykırımı hukuku alanında uzman olmayan bir kişinin, bir gazetecinin, bir siyasetçinin , hatta bazı hukukçu ya da kimi sosyal bilimcilerin soykırımı suçunun oluşması için şart olan -ve yukarıda anlatılan- "özel kasıt" öğesini kavraması zordur. Bu muhtemelen – geri adım atm ak istemeyen-kimilerinin işine gelmiyor. Ayrıca, tarihte vuku bulmuş olaylar konusunda özel kasıtın isbatı adeta imkansızdır.

Bu konuyu tartıştığım kişilerden bazıları, tartışma yukarıda ele alınan hukuksal ayrıntıya gelince, aramızdaki görüş değiş tokuşunu soykırımı kavramı dışına taşımışlardır ; "önemli olan çok sayıda Osmanlı Ermenisinin hayatını, malını mülkünü kaybetmiş olmasıdır, buna ne ad verileceği bizim bakımımızdan önemli değildir " diyerek", görüşmeden kaçmışlardır; ancak o şahıslar, olaylara "sonuçları bakımından soykırımıdır" demeğe devam ediyorlar. (Önyargının ortadan kaldırılması son derecede zor). Bu söylemlerinin hukuksal dile , " actus reus soykırımı sözleşmesinde kayıtlı eylemlerden biridir; o halde o eylem soykırımı sayılmalıdır" olarak çevrilebilir. Oysa, bu yorumun doğru olmadığı, hemen aşağıda kayıtlı UAD’nın Hırvatistan-Sırbistan kararında belirtilmiştir.

Uluslararası Adalet Divanında Hırvatistan-Sırbistan davası örneği

Vurgulamak istediğimiz farkı daha iyi anlatabilmek için somut bir örnek verelim: Hırvatistan ve Sırbistan birbirlerini soykırımı suçu işlemekle suçladılar ve Uluslararası Adalet Divanına başvurdular. Divan, kararını Şubat 2015’te verdi. Divan, kararında , gerek Sırbistan’ın, gerek Hırvatistan’ın – birbirlerine karşı- Soykırımı Sözleşmesinde kayıtlı – biraz önce saydığımız- eylemleri yaptıklarını kabul etti. Ama, kararın bir sonraki bölümünde, bu eylemlerin özel kasıtla işlendiğinin isbatlanamadığını , bu nedenle iki ülkenin birbirlerine karşı soykırımı suçu işlemediklerini yazdı.

UAD’de görülen Bosna-Sırbistan davasında, sadece Srebrenitsa katliamında özel kasıt bulunduğu karara kaydedilmişti; Sırbistan bu suçu önlememekten kabahatli bulunmuştu ve bunun karara yazılamasının Sırbistan için yeterli ceza sayılacağı vurgulanmıştı. Oysa, Bosna’da Sıplar tarafından yapılan diğer katliamlar da Srebrenitsa ‘da vuku bulan trajediden neredeyse farksızdı. Anlaşılan, UAD bu konuda bir orta yol aramıştır.Neden? Zira, AB politik açıdan Hırvatistan ile Sırbistan’ın Avrupa Birliğine alınmasına karar vermişti.Bir AB adayının soykırımı suçundan mahkum edilmiş bulunması AB’ni rahatsız edecekti.

Bu yorumu da UAD’nin kararlarının politik etkilerden uzak olmadığına işaret etmek için eklemek istedik. UAD’nin Srebrenitsa kararı Mahkeme üyeleri dışında kimseyi tatmin etmedi;dünya basını kararı çok eleştirdi.

Soykırımı Sözleşmesi geriye doğru yürütülemez.

Uluslararası Adalet Divanı Hırvatistan-Sırbistan davasında – 2015- yılında bu konuda da kesin kararını verdi ve Soykırımı Sözleşmesinin, yürürlüğe girdiği tarih olan Aralık 1951′ den geriye doğru uygulanamayacağını belirtti.

Soykırımı suçunu "Yetkili Mahkeme" saptar.

Soykırımı Sözleşmesinin etkin ve yaygın biçimde uygulamaya geçirilmesini frenleyen bir başka kural daha vardır. Sözleşmeye göre, soykırımı kararını verecek olan yetkili mahkeme, eylemin yapıldığı ülkenin mahkemesidir. Ayrıca, taraflar anlaşırlar ise bir uluslararası ceza mahkemesi yetkili olabiliyor. Bu durumda akla gelen ilk soru şudur: diktatörlükle ya da despot bir lider tarafından yönetilen bir ülkede, -büyük olasılıkla- yargı da bağımsız olamayacağından, o ülkenin mahkemesinden kendi idaresini ve yöneticisini suçlayan soykırımı kararı çıkması mümkün değildir. Mesela, bir Afrika ülkesinin diktatörü, o ülkede yaşayan etnik veya dinsel bir grubun yok edilmesi emrini verse bile, ülkenin mahkemesi diktatörünü soykırımı suçu zanlısı olarak yargılayıp mahkum edebilir mi? Etmez, edemez . Benzer şekilde, o despot veya onun talimati ile hareket eden yasama ve yürütme erkleri davanın bir uluslararası ceza mahkemesin de görülmesine rıza göstermez. Böylece zanlılarn- siyasal kararla- yargılanmaktan kurtulur.

Evrensel Yargı Yetkisi tanınması konusundaki gelişmeler

Zanlının yargılanmaktan kurtulması – en azından demokratik ülkelerde- kamu vicdanını rahatsız etmekte, adalet duygusunu zedelemektedir. Buna karşı ne önlem alınabilir? Bazı siyasetçiler ve hukukçular, suç işleyenin cezasız kalmamasını teminen evrensel yargı sisteminin ya da yetkisinin[15][15] benimsenmesini önermişlerdir. Kimi ülkeler bu uygulamaya geçmiştir. Soykırımı Sözleşmesinde öngörülmemiş olmasına rağmen, örneğin Belçika’da, Almanya’da bazı zanlılar başka ülkelerde işledikleri soykırımı suçları gerekçesi ile yargılanmışlar ve mahkum edilmişlerdir. (Belçika bazı Afrikalı zanlılar için bu uygulamayı yapmıştır; Almanya bir Hırvat generali Münih’te yargılamış ve mahkum etmiştir. )Ancak, Belçika’da, dünyanın çeşitli yerlerinden ve örgütleri tarafından ulusal Belçika mahkemelerine intikal ettirilen bazı dosyalar, uluslararası krizlere neden olmaya başlamış, bunun üzerine Belçika Hükumeti yabancı siyasetçilerin veya devlet adamlarının Belçika Mahkemelerinde yargılanması uygulamasını askıya almıştır. Burada da siyasal mülahazaların devreye girdiğini ve yargı erkini etkilediğini görüyoruz.

1948 Soykırımı Sözleşmesini hazırlayan konferansta , Sözleşmenin ölü doğma tehlikesini hissedenler, yetkili mahkeme konusunda "evrensel yargı yetkisinin" kabulünü teklif etmişler, ancak bu öneri oylanarak reddedilmişti. O dönemde, başta SSCB olmak üzere bazı ülkeler, kendi mahkemelerinden başkasına güvenmedikleri için, evrensel yargı yetkisini kabul etmemişlerdi [16][16].

Bu açığı kapatmak isteyen bazı hukukçular ve ülke hükumetleri , soykırımı gibi ağır bir suçu işleyenin cezasız kalmaması için çözüm arayışına girmişler ve Uluslararası Ceza Divanını kuran Roma Statüsünü kabul ederek, soykırımı yanında ve ondan çok daha geniş olan İnsanlığa Karşı Suç kategorisini oluşturmuşlardır. Bu suç kategorisine yukarıda değindik.

Avrupa Birliği 2008 yılında Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığı hakkında bir Çerçeve Kararı kabul etmiş ve tüm AB ülkelerini, ulusal ceza yasalarını bu Çerçeve Kararına uyum sağlamak üzere değiştirmeğe çağırmıştır. AB Çerçeve Kararı, soykırımının inkarını cezalandırmayı da öngörmektedir. Birleşik Krallık başta olmak üzere bazı AB ülkeleri ceza yasalarında böyle bir revizyon yapmayı kabul etmemişlerdir. AB Çerçeve Kararı, bir eylemin soykırımı sayılması hakkında AB ülkelerine alternatifler sunmuştur. Bu alternatiflerden ilkine göre, bir suçun soykırımı sayılması için yetkili mahkemenin karar vermesi gerekir. (Bu seçenek 1948 Sözleşmesinn öngördüğü sistemdir). Seçimlik bir diğer alternatife göre ise, AB üyesi ülke, kendi parlamentosu (başka ülkede de vuku bulmuş olsa bile ) bir eylemi veya cürümü soykırımı olarak nitelemiş ise, o AB ülkesinin mahkemesi anılan soyırımını inkar edeni cezalandırabilecektir. (Buna göre , mesela, Yunanistan, yaptığı ceza yasası revizyonu ile, kendi parlamentosu tarafından varlığı kabul edilmiş bulunan Pontus Soykırımı iddiasını reddeden bir kişiyi soykırımını inkar suçundan mahkum edebilecektir).

Bu alternatif, ilk bakışta, 1948 Soykırımı Sözleşmesine aykırıdır. Ancak , Sözleşmeye aykırılığjına şu nedenlerle göz yumulduğugerekçesi öne sürülmektedir: a) soykırımı zanlısının yargılamadan kurtulması böylece önlenecek, adalet yerini bulacaktır; b) soykırımının inkarı bir çeşit ırkçılık sayılmaktadır ; bir ülkenin parlamentosu bir olayı soykırımı olarak tanımış ise, o ülke mahkemesi ulusal yasayı öncelikle uygulamalı ve ırkçılığı cezalandırmalıdır; c) ulusal yasama organının ve ulusal mahkemenin takdir yetkisi güçlendirilmelidir.

Bu konuda farklı gelişmeler gözlenmektedir: örneğin, son olarak 2016 Şubat ayında, Fransa Anayasa Konseyi, Holokost’u inkar edenleri cezalandırmayı öngören Gayssot yasasının diğer soykırımı iddialarını inkar edenlere de uygulanmasını talep eden bir davayı reddetmiş ve "ancak yetkili mahkeme tarafından varlığı saptanan soykırımlarının inkarının cezalandırılabileceğine" hükmetmiştir. Bilindiği gibi Fransa Anayasa Konseyi iki yıl önce, Ermeni soykırımını inkar edenlerin cezalandırılmasını öngören bir kanunu Fransa Anayasasına aykırı bularak iptal etmişti.

Buna rağmen, iç politika nedenleri ile Fransa Cumhurbaşkanı Hollande, AİHM eski Başkanı (şimdi emekli) Costa’ya Anayasa Konseyi tarafından iptal edilen, yukarıda değindiğimiz yasanın yerini alacak ve Ermeni soykırımını inkar edeni cezalandıracak yeni bir yasa hazırlaması talimatını iletmiştir. Bu örnek bazı ülkelerde iç politika mülahazalarının büyük önem taşıdığını kanıtlamaktadır.

Fransa Anayasa Konseyinin son kararı ve AİHM’nin İsviçre-Perinçek davasında verdiği karar muvacehesinde AİHM eski Başkanının nasıl bir formül icad edebileceği merak konusudur. (AİHM Büyük Dairesi Dr. Doğu Perinçek’in "Ermeni soykırımı bir uluslararası bir yalandır" sözleri nedeni ile İsviçre’de mahkum edilmesini AİHSözleşmesinin 10 maddesinde kayıtlı ifade özgürlüğünün ihlali olarak nitelendirmiş, İsviçre’yi mahkum eylemişti.)

Soykırımı suçunda Devletin sorumluluğu

Ermeni militanlar ve onları destekleyenler Osmanlı Devletini Ermeni soykırımına iştirak etmekle suçlarlar ve bu konuda verilen zararlardan ardıl Devlet olarak Türkiye Cumhuriyetinin de sorumluğu olduğunu vurgularlar; dayanak olarak, 1948 Soykırımının Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesinin 9.[17][17] maddesini önesürerler. Anılan 9. madde, Sözleşmesinin 3. maddesinde [18][18] belirtilen fiillerin herhangi birinden bir Devletin sorumlu olabileceğini belirtmiştir.

Ancak, burada altını çizmemiz gereken bir kaç husus bulunuyor: Sözleşme, soykırımı suçunu gerçek şahısların işleyebileceğini amirdir. Zaten uluslararası hukuka göre Devlet soykırımı suçunu ika eylemekten yargılanamaz. Ancak, Devlet,a)soykırımını önlemez ise , b)soykırımında bulunulması için işbirliği yaparsa, c) soykırımını doğrudan ve aleni surette kışkırtırsa ,d) soykırımına bir şekilde iştirak ederse, sebep olduğu haksız fiili tazmin ile yükümlü olabilecektir

Ermeni soykırımından doğacak tazminat sorumluluğu konusunda, Türkiye Cumhuriyetinin Osmanlı devletinin ardılı olarak tazmin yükümlülüğü taşıdığı hususu doktrinde çok tartışmalıdır[19][19].

Nihayet, Devletin tazminat sorumluluğu konusu bir özel anlaşma (lex specialis) ile çözümlenmiş ise, bu özel anlaşma hükümleri öncelikle uygulanır[20][20])

Ermeni militanların hukuk ve yargı alanında bugüne kadarki girişimleri

Ermenilerin tazminat sağlama girişimleri[21][21]

Ermenilerin tazminat sağlama konusundaki girişimleri yeni değil . Önce, Kaliforniya Medeni Hukuku Usul Yasasının Eyalet Meclisince değişmesini sağladılar ve Ermeni talepleri için zaman aşımı süresini uzattılar. Sonra Fransız AXA ([22][22]) ve New York Sigorta ([23][23])Şirketlerine şantaj yaparak toplam 37,5 dolar sızdırdılar. Bu paraların büyük bölümü avukatların hesabında eridi; skandal ortaya çıktı; avukatlar birbirlerine düştüler ve karşılıklı davalı oldular; özetle bir uluslararası rezalete imza attılar. Alman Münih Reassürans Şirketi Ermenilerin şantajlarına boyun eğmedi ve ABD’de uzun bir hukuk mücadelesi sonunda davasını kazandı. Ama bu dava süreci bize militan Ermenilerin -bazı yargıçları şantaj, tehdit ve çıkar sağlayarak elde etme-alanında her ahlak dışı yolu deneyebildiklerini kanıtladı[24][24].

Ermenilerin avukatları, Kaliforniya’da on bin Ermeni adına, (eski Norwich Union ve Commercial Union şirketlerini devralan) Aviva şirketine e dava açtılar, 26 milyon telep ettiler, ancak sonuç. alamadılar([25][25]).

2006 yılında Varujan Değirmenciyan ve diğer ABD’li Ermeniler tarafından Alman Deutsche Bank’a ve Dresdner Bank’a, avukatları MarkGeragos ve Kabateck tarafından açılmış olan bir davada [26][26]) Alman Bankalarına 1915 yılından önce aileleri tarafından tevdi edilmiş olan ve daha sonra Türk Hükumeti tarafından “yağmalandığını” iddia ettikleri Ermeni mallarının satışından sağlanarak o Bankalara yatırılmış bulunduğunu iddia ettikleri 7 milyon doların kendilerine ödenmesini talep ettiler. Ermeniler ABD’de açtıkları bu davayı da kaybettiler.

Gene, ABD ‘de yaşayan Ermeniler, avukatları vasıtasi ile Türkiye Cumhuriyetine , T.C.Merkez Bankası ile Türkiye Ziraat Bankasına da dava açtılar ve tazminat talebinde bulundular.([27][27]) ([28][28]) ([29][29]). Davacılar, Türkiye’nin ve davalı bankaların, uluslararası hukuka, uluslararası anlaşmalara ve Türk hukukuna aykırı olarak haksız kazanç elde ettiğini,insan hakları ihlali yaptığını iddia ettiler Türkiye, bu davada (diğer avukatlar meyanında) Günay Evinç adında çok yetenekli Türk asıllı ABD vatandaşı bir hukukçu tarafından savunuldu; sonunda ABD Federal yargıcı Dolly M. Gee, 26 Mart 2013 tarihinde bu davaları da reddetti.

Tahmin olunabileceği gibi , bütün bu süreçlerde ceplerini dolduranlar, Ermenilerin avukatları oluyor.

Kozan’daki manastır hakkında Anayasa Mahkemesine başvuru;

Ermeniler , son olarak, Türkiye’deki avukatları vasıtası ile, Kozan’daki bir Manastır’ın, sahibine veya Katolikosluğa devri için T.C. Anayasa Mahkemesinde dava açtıklarını ABD’de yaptıkları bir basın toplantısı ile açıkladılar. Anayasa Mahkemesi ulusal yargı yollarının tüketilmemiş bulunması gerekçesi ile bu davayı büyük olasılıkla reddetmesi beklenir. Avukatlar bunu bilmez olur mu? Biliyorlardır tabii. Ancak , davayı aynı gerekçe ile reddedeceğini bildikleri AİHM’e taşımak istiyorlar. Amaçları siyasal propaganda. Türkiye’ye dışardan yapılacak baskılarla sonuç alacaklarını sanıyorlar.

Türkiyeden talep edilen tazminatın mikdarı:

Ermeniler Türkiye’den talep ettikleri tazminatın adını ve mikdar ını tesbit eden bir rapor da yazdırdılar. Daşnaksutyun örgütü tarafından tarafından finanse edilen,"Ermeni Soykırımı Tazminatları İnceleme Grubu"(AGRSG) tarafından yazılan ve Eylül 2014’te yayımlanan"Ermeni Soykırımına İlişkin Tazminat Sorunu-Adalet Yoluyla Çözüm" başlıklı bu raporu ABD’de Worchester Üniversitesinden Heny C. Theriault [30][30] Başkanlığında,bir heyet yazmış.

Raporda Ermeni soykırımının 1915-1918 ile 1919-1923 tarihleri arasında iki safhada uygulamaya konulduğu , Osmanlı ve Rus Ermenilerine zarar verildiği ileri sürülüyor. Sonuç olarak,soykırımı suçundan görülen zararların onarılması için el konulan malların iadesi veya iade edilemeyen mallar için tazminat ödenmesi;tazminatın, mağdurların yaşamasını sağlayacak önlemlerle takviyesi isteniyor;Ermeni dosyası ile ilgili "zararın telafisi"kuralları çerçevesinde toprak iadesi de öngörülüyor.

Raporda, ABD Başkanı Wilson Hakemliği Kararlarının, yürürlüğe girmemiş bulunan Sevres Anlaşmasına göre öndegelimi bulunduğu, bu kararların bugün için de bağlayıcı olduğu; "Wilson Ermenistan’ının işgalinin Türkiye’nin uluslararası yükümlülüklerinin ihlali olduğu söyleniyor; Türkler ve Ermenilerin ve tarafsız kişilerin katılacağı bir "Ermeni Soykırımı Gerçekler ve Zararın Tazmini Komisyonu" AGTRC kurulması öneriliyor. Sanki Türkiye Ermenistan’a karşı savaş kaybetmiş te, tazminat ödeyecek havasındalar.

Sözünü ettiğimiz raporda, kapsamlı bir onarım paketi bağlamında şu öneriler yapılmış: 1)Tanıma, Özür Dileme, Eğitim ve Anma; 2)Ermenilerin ve Ermenistan’ın desteklenmesi;3) Türkiye’de bulunan Ermeniler ve Türk olmayan tüm grupların rehabilitasyonu; 4) Mal iadesi, Ölenlere mağdurlara ve malına elkonulanlara tazminat verilmesi.

Tazminat konusunda ABD’deki geçmiş bazı uygulamalardan hareket ederek ayrıntılı hesaplamalar yapılmış: ABD Hayat Sigortası Şirketlerinin ve ABD İşçi Bürosunun olası getiri ve enflasyon hesapları da göz önünde tutularak Türkiye’nin ödemesi gereken meblağ 70.030.167.080 dolar olarak hesaplanmış. Bir başka hesaplama biçimi de 1919 Paris Barış Konferansında uygulanan yöntem; o dönemdeki rakkamlar New York Hayat Sigortası hesaplama biçimi ile 2014 yılına uyarlandığı takdirde, yaklaşık 41.500.000.000 dolara ulaşılmaktaymış. Buna enflasyon kaybı eklenince 87.120.217.000 dolara varılıyormuş. Buna soykırımının ikinci bölümünü teşkil eden 1919-1923 kayıpları da eklenince Türkiye Cumhuriyetinden toplam 104.544.260.400 dolar tazminat istenmesi gerekiyormuş[31][31].

Kimi diyaspora Ermenileri bu talepleri Türkiye’yi ziyaretlerinde bile dillendiriyorlar. Ülkemizde, Ermeni iddiaları konusunda farklı düşünenlerin alınmadığı bir çok toplantı yapılıyor.Yurt dışında yayımlanan her kitap Türkçeye terceme ediliyor; bunları Türkiye’de kitapçılarda satın almak mümkün . Bazı kaynaklar bu çeviri ve basım giderlerini cömertgçe karşılıyor. Ermeni görüşlerine aykırı düşünceleri ve verileri Fransa’da, başka Avrupa ülkelerinde ABD Üniversitelerinde ve tabii Emenistan’da açıklamak ise yasak. İsviçre Dr.Doğu Perinçek’i Ermeni iddialaının uluslararası bir yalan olduğunu söylediği için mahkum etti. Bu mahkumiyet AHM tarafından iptal olundu.

Devletin haksız fiil ile verdiği zarar konusundaki sorumluluğu ilkesi

Militan Ermeniler ve kendilerini destekleyenler, tazminat taleplerinin hukuksal dayanağını şöyle açıklıyorlar: "Bir Devletin görevlileri, haksız fiilleri ile bir zarar oluşturursa, uluslararası hukuka göre, o devlet bunu tazmin ile mükelleftir .Uluslararası Hukuk Komisyonu 2001 yılında 53. oturumunda Uluslararası Haksız Fiillerin Oluşturduğu Zararlar Hakkındaki Sorumluluk Konusunda bir Sözleşme taslağını kabul etmişti. Bu taslak henüz Anlaşma haline dönüşmemiştir. Gene de hukukun genel ilkeleri uyarınca, haksız fiil ile bir başkasına zarar veren bunu tazmin etmekle mükelleftir. Ermenilere göre, Osmanlı Devleti döneminde Osmanlı Ermenilerine yapılan haksız fiillerle verilen zararların tazmini konusunda, Osmanlı Devletinin ardılı olan Türkiye Cumhuriyeti sorumludur."

Ancak, Ermeniler bu konuda bile aldatma taktiği uyguluyorlar. Zira sözünü ettiğim Anlaşma taslağının 55.maddesine göre, ihtilaflı konuda yapılmış bir özel anlaşma(lex specialis) var ise,-yani uyuşmazlık veya zarar bir özel anlaşma ile çözüme bağlanmış ise- bu özel anlaşma hükümleri, genel ilkenin önüne geçer.

Yukarıda da belirtildiği gibi,Türkiye’nin Rusya ve Ermenistan ile akdettiği Moskova ve Kars Anlaşmaları, Fransa ile yaptığı Ankara Anlaşması, Lozan Anlaşması ve ABD ile akdettiği 24 Aralık 1923 ve 1934 Tazminat Anlaşmaları ,bunları akdeden Devletler açısından,Devletin tazminat konusundaki sorumluluğunu nihai olarak çözüme bağlayan özel anlaşmalardır. Türkiye ABD ile yaptığı anlaşma gereğince 2. Dünya Savaşının ortalarına kadar ABD’ye borcunu ödemiştir[32][32]). ABD ile yapılan anlaşma, Ermeni asıllılar dahil, ABD’nin Türkiye Cumhuriyetinden bu alanda hiç bir tazminat talebi kalmadığını hükme bağlamıştır. [33][33]

Doğal olarak, militan Ermeniler, yukarıda saydığımız özel anlaşmalardan ya hiç bahsetmezler ya da bunları tutarsız bahanelerle yok saymaya yeltenirler.

Ermenilerin Tazminat talebini hukuksal temele dayandırma arayışları

Gerek Ermeni diyasporasının, gerek Ermeni kilisesinin, gerek Ermenistan Cumhuriyetinin tazminat taleplerini hukuksal temele dayandırma alanında hukuksal danışma çalışması olmuştur. Ancak, bu çalışmaların hemen hepsi, Ermeniler açısından, düş kırıklığı sonucunu vermiştir [34][34]. Bu çalışmalar hakkında son bir örnek vermekle yetinelim:

Şubat 2012’de Lübnanda, Antelias’ta Ermeni Kililya Katolikosluğu tarafından"Ermeni soykırımı. Tanıma’dan…Onarım’a "başlıklı bir Konferans düzenlendi Bu konferansta ileri sürülen görüşlerin büyük çoğunluğu Ermenilerin tazminat sağlama çabalarının hukuksal alanda başarı sağlayamayacağına işaret ediyor.. Bu görüşlerin bir bölümüne örnek olarak kısaca değinelim:

" Ermenilerin varlığı çoktan sona ermiş olan Osmanlı Devletinden taleplerinin meşru olup olmadığı tartışmasını pratik sonuçları yoktur; bu olsa olsa ilgi çekici bir entellektüel temrin sayılabilir.( Patrick Duberry )"

"Uluslararası Ceza Divanı Ermeni tazminat taleplerini ele alma konusunda uygun merci değildir; Divan 2002 yılında yürürlüğe girmesinden önce vuku bulan herhangi bir cürüm konusunda yetkili değildir; … soykırımı suçunun olmazsa olmaz koşulu olan özel kasıtın ve suçun tek merkezden planlanlanmış olduğu gibi hususların isbatı mümkün değildir; bu durum açılacak davaların başarı şansını zayıflatır; günümüzün uluslararası hukuku geçmişte değil, yakın zamanda işlenen soykırım suçları ile ilgilenmektedir; bu itibarla eskiden işlenmiş suçlar hakkında açılacak davalardan fazla bir şey beklenemez. (Dow Jacobs)"

"1948 Soykırımı Sözleşmesi geriye doğru yürütülemez; (Marco Roscini)"

"Mal iadesi, geniş anlamda tazminat kavramının içerdiği seçeneklerinden sadece biridir.Diğer seçenekler arasında Ermenilerin "gerçeğe ulaşma hakkı"bulunmaktadır. Türkiye’deki siyasal ve toplumsal gelişmeler, müzakere edilerek bulunacak bir çözümün sadece Ermenlere değil, Türkler açısından da yararlı olacağını ortaya çıkarmaktadır. (Richard Wilson);"

"Ermeniler tazminat sağlama konusunda yabancı ülke mahkemelerinde açacakları davalardan bir sonuç sağlayamazlar;bu durumda ius humantatus yani insancıl hukuk devreye sokulabilir; uluslararası hukuk alanındaki gelişmeler insan haklarını korumaya yönelik olarak gelişmektedir; hukuk dışında"ahlaksal veya siyasal mülahazaların"bu gibi durumlarda başarı şansı bulunabilir.Uluslararası hukuk bir ülke mahkemesinin bir başka Devleti yargılama yetkisi bulunmadığına işaret etmektedir. (Marc Brus)"

Anılan konferansta ,Taner Akçamemval-i metruke sorunsalına değinmiş, bunların satışından sağlanan fonların Hazineye devredildiğini, ancak bu fonların sahiplerine ödenmesini Devletin engellediğini; 1923 Lozan Anlaşmasının mezkur iadeyi öngördüğünü, ancak bu yükümlülüğün de karmaşık hukuksal engeller konularak yerine getirlmediğini, bu durumda mahalli Türk yargısının, – çıkarılan sürekli engellere rağmen- Ermeni taleplerinin dermeyan edilebileceği hukuksal yol olduğunu belirtmiştir. Sait Çetinoğlu ise soykırımı dönemi sonrası istimlakleri ele almış, gayrı müslim vakıflarla ilgili gelişmeleri anlatmış, bu alanda AİHMde alınan kararları irdelemiş, 1936 kararnamesin hakkında bilgi vermiştir.

"Bağışlama"sorunsalı ile "uluslararası hukukta af" hukuku askıya alan araçlardı; bir süre sonra uluslararası hukukun araçları haline gelmişlerdir. Önemli olan mağdur ve eylemcinin barışmanın sağlanmasıdır.(Gabriele Della Morte)"

"Toplu tazminat ödenmesi ile bireysel onarım sağlanması farklı hukuksal süreçlerdir.Ermenilerin talepleri kişisel mala ilişkindir. Bu talepler meşru olabilir, ancak yalnışlıkla Ermeni soykırımı tazminat davası olarak tanıtılıyor. Oysa, pazarlık sonucu sağlanacak tazminat Ermeni soykırımı eyleminin verdiği zararın karşılığı değildir;sigorta şirketlerinin vecibelerimne ya da istimlak edilen mallara ilişkindir. Uluslararası hukuk sistemi toplu haklara değil, bireysel haklara cayanır ve bugüne kadar ileri sürülen Ermeni tazminat taleplerinin çerçevesi bu taleplerin karşılanması açısından yetersizdir.(Henry Theriault ) Avrupa Birliği (AB) Adalet Divanında iki Ermeni tarafından açılan ve Avrupa Parlamentosunun (AP) soykırımı tanıma kararının

Türkiye- AB ilişkilerini dordurmasını amaçlayan dava

AB Adalet Divanı Ermenilerin taleplerini reddetmiş ve "AP kararının 1915-1917 olayları hakkında siytasl nitelikli görüş içerdiğini, bu kararın siyasal nitelikli bir bildiri olduğunu ve hukuken uygulanması açısından bir zorunluluk doğmadığını " açıklamıştır [35][35]

-Ermeni Soykırımı savının yadsınmasının ( inkarının) cezalandırılması; Ermeni soykırımı iddiası yanında karşı görüşü yayımlayanı mahkum ettirme çabaları

(Ermeni soykırımı savından ayrı olarak) soykırımı suçu işlendiğinin yadsınmasının cezalandırılması bazı ülkelerin ceza hukukuna girmiştir. Bu konudaki ceza kanunu düzenlemelerini Avrupa Birliğinin Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığı Çerçeve Kararına dayandıran ülkeler vardır. (Örneğin Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi).Bazı ülkeler sadece Holokost’un inkarın ı cezalandırırlar.

Bir ülkenin veye bölgesel örgütün yasama organı, yetkili mahkeme kararına bağlanmamış bir suçu, soykırımı ilan edebilir mi? Bunun yadsınmasını inkar suçu sayabilir mi?

1948 Soykırımı Sözleşmesinin bu konudaki kuralları açıktır. Bu sorulara verilecek cevap olumsuzdur.

Ancak, ulusal veya yerel yasama meclisleri siyasal karar veren kurumlardır. O yasama meclisinde -tek bir oy farkla – oluşacak çoğunluk, (uluslararası hukuka itibar etmeden) bir eylemi soykırımı olarak tanımlayabilmektedir Örneğin İsveç Parlamentosu Hükumetin karşı göreğşğne rağneb bir oy farkla Ermeni soykırımını tanıyan bir karar almıştır. Yunan yasama meclisi Pontus soykırımının varlığı konusunda benzer bir karar almıştır.

Fransa Parlamentosu da 2001 yılında tek cümle ile "Fransa Ermeni soykırımını tanır" şeklinde bir yasa kabul etmiştir. Bundan önce de Fransa Cumhurbaşkanı Mitterand, Vienne kentinde yaptığı bir konuşmada Ermeni soykırımını tanımıştı. Fransa Parlamentosu, daha sonra, Ermeni soykırımını inkar edenleri cezalandırmayı öngören bir yasa kabul etmişti; ancak bu yasa Fransa Anayasa Konseyi tarafından anayasaya aykırılık sebebi ile iptal olunmuştu. Son olarak, gene Fransa Anayasa Konseyi, verdiği bir kararda bir cürümün soykırımı sayılması için yetkili mahkeme tarafından bu yönde bir kararın bulunması gerektiğini gerekçesine yazmıştır.

İsviçre ceza yasasının mükerrer 261 maddesi (hangi soykırımı olduğuna açıklık kazandırmadan) "bir soykırımının" inkarını cezalandırmayı öngörmektedir. İsviçre Mahkemesi, o ülkede Ermeni soykırımı konusunda bir genel kanaat (consensus) bulunduğu gerekçesi ile, "Ermeni sohkırımı bir uluslararası yalandır" diyen Doğu-Perinçek’i soykırımını inkar yoluyla ırkçılık yapmaktan mahkum etmişti. Bu karar, soykırımını inkarın keyfi biçimde cezalandırılması örneğidir. Ancak, İsviçre yargısı bu alanda kendi içinde çelişkilidir; hatta ayrımcılık taşıyan uygulamalara da imza atmıştır. Üç yıl önce, iki İsviçreli gazeteci, Uluslararası Adalet Divanı tarafından kabul edilen kesinleşmiş hüküm haline dönüşmüş bulunan Srebrenitsa soykırımının, soykırımı sayılamayacağını yazmışlardı. Haklarında soykırımını inkar davası başlatılmış, ancak her iki gazeteci de bu suçtan aklanmışlardı. Zira,İsviçre yargısı bu gazetecilerinbu söylemle ırkçılık yapmak istemedikleri sonucuna varmış, böylece soykırımının inkarı fiiline, inkarın ırkçılık amacı ile yapılması koşulunu eklemiştir. Soykırımı suçunun inkarının cezalandırılması konusunda uluslararası camiada tek düze uygulama yoktur.

Öte yandan, çok sayıda ülkenin yargısının, Yahudi Kırımını (Holokost’u) "varlığı kesin olarak saptanmış bir gerçeğin inkarı " sayarak cezalandırdığını görüyoruz. Bunun hukuksal dayanağı, savaş sonrası toplanan Nürnberg mahkemeleri kararlarıdır. Yeri gelmişken hemen ilave edelim: uluslararsı yargıya göre Ermeni olayları ile Holokost arasında paralelllik yoktur.

Herşeyden önce, salt hukuk tekniği açısından , Holokost, soykırımı suçu değildir;" İnsanlığa karşı işlenmiş suç "kategorisine girer. Bunun sebebi, Soykırımı Sözleşmesinin 1948 yılında yapılmış; 1951 yılında yürülüğe girmiş; ve geriye doğru işletilmeyeceğinin Uluslararası Adalet Divanı tarafından nihai hükme bağlanmış olmasıdır; Holokost suçu Uluslararası 1948de Nürnberg mahkemesi tarafından varlığı saptanmış bir karardır . Ermeni tehcirinin soykırımı olduğuna dair bir yetkili mahkeme kararı bulunmamaktadır.

Perinçek-İsviçre davası

AİHM’nin bu dava hakkında verdiği karar konumuz açısından çok önemlidir. B u nedenle anılan kararı daha ayrıntılı nolarak ele aldık.

Dr. Doğu Perinçek, İsviçre’de yaptığı üç toplantıda, "Ermeni soykırımı bir uluslararası yalandır" dediği için Lozan Kent (Polis) Mahkemesi tarafından Ermenilere yönelik ırk ayrımcılığı yapmaktan mahkum edildi. İsviçre Ceza Yasasınıu mükerrer 261. maddesi "bir soykırımının inkarını cezalandırmaktaydı. İsviçre yargısı, kararını, Ermeni soykırımı konusunda İsviçre’de bir oydaşma (konsensüs) bulunduğu tesbitine dayandırdı. Dr. Perinçek, temyiz başvurusunda bulundu. Reddedilince kararı İsviçre Federal Mahkemesine götürdü. Bu da reddedilince, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde İsviçre aleyhine, hakkındaki mahkumiyet kararının iptali için, 2008 yılında dava açtı. 7 hakimden oluşan AİHM İkinci Dairesi bu başvuruyu beşe karşı iki oyla Perinçek lehinde karara bağladı. Bu karara itiraz eden İsviçre Adalet Bakanlığı (Hükumeti adına), nihai kararı verecek olan AİHM Büyük Dairesine kararın iptali için başvurdu. Bu başvuru üzerine davayı yeniden görüşen AİHM Büyük Dairesi, İsviçre yargısının Perinçek hakkında verdiği mahkumiyet kararını bozulması kararını 15 Ekim 2015 tarihinde yeniden iptal etti Bu karar pek çok yönden önemlidir.

Özetleyelim

-AİHM 1915 olayların ın soykırımı olup olmadığı hakkında bir hüküm oluşturmamıştır. AİHM 1915 döneminde yaşananların uluslararası hukuk bağlamında soykırımı olduğu konusunda karar vermeğe yetkili değildir.

– 1915 döneminde Anadolu’da yaşanan tehcirin soykırımı olmadığını, iddianın bir uluslararası yalan olduğunu söyleyen Dr. Perinçek’in bu sözleri ifade özgürlüğü çerçevesine girer; adıgeçenin bu söylemi, Avrupa İnsan Haklari Sözleşmesinin ifade özgürlüğüne ilişkin 10 maddesi tarafından korunmaktadır. İsviçre’nin Ermeni soykırımını inkar sureti ile ırkçılık yaptığı iddiası ile Dr. Doğu Perinçek’i mahkum etmesi AİHS’nin ihlalidir. Dr. Perinçek sözlerinde, açıkça ırk ayrımcılığı içeren sözler söyleseydi ya da şiddet kullanımına ya da nefret celbine yönelik sözler kullansaydı, sözleri AİHS’nin ifade özgürlüğünü koruyan 10.maddesi çerçevesinde mütalaa edilmezdi.

Benzer şekildse,, o dönemde yaşananların soykırımı niteliği taşıdığı söylemi de AİHS 10 maddesinin koruması altındadır. AİHM Hrank Dink kararında bu yönde hüküm oluşturmuştu

-1915 tehcirine bağlı olarak yaşanan trajediler, Yahudi Kırımı (Holokost) ile aynı kategoride mütalaa edilemez. Holokost’un (Yahudi kırımının) inkarı nefret celbine yöneliktir, hoşgörüsüzlüktür.

-AİHM, Dr. Perinçek’in sözlerinin ırkçı ve demokrasi karşıtı olduğu savına katılmamıştır. Dr. Perinçek’in sözlerinde Ermenilere karşı şiddete başvurma çağrısının bulunmadığı AİHM tarafında teyid edilmiştir. AİHM’e göre, İsviçre mahkemesinin bu konuda sahip olduğu takdir yetkisi sınırlıdır. Ayrıca antisemitizm olgusuna benzer bir Ermeni karşıtlığının bulunmadığı karardan anlaşılmaktadır.

AİHM Büyük Dairesinin kararı bıçak sırtı ekseriyetle alınmıştır

2. Daire kararı 5 e karşı 2 oyla alınmıştı. Büyük Daire kararına 17 yargıç katılmış 10 üye İsviçre talebine karşı oy kullanmış, 7 yargıç ise İsviçre’nin talebinin onaylanmasını istemiştir[36][36]. Büyük Daire kararı bıçak sırtında alınmıştır. Bunda AİHM Başkanı Spielmann’ın davanın görülme tarihlerini 1915’in yüzüncü yılı anma etkinlikllerine yakın tarihlere koyması, davaya müdahil olmalarına izin v erdiği oluşumların aslında davaya taraf olma niteliğini taşımamaları ve müdahele için verdikleri belgelerin dava konusu ile değil, Ermeni soykırımı savını savunmaya ilişkin olduğu gibi hususlar vardır; bu katılma talepleri kanımızca kabul edilmemeliydi.

Büyük Daire kararı sadece İsviçre açısından değil, 1915 olaylarının soykırımı olarak tanınmasını talep eden Ermeniler bakımından da büyük b,r yenilgidir

-Ermeni tarafı, 1915 soykırımı iddiasının yüzüncü yılı faaliyetleri münasebeti ile Avukat bayan Amal Clooney gibi maganzisel unsurları da kullanarak, yoğun propaganda faaliyeti yürütmüştür. Ermeniler b u dava için büyük paralar harcadılar ve AİHM yargıçları nezdinde cidi baskılar uyguladılar..

– Bu meyanda Hristiyan dünyasını harekete geçirmek için Papa devreye sokulmuştur. Dinsel dayanışma öğesinden, kötüye kullanılacak ölçüde yararlanılmıştır. Ermenilerin amacı AİHM’nin bu olayın soykırımı olduğu yolunda bir karar vermesini sağlamaktı; Ermeni soykırımının tartışılmaz bir tarihsel gerçek ve Yahudi kırımından farksız olduğunun bir olayın soykırımı olduğu hakkında yetkili mahkeme tarafından verilmiş bir karar bulunmasa bile, o olayı , ülke kamu oyunun soykırımı sayması hakkında (ittifak değil) ama oydaşma bulunduğuna dair yargıç kanaati oluşmuşsa, o eylemlerin soykırımı olarak kabulünün sağlanması istenmekteydi . Bu görüşü yadsıyan kişi mahkum edilecekti. AİHM bu yaklaşımıkararı ile reddetmiştirSOYKIRIMI İDDİALARI VE TARİH YAZIMITarih yazımı subjektiftir; bu nedenle aynı olay konusunda çok farklı tarihler yazılmış, farklı ve çelişkili yorumlar yapılmıştır.

"Tarih olayları belli bir neden-sonuç ilişkisi içinde anlatan; herkesin hukuki veya hukukvari argümantasyonuna uygun düşecek kanıtları seçtiği ve çekip çıkardığı bir bilgi-belge ambarı değildir. Oys ,halen tarih, kimi siyasetçiler, medya mensupları ve bazı tarihciler tarafından ikendi siyasal söylemlerini desteklemek için kullanılmakta , böylece tarih hukukun tutsağı olmaktadır….

Hukukun amacı bir şeyi kanıtlamak, tarihin amacı ise izah etmektir. Hukuk yargılar, oysa tarih değer yargısından uzak durur… Kavram kargaşasından kurtulmak için yapılacak ilk iş, tarihsel düşünce sistemini, hukuksal düşünce sisteminden ayırmaktır"[37][37]

Tarihçinin ya da siyasetçinin bir olay hakkındaki kanaati dogma haline dönüştürülürse ve farklı görüş belirten kişi inkarcılıkla suçlanır ise, içinden çıkılamayacak bir uzlaşmazlık doğar.

Ermeni militanlar v e Ermeni Hükumeti 1915 Ermeni tehcirinin soykırımı olduğunun tartışması bile yapılamayacak kesin bir tarihsel gerçek olduğunu ısrarla iddia ediyorlar.. Burada, "kanaat" ile "hukuksal gerçek" arasındaki fark bulunduğunu kavramaMIZ ve muhataplarımıza anlatmamız gereklidir. Bir uzlaşmazlığın taraflarından biri , kanaatini dogma haline getirir ve kesin gerçek oldığunun tartışmasız kabulünü ister ise, o konuyu akıl yolu ile irdeleme ve tartışma olanağı ortadan kalkar İşte, biz Ermeni soykırımı iddiaları konusunda böyle bir durumla karşı karşıyayız

Bir eylemin soykırımı olup olmadığına tarihçiler karar verebilir mi?

Geçmişte vuku bulan bazı hukuksuz ve yasa dışı uygulamaların niteliğine ilişkin iddiaların hukuksal yönünün -bu meyanda- soykırımı suçlamasının irdelenmesinin tarihçilere havalesi önerisi ile sık sık karşılaşıyoruz.

Tarih yazımı, eylemin (fiilin) maddi unsurlarını anlatır. Tarihçi irdelediği eylemlerden hareketle , kendi yorum ya da değerlendirmesine de yer verebilir. Ancak, bu yorum ve değerlendirmeler hukuksal temelden çoğu kez yoksundur.Tarihçi hukukçu değildir.Soruna siyasi yönden yaklaşanlar ise konuyu siyasal açıdan değerlendirirler. Tarihçi, geçmiş hakkında araştırma yapan ve bulgularını sunan – ama bunu yaparken kendi çağında yaşayan ve o çağın değerlerinin büyütecinde , farklı bir değerler sisteminin yaşandığı geçmiş dönemi irdeleyen bir bilim insanıdır .Ünlü Fransız toplum bilimci, filozof Raymond Aron, geçmişin "olması beklenen hali" ile , gerçekteki durum arasında fark olduğunun altını çizmişti. Zira , geçmişi etkileyen ekonomik, toplumsal, hukuksal ve dinsel öğeler farklıdır. Geçmiş hakkında seçilerek sunulacak bir kaç kanıt bizi belirli bir sunuma "inanmaya" yönlendirebilir. .

Tarihçi araştırmasına bembeyaz bir sahife ile başlamaz; neyin mümkün olup olmayacağı, neyin hangi anlama geldiği konusunda eğitiminden, birikiminden, toplumsal, dinsel ve siyasal düşüncelerinen kaynaklanan ön kabullerle yola çıkacaktır. Bu da zorunlu olarak tarihçiyi elindeki veriler ve bunların izahı ve nasıl bir araya getirilerek sunulacağı konusunda bazı seçimler yapmağa zorlar. Her seçim, tanımı ve yapısı icabı sübjektiftir.

R.F. Atkinson , Tarih Felsefesine Giriş başlıklı kitabında, "Tarihçiler neden aralarında uzlaşamazlar? Tarih neden her dönemde yeniden yazılır? " sorularını sormuştu. Tarihçilerin anlatımlarında bir seçim yapmak zorundırlar.Bu seçimi etkileyen ilkeler, kişiye veya zamana göre değişir ve çok farklı olabilir. Tarihçi uyacağı ilkeleri, çalışmasının başında bizzat seçmek ve koymak durumunda kalır.Bu da objektif değil, subjektif bir tarih anlatımı sürecini tetikler. İşte ,Türk Ermeni ilişkilerinin tarihi ve yaşanan trajediler hakkında tarihçiler ve diğer sosyal bilimciler arasında görüş farkı bulunmasının sebebi budur

Yargıçlarise ,hukuksal değerlendirme ve yargılama sonucunda, yasanın gerektirdiği hukuksal – yargısal irdelemeyi – hem usul ,hem de içerik açısından- yaparak , (konu soykırımı ise, ceza yasasının öngördüğü cezalandırma veya aklama ) sonucuna varırlar. Tarihsel ve siyasal açıdan yapılan değerlendirme ile hukuksal değerlendirme sonuçları farklı olabilir.

Bu açıdan, Ermeni soykırımı iddialarının incelenmesi ve o olayların soykırımı olup olmadığı hakkında bir karar alma sorumluluğunun tarihçilere bırakılması görüşüne katılmam.

Tekrar pahasına bu konudaki görüşümü yineleyeyim:Tarihçinin görevi ve sorumluluğu , hele tarihte vuku bulmuş olaylar hakkında, fiilin varlığını saptamak ve yansıtmaktır. Ancak Sözleşmede kayıtlı fiillerden birinin saptanması o fiilin soykırımı sayılması için yetmez. Varsa , o cürüm, zaten ulusal yasalara göre suçtur. Ama, bir fiilin veya cürümün soykırımı sayılması için -sadece kasıt değil- özel kasıtla yapılması gerekir. İşte, bu özel kasıtın bulunup bulunmadığı konusunda tarihçi de siyasetçi de karar verme yetkisine sahip değildir. Bu nedenle soykırımı iddalarının gerçeği yansıttığı savının irdelenmesi, tarihçilere veya İsviçre’nin yaptığı gibi, bir ülkede var olduğu iddia edilen oydaşmaya (consensus’a) havale edilemez

Tarihe Özgürlük Girişimi-Blois Çağrısı

Politikacıların yasa çıkararak ya da siyasal karar alarak tarihsel konuları karara bağlama girişimleri karşısında, çok sayıda tarihçi, düşünür, insan hakları savunucusu ve yazar bir [T1]araya gelerek "Tarihe Özgürlük Girişimini" oluşturmuşlar ve "Blois Çağrısını" imzalayarak yayımlamışlardır. Bu çağrı imzalamak isteyen herkesin katılımına açıktır. "Blois Çağrısı" şöyledir:

"Tarihe Özgürlük Girişimi 2005 yılından bu yana, yasama erkinin, geçmişi suçlama eğilimi ile mücadele etmektedir.Bu eğilim tarih araştırmalarının önüne gittikçe artan ölçüde engel çıkarmaktadır. 2007 Nisan ayında Avrupa Birliği Bakanlar Konseyinin kabul ettiği Çerçeve Kararı, o zamana kadar sadece bir Fransız sorunu olan bu konuya uluslararası boyut kazandırmıştır.

Anılan Çerçeve Kararı, gerekliliğini sorgulamadığımız Irkçılık ve Yahudi düşmanlığının ortadan kaldırılması adına, Avrupa Birliği içinde, tarihçilere, mesleklerinin ifası ile bağdaşmayan yasaklar getirmekte ve tarihçilerin mesleklerini yapmalarını tehdit altına sokacak yeni suçlar icat etmektedir. Tarihe Özgürlük Girişimi, 2008 yılında yapılan ve Avrupalılara ithaf edilen Blois Buluşması münasebetiile aşağıdaki kararı kabul etmeğe davet eder:

Geçmişe yönelik tarihsel ahlak dersi verme girişiminden ve entellektüel açıdan sansüre tabi tutulmaktan endişe duyarak, Avrupalı tarihçileri ve politikacıları sağduyulu davranmaya çağırıyoruz.

Tarih güncel olayların tutsağı olmamalı ve birbiri ile yarışan hafızaların dikte ettiği şekilde yazılmamalıdır. Özgür bir Devlette, siyasal otorite tarihsel gerçeği saptayamaz ve bunu kabul etmeyeni cezalandırma tehdidi ile tarihçinin özgürlüğünü kısıtlayamaz.

Tarihçilere, bizim yaptığımıza benzer girişimler oluşturarak, ülkelerindeki tüm güçleri bir araya toplama ve ilk aşamada bu çağrıyı imzalayarak, bellek yasaları çıkarma akımını durdurma çağrısını yapıyoruz.

Siyaseten sorumlu olanlardan, kollektif belleği sürdürme görevine sahip çıkmakla birlikte, tarihçinin mesleği ve genel olarak entellektüel özgürlükler üzerinde ciddi sonuçlar doğurabilecek , yaptırımı bulunan yasalar marifeti ile, geçmişe dönük bir Devlet gerçeği oluşturmama bilincinde bulunmalarını talep ediyoruz

Demokrasilerde tarihe özgürlük, hepimizin özgürlüğüdür.

Pierre Nora, Tarihe Özgürlük Başkanı

Fransa Parlamentosunun kabul ettiği Accoyer Raporu

Tarihe Özgürlük Girişiminin bu çağrısı Fransa’da da yankı bulmuş ve Fransa Parlamentosu Başkanı Bernard Accoyer başkanlığında toplanan bir Komisyon, yasama erkinin yargı erki yerine geçerek tarihsel olayları suçlayan yasalar çıkarmaması gerektiği sonucuna varan bir rapor yazmıştır. Bu rapor Fransa Parlamentosu tarafından onaylanmıştır. Raporda, tarih konusunda yasa ile hüküm oluşturmanın Fransa Anayasasına aykırı olduğu, bunun düşünceyi ifade özgürlüğüne zarar vereceği, tarih biliminin temelini zedeleyebileceği [38][38], diplomatik rahatsızlıklar doğurma riskini de taşıdığı belirtilmiştir. Rapor "bellek görevini yapmak" kav ramının muğlaklığı üzerinde durmakta, kavramın ahlaksal işlevinin altını çizmekte, hem entellektüel, hem de ahlaksal açılardan sorun yarattığına işaret etmektedir. Raporda ünlü Fransız filozofu Paul Ricoer”ün[39][39] bellek çalışması kavramını, "bellek ödevi" uygulamasının önüne çıkardığına işaret edilmektedir . Paul Ricoeur’e göre: "Ötekinin tanıklığına dayanan bir tarih bilgisi, sözcüğün gerçek anlamı ile bilgi değildir, inanma yoluyla bilmedir (Tarih ve Anlatı Sh.20)" ;"hazır bir tarihsel gerçeklik bulunmamaktadır" .

Konumuz açısından Paul Ricoeur’ün en önemli yapıtı, 2000 yılında Paris’te Seuil Kitabevi tarafından yayımlandı.Başlığı: "B ellek Tarih ve Unutma". Ünlü Le Monde gazetesi de 15 Haziran 2000 tarihinde Ricoeur’ün "Tarih Yazımı ve Geçmişin Sunumu" başlığı altında bir yazısını yayımladı. Ricoeur’un "Zaman ve Anlatı’da ki" sözleri konumıuz açısından önemlidir: " Tarihçi tarafından yaratılmış tarihsel gerçeklik, anlatıcı tarafından yaratılmış bir kurmaca anlatıya benzer.(Sh.27)";"Eylem, her zaman, olayların yaratıcısı ya da kurbanları olan bireysel edenlere mal edilebilir (Sh. 26)":"Geçmişte var olmuş ve belgeler tarafından belirlenmiş olguları bir de terimlerle adlandırmaya (tanımlamaya)gerek var mı.?.Hem de belgelerdeki sözcüklerin kendi tarzlarındaki tanıklıktan başka bir şey yapmadıklarını, yani bir eleştiri konusu olduklarını unutma tehlikesini göze alarak (Sh. 25)"" Anlatılanlar, sadece gönüllü tanıklıklar sınıfına dahildir. Bunların tarihe etkisini, istemeden yapılan tanıklıklar yardımı ile azaltmak gerekir. (Sh.23)"" Tanıklığın eleştiriisi gerçekliğin sınanmasıdır. İster bir olayı yaşayan kişi ve olayın vuku bulduğu tarih üstüne yanıltma-yani hukuksal alanda düzmece-, ister işin özü bakımından bir yanıltma (yani intihal, uydurma,değiştirme, önyargı veya söylenti olsun) tarih her türlü düzmeceliğe karşıdır (Sh. 24).[40][40]

Görüldüğü gibi, Paul Ricoeur"un görüşlerine görece ayrıntılı biçimde yer verdik. , Bu görüşler bizim Ermeni soykırımı söylemi konusundaki eleştirel görüşlerimizi de yansıtmaktadır.

SİYASAL AÇIDAN SOYKIRIMI

Yetkili bir mahkeme tarafından verilmiş ve kesinleşmiş bir karar bulunmayan durumlarda bazı siyasetçiler,akademisyenler, kimi medya mensupları, tarihçiler ve diğer yorumcular, bir eylemin, hukuksal bağlamda olmasa bile , siyasal anlamda soykırımı olduğunu ileri sürerler.

Pek çok parlamento, senato, yerel meclis Ermeni soykırımını tanıyan beyan niteliğinde kararlar almışlartır. Bu kararların tümü siyasaldır; kanaat açıklaması niteliğini taşır. Bu kanaat zamana ve koşullara göre değişebilir. (AN Adalet Dşvanı da aynen böyle söylemiştir) Hukuksal dayanaktan yoksundur

Yetkili bir mahkeme tarafından varlığı saptanmamış olan eylemlerin soykırımı olduğuna yönelik siyasal bildirilere karşı gösterilen tepkiler de siyasal nitelik taşır.. Kanaat açıklamalarına gösterilen karşı tepki, parlamentonun, belediye meclisinin, akademinin, (örneğin Universite Senatosunun) yayımladığı bildiri biçiminde olabilir. Bazı siyasal gruplar kendi ülkelerini soykırımı ile suçlayan ülkenin tarihte yaptıkları -ve soykırımımı olduğu yetkili mahkeme kararı ile tesbit edilmemiş – mezalimi soykırımı olarak niteleyen karşı bildiriler yayımlamışlardır. (Örneğin Fransa’nın Cezayir’de yaptığı katliamın soykırımı sayılması)

Hukuksal dayanağı bulunmayan soykırımı suçlamalarına , yürütme erki de tepki gösterir. Bu tepkiler arasında, Hükumetlerin, yasama meclisi soykırımını tanıma kararı alan ülkedeki diplomatik temsilciyi bir süre geri çekmesi ya da o ülke ile ticarette bürokratik formaliteleri arttırarak, ticareti frenlemesi ya da benzer suçlama içeren bildiri yayımlaması gibi önlemler vardır.

Bazı ülkelerin Hükumetleri ise , yasama meclislerinin kabul ettiği (örneğin:Ermeni soykırımını tanıma) kararına katılmadıklarını ilan etmişlerdir . (Örneğin : İsveç)

Kimi Hükumetler veya devlet adamları, soykırımı yerine alternatif sözcükler kullanmışlardır. Örneğin ABD Başkanı Obama Ermenice "Büyük Felaket" anlamına gelen "Metz Yegern" terimini telaffuz etmiştir..

SONUÇ

Ermeni soykırımı suçlamaları sürecektir

-Soykırımı dogmasının esiri olan Ermeni militanların, Ermeni soykırımı iddialarından vaçgeçmeleri kısa ya da orta vadede beklenmemelidir. Bu onların oluşturdukları bir "dogmadır" , bir "inançtır" ve Ermeni kimliğinin temel taşı haline gelmiştir. Ermeni militanlar, soykırımı hukuku ve insan hakları hukuku (insancıl hukuk) alanlarında olduğu gibi, siyasal alanda da suçlama ve iddalarını sürdüreceklerdir. Bu aynı zamanda bir kısım militanın ve kendilerini dsetekleyen bazı akademisyenlerin veya hukukçuların geçim kaynağı haline gelmiştir.

Soykırımı yerine İnsanlığa Karşı Suç kategorisine geçilmesi önerilecektir

-Ermenilere yol gösteren ve onları destekleyen akademik çevreler ve kimi siyasetçiler, Ermenileri soykırımı iddiasına çeşitlilik katarak, Ermenilere 1915 olaylarını insanlığa karşı suç kategorisinde suç saymalarına yönelik tavsiyelerini sürdüreceklerdir. Bir kısım Ermeni militanın soykırımı savından tam vazgeçmemekle birlikte bu yolu tercih edeceği tahmin olunabilir. Hukuken bu iddiadan da bir sonuç alamazlar; gene de insanlığa karşı suç konusunda gereken hukuksal ve akademik hazırlıklar yapılmalıdır. "Türkiye Roma Statüsünü onaylamamıştır, taraf değildir" gerekçesi ile hazırlıksız kalınmamalıdır.

Tazminat talepleri devam edecektir.

–Ermeniler Türkiye’den terk ettikleri mallar konusunda tazminat sağlamak için yargı yoluna başvuracaklardır. Türkiye’nin hukuk sistemi, malı olanın , bunu kanıtlayanın, yürürlükte olan yasalara uymak koşuluyla , Türk yargısına başvurarak hakkını aramasına olanak tanımaktadır. (Adana’da ve Istanbul Sarıyer’de yargıya başvuran iki telep sahibi davasını kazanmıştır. Benzer husus azınlık vakıfları için de geçerlidir. )Bu da yargı yolunun açıkmolduğunu ve sonuç sağlayabileceğini kanıtlamaktadır. Yargı kararından memnun olmayanlar, iç hukuk yollarını tükettikten sonra, Anayasa Mahklemesine , oradan da sonuç alamazlar ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gidebilirler. . Bu alanda iyelik hakkını kısıtlayan, kaldıran 1923 sonrası mevzuatın gözden geçirilmesi v e çağdaş insan hakları hukukuna uygun hale getirilmesi gereklidir.

Onarıcı adalet uygulaması talep edilecektir

-Son dönemlerde yargının tatmin sağlayamadığı durumlarda "onarıcı adalet" önlemlerinin devreye sokulması önerilmiştir.

Aslında, militan Ermeniler de -mevcut hukuksal çerçeve dahilinde ve zaten hakları bulunan alacaklar dışında-, Türkiye’den tazminat alamayacaklarını bilmiyor değiller. Biliyorlar; ama,"Ermenilerin iyi pazarlık yapan tüccar olduklarını "vurgulayarak, taleplerini "pazarlık başlangıcı" olarak ileri sürdüklerini söylüyorlar. Amaçları, hukuken sağlayamayacakları tazminatı, "onarıcı adalet" başlığı altında -pazarlık ederek- üzerinde uzlaşma sağlanacak bir alel hesap ödeme olarak sağlamaktır..

Ermeni-Türk ilişkileri konusunda dile getirilmek istenen onarıcı adalet sigorta hukukunda Almanca:"kulanz", İspanyolca: "buona voluntad", İngilizce "obligness" kavramına benzer; dilimizde"cemile kabilinden ödeme" şeklinde karşımıza çıkar. Onarıcı adalet kavramına yollama, Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan’ın tarafından 2015 anma törenlerinde dile getirildi Türkiye’de Profesör Turhan Tarhanlı bu alanda çeşitli makaleler yazdı.

Günümüzde onarıcı adalet talebinde bulunanlar, Devletin politik bir jest yaparak,"cemile" mekanizmasını harekete geçirmesini bekliyorlar. Bu jest -büyük ölçüde- kamu kaynaklarının devreye sokulması ile finanse edilir. Özel şahıslar ve vakıflar da onarıcı adalet mekanizmasına katkıda bulunabilirler. Örneğin, son olarak, Istanbul’da "Armen kamp" olarak bilinen arsa ve yetim Ermeni çocukları tesisi, şimdiki sahibinden, eski sahibi olan Ermeni vakfına bedelsiz olarak verilmiştir.

Ancak, nasafet(hakçalık) düşüncesini harekete geçirmek isteyenlerin , karşılıklılık beklentilerini de göz önünde tutmaları gerekir. Militanların ve sivri uçların gerginliği arttırmak için sürekli fırsat kolladığı bir ortam, onarıcı adalet adımlarını geciktirir, hatta engeller. Bu itibarla onarıcı adalet taleplerini dile getirenlerin, hakçalık düşüncesinin devreye girebileceği barışçı ve yapıcı ortamı öncelikle sağlamaları amaca varmak için elzemdir.

Bazı AB ülkelerinde AB Çerçeve Kararı çerçevesinde soykırımını inkar davaları açılabilir

-Avrupa Birliğinin " Irk Ayrımcılığı ve Yabancı Düşmanlığı ile Mücadele Çerçeve Kararında" bulunan "soykırımını inkar edenin cezalandırılmasına" ait kurallar, bazı AB ülkeleri tarafından, o ülkede tanınan soykırımı iddialarını inkar edenleri mahkum etmek amacını güden ceza yasası kurallarının dayanağı sayılabilir. Kimi ülke yargısı bu yönde kararlar alabilir. Fransa Cumhurbaşkanının Fransa’da Ermeni soykırımını inkar edenin cezalandırılmasını öngören mevzuat değişlikliği Çerçeve Kararına dayandırılmak istenebilir. Gerek Çefçeve Kararı, gerek ülkelerin mevzuatı incelenmelidir.

Soykırımını yadsıma söylemi konusunda öneri

Yurt dışında (özellikle Fransa’da, Yunanistan’da, Kıbrıs Rum kesiminde, bazı başka AB ülkelerinde) Ermeni , Pontus, Süryani, Keldani soykırımı savlarını yadsıyacak olanlar, "bu yadsımayı, 1948 Soykırımı Sözleşmesi bağlamında yaptıklarını, 1915 tehcirinin soykırımı veya insanlığa karşı suç sayıldığı hakkında yetkili mahkeme kararı olmadığını, soykırımı suçunun esasını oluşturan özel kasıt unsurunun bulunmadığı görüşünü savunduğunu , görüşünün AİHS 10 maddesinde öngörülen ifade özgürlüğü çerçevesine girdiğini" vurgulamalı, ırk ayrımcılığı, nefret veya şiddet celbine yönelik sözcüklerden dikkatle kaçınmalıdır.

Yurt dışında tarih kitaplarında Ermeni soykırımına yapılan referansları kaldırmak için yapılabilecek çalışmalar

-Yurt dışındaki sivil toplum örgütleri, tarih kitaplarında kayıtlı Ermeni soykırımı savlarına karşı o ülkelerde hukuksal mücadele başlatmalıdır.. Bu hukuk mücadelesinde , Ermeni soykırımı suçlamasına okul kitaplarında veya yardımcı kitaplarda yer verilmesinin, Türk asıllı öğrencilerin düşüncelerini değiştirmeğe zorlama amacını güttüğü ve düşünce özgürlüğünü zedelediği vurgulanmalıdır. Kamu, bu hukuk ve yargı mücadelesinin giderlerini karşılamalıdır

Siyasal ortamın ilişkilerde iyileşmeyi engellemesi

Reklamlar

www.ozelburoistihhbarat.com

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

%d blogcu bunu beğendi: