DIŞ POLİTİKA DOSYASI : Türk Dış Politikasının Ekseni Kayıyor mu ?


Türk Dış Politikasının Ekseni Kayıyor mu ?

Son dönem Türk dış politikasında sadece Batı’yı önceleyen değil, Doğu’yu da kucaklayan bir anlayış benimsenmesi, kimi çevrelerce Türkiye’nin ‘eksen kayması’ yaşadığı yorumlarına muhatap oldu. Bilhassa Obama’nın selefi Bush’a yakın medya organları, İsrail ile Türkiye arasında ne zaman bir gerginlik yaşansa, Türkiye’nin Batı’dan uzaklaştığı iddiasını gündeme getirerek, ‘eksen kayması’ tartışmalarının hortlamasına yol açtı. Bu tür iddialara en somut cevap ise, Türkiye’nin NATO bünyesindeki faaliyetleri ve AB üyelik sürecindeki reform çalışmaları oldu.

Son zamanlarda sıkça tartışılan konulardan biri de Türk dış politikasında bir eksen kaymasının yaşanıp yaşanmadığı ile ilgilidir. Esasında bu soruya cevap verme çabasına girişmeden önce bu sorunun nasıl, kimler tarafından ve niçin ortaya atılmış olabileceğini anlamaya çalışmakta fayda var. Eksen tartışmaları esas itibariyle ilk önce bazı Batılı yayın organlarında, bilhassa ABD’deki bazı gazetelerde tartışılmaya başlanmış, daha sonra Türk medyasında ve akademyasında tartışma genişlemiştir. Tartışmaya zemin olan ana konu, Türkiye’nin bugüne kadarki klasik Batılı/Batıcı dış politika yaklaşımını terk ederek yüzünü Doğu’ya, hatta büyük oranda Ortadoğu’ya ve/veya Müslüman dünyaya dönmüş olmasıdır. Buna gerekçe olarak da Türkiye’nin İsrail ile bozulan ilişkileri, İran ile yakın ilişkileri ve Suriye ve Irak gibi komşu ülkeleriyle kurduğu ittifak derecesindeki yakın ilişkileri gösterilmektedir. Ancak hemen vurgulanması gereken nokta şudur ki, eksen kayması tartışmalarına damgasını vuran asıl konu bozulan Türkiye-İsrail ilişkileridir. Zaten eksen tartışmalarını gündeme taşıyan dış basındaki makalelere bakıldığında, konunun bir biçimde Türkiye-İsrail ilişkilerine getirildiği açıkça görülebilir. Dolayısıyla eksen kayması tartışmalarını ortaya atanların esas rahatsızlığı, Türkiye’nin bilhassa Gazze saldırılarına gösterdiği tepki ve Başbakan’ın Davos çıkışından itibaren belirginleşen İsrail’e dönük eleştirel tavrından kaynaklandığı söylenebilir.

Eksen kayması tartışmalarının ABD’de öne çıktığı mecraların ise daha çok muhafazakâr ve Cumhuriyetçi kanada yakın medya organları olduğunu gözlemlemek mümkündür. Washington Post, WSJ gibi gazeteler ya da Washington Enstitüsü gibi Bush döneminin gözde kurumları, eksen kayması tartışmalarının odağı haline gelen mecralar olmuştur. Bu ve benzeri mecralarda yayımlanan kimi makalelerde, Türkiye’nin, nükleer bir tehdit haline geldiği iddia edilen İran ile çok fazla samimi olduğu, Filistin konusunda aşırı hassas ve bazen duygusal davrandığı, Suriye gibi ülkelerle de çok fazla yakınlaştığı savunulmaktadır. Nihayetinde dile getirilen konu, Türkiye’nin yüzünü Batı’dan Doğu’ya doğru dönmekte olduğu, yani Batı’nın Türkiye’yi kaybettiği ve Türk hükümetinin de İslamcı reflekslerle hareket ederek Doğululaştığı savlarından hareketle Türk dış politikasının ekseninin kaydığı hususudur.

Türk Dış Politikasının Temel İlkeleri

Bu hususu bir an için cevaplanması gereken bir soru olarak kabul edip cevaplar aramaya başlarsak, ilk önce Türk dış politikasının hangi temeller üzerine bina edildiğini hatırlatmamız gerekecektir. Çünkü bir şeyin değiştiğini savunmak için onun nasıl bir değişim gösterdiğini ve bu değişimin niteliğini ortaya koymak gerekmektedir. Türkiye’de birçok üniversitede ilgili bölümlerde ders kitabı olarak okutulan Baskın Oran’ın iki ciltlik Türk Dış Politikası adlı eserine bakıldığında şu üç ilkeden bahsedildiği görülür: Batıcılık, Meşruiyetçilik ve Statükoculuk. Türk dış politikası Batıcıdır, çünkü Cumhuriyet’in kuruluş ideolojisi Batıcıdır ve yönünü Batı’ya dönmüştür. İki yüz yıllık modernleşme mücadelesinin ana rotası da Batı’dır ve özünde Avrupalı değerler yer almaktadır. Türk dış politikası Meşruiyetçidir; çünkü ülke, Lozan’da kazandığı bağımsızlığını, hegemon devletler ve diğer potansiyel tehdit ülkeler karşısında savunabilmek için uluslararası hukuka dayanmak ve meşruluk ilkesini her zaman kullanmak durumundadır. Türk dış politikası Statükocudur; bölgesinde statükoyu savunur, zira Misak-ı Milli sınırlarında kurulan yeni Cumhuriyet’in toprak alıp verme ile bir işi olmadığını tüm dünyaya ilan etmesi onun sıhhati açısından gereklidir. Uygulamalarda, kendi içinde anlamlı olan ve açıklanabilecek birtakım farklı durumlar söz konusu olmuş ise de, Türkiye ilkesel anlamda her zaman bu üç ilkeye bağlı kalmıştır. Esasen bir ülkenin dış politikasında eksen kaymasından bahsedebilmek için belirli ilkelerinde gözlemlenebilir ve geçici olmayan değişikliklerin olmasını beklemek lazımdır. Yoksa tepkisel veya anlık durumlardan yola çıkarak bir ülkenin dış politikasında eksen kayması yaşandığını iddia etmek bilimsel olmadığı gibi iyi niyetle de bağdaştırılamayacak bir tavır olur.

Türk dış politikasının son yıllarına (AK Partili yıllarına) bakarak, devletin asıl rotası olan AB’den yüzünü çevirdiği iddia edilemez. Hatta hükümetin ilk yıllarında gösterdiği AB performansı hiç de küçümsenemeyecek bir atılımdır. Ancak sonrasında bir yavaşlamanın gözlemlenmesi rotanın değiştiği anlamına gelmez. Kaldı ki bu süreçte Merkel ve Sarkozy faktörünü atlamak ve Avrupa Birliği sürecindeki yavaşlamada tüm kabahati Türkiye’ye yüklemek de haksızlık olur. Öte yandan Türk-Amerikan ilişkilerinde, 1 Mart krizinde yaşananların ardından oluşan kara bulutlar zaman içinde giderilmiş, Obama yönetiminin işbaşına gelmesiyle de iki ülke arasındaki ilişkiler son derece olumlu bir istikamete girmiştir. Geriye kalan ve zaten tartışmaya yol açan konu ise İsrail-Türkiye ilişkileridir. Bu ilişkilerde yaşanan gerilimler birçok vesileyle artmış ve son ‘alçak koltuk’ kriziyle zirve yapmıştır. Bu koltuk krizi, ayrı bir yazıda ele alınmayı gerektirecek kadar derin ve hacimli bir konu olup, burada uzunca değinilmeyecektir.

İlk ilke olan Batıcılığa ilişkin diğer şikâyet konusu ise Türkiye’nin doğu komşularıyla kurmuş olduğu yakın ilişkilerdir. Burada hatırlanması gereken iki husus vardır: Birinci olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin bugüne kadar komşu ülkeleriyle kurmuş olduğu ilişkilerin ilelebet aynen devam etmesi beklenmemelidir; bazen yakınlaşmalar bazen de uzaklaşmaların olması normaldir. Dolayısıyla Türkiye’nin bugün İran veya Suriye ile yakın ikili ilişkiler kurmuş olması onun Batı’dan yüz çevirdiği anlamına gelmez. Geçmişle aradaki fark, bugün Türkiye’nin hem Batı ile hem de Doğu ile ilişki kuruyor olmasıdır. İkinci olarak, Türkiye doğu komşularıyla eskiden de kimi ittifaklar ve yakın ilişkiler kurmuştur; önemli olan bunların gerekçe ve temellerinin ne olduğunu anlamak ve bu süreçte Türkiye’nin Batı’dan kopup kopmadığına bakmaktır. Tüm bu mülahazalardan yola çıkarak ortaya konabilecek dürüst bir analiz, Türk dış politikasının Batıcılık ekseninde bir kayma olmadığını; fakat dış politikada, hem Batı’ya hem de Doğu’ya köprü olmaya çalışan çok boyutlu bir diplomatik yaklaşımın benimsendiğini ortaya koyar.
Diğer iki temel ilke olan Meşruiyetçilik ve Statükoculukla ilgili olarak da şunları söyleyebiliriz. Türkiye uluslararası hukuka her zaman saygı göstermiş ve onu referans almıştır. Hatta bazı bilgi yoksunu kişilerin, bu durumun aksini ispatlamak için öne sürdükleri Kıbrıs Barış Harekâtı dahi, Türkiye’nin garantörlük haklarından, yani uluslararası hukuktan doğan haklarının kullanımı idi. Statükoculuğa gelince, bu ilkenin özünde irredantist (dil, din, soy ve kültür birlikteliği olduğu halde herhangi bir devletin sınırları dışında yer alan halk ile söz konusu devletin birleşmesi fikridir) olmama ilkesi vardır. Yani Türkiye komşu ülkelerin toprak bütünlüğüne saygılıdır ve aynı saygıyı onlardan beklemektedir. Hatay dışında (ki bu konunun meşruiyetini açıklayan tarihsel gerçeklere dikkat edilmelidir) Türkiye Cumhuriyeti’nin bu konudaki tutumu tarihsel olarak bellidir. Dolayısıyla ne Meşruiyetçilik ne de Statükoculuk anlamında Türk dış politikasının ilkesel bir değişim/dönüşüm yaşadığı ve ekseninin kaydığı iddia edilebilir. Peki, o halde Türk dış politikasına ilişkin bu eksen kayması tartışmalarını nasıl yorumlamalıyız?

Üç Tarz-ı Şüphecilik

Fuat Keyman, son dönemde yayımlanan bir makalesinde mevcut Türk dış politikasına yönelik üç tarz şüpheciliğin ortaya çıktığını anlatıyor. Bunların ilki, yoğun şüphecilik olarak ifade edilebilecek olan ve temelde Türkiye ile İsrail arasındaki gerilime sıkça vurgu yaparak, Türk devletinin mevcut yöneticileri eliyle giderek İslamlaştığını savunan görüştür. Bu görüş, savunduğu hususlarda taraflı olduğu ve Türkiye’nin AB üyelik müzakere sürecini, NATO bünyesinde aldığı görevleri vb. birçok olguyu görmezden geldiği kabul görmüş olgulardan ibaret olduğu için pek itibar görmemektedir. İkinci şüpheci tavır, ince/hafif şüphecilik olarak betimleniyor ve Türk dış politikasının son dönemde yüzünü yavaş yavaş Batı’dan Doğu’ya dönmekte olduğu şeklindeki eleştirel tavrı yansıtıyor. Bu şüpheciliğin kendi içinde tutarlı yanları vardır ve en çok eleştirdiği husus, Türkiye’nin yeni dostlar edinirken eski dostlarını kaybetme tehlikesi taşıdığıdır. Eğer buradaki eski dost İsrail ise, evet, bu eleştiri haklıdır ve tartışılmalıdır. Ancak diğer Batılı ülkelerle Türkiye’nin aşılamayacak bir sorunu yoktur; mevcut sorunlar da zaten müzakere edilmektedir. Üçüncü şüphecilik ise, son yıllardaki proaktif ve çok boyutlu Türk dış politikasının, ne ölçüde realist ve sürdürülebilir olduğunu sorgulamaktadır. Bu son şüpheciliğin cidden mütalaa edilmesi gereken önemli tartışma konuları vardır ve inanıyorum ki, Türk dış politika yapıcıları bunun farkındadır.

Buraya bu üç şüpheciliği almamın nedeni, Batı’da ortaya çıkan “Türkiye nereye gidiyor?” türünden soruları irdelemenin, Türk dış politikası bakımından taşıdığı muhtemel faydalardır. Şimdi buradan yola çıkarak her aklıselim sahibi insan, Türkiye’de kimin, nasıl ve hangi tür konuları konuştuğunu ve eksen kayması tartışmalarını nereye konumlandırdığını değerlendirebilir. Keyman, makalesinde, ilk şüpheciliğin açık kural hataları yaptığını ve Türk dış politikasını yanlış okuduğunu; ikinci şüpheciliğin kısmen tartışılması gerektiğini, çünkü son dönem Türk dış politikasındaki hızlı dönüşümün Batılılar arasında hakikaten bazı tedirginlikler doğurduğunu; üçüncü şüpheciliğin ise uluslararası ilişkiler açısından anlamlı ve kuramsal bir sorgulamanın uzantısı olarak kıymetli ve dikkate değer olduğunu anlatıyor. Ancak sonuçta ortaya çıkan tablo, hızla dönüşen Türk dış politikasına ilişkin dışarıda bazı soru işaretlerinin belirdiğini/belirebileceğini, ancak Türk dış politikasında bir eksen kayması yaşanmadığını ortaya koyuyor. Bu tablo, tam aksine, ‘eksen kayması’ tartışmalarını başlatanların ya yanlış analizler sonucunda Türk dış politikasını gerçekten algılayamadıklarını, ya da iyi niyetli hareket etmediklerini ve kendi kurguladıkları ‘eksenden’ kaymaya başlayan Türkiye’yi ‘hizaya getirmek’ istediklerini gösteriyor.

Sonuç

Sonuç olarak Türk dış politikasında ‘eksen kayması’ tartışmaları bir süre daha devam edeceğe benziyor; zira Türkiye ile İsrail arasındaki gerilim zaman zaman yükseliyor ve özellikle ABD’deki Yahudi lobilerinin rahatsızlığı artıyor. Yukarıda birkaçının ismi zikredilen mecralarda Türkiye’nin dış politikadaki yönüne ilişkin tedirgin edici yazılar çıktıkça, bu yazılar ertesi gün Türk basınına malzeme oluyor. Sonra da kimi ‘uzmanlar’ konuya ilişkin değerlendirmeler yapıyor ve Türkiye’nin kendine, bazı konularda çeki düzen vermesi gerektiğini iddia ediyor. Tüm bu tartışmalarda konunun merkezi hep aynı: Türkiye-İsrail ilişkileri ve tabii bu bağlamda Türkiye-İran ilişkileri. Halbuki tüm bu analizlerde görülemeyen ya da görülmek istenmeyen husus, Türk dış politikasının son yıllarda benimsediği çok boyutlu ve proaktif yaklaşımıdır.

Türkiye bir yandan AB sürecini ve Batı’yla olan ilişkilerini devam ettirirken, öte yandan en yakınından başlayarak uzak coğrafyalara doğru bir açılım/atılım peşindedir. Elbette bu kadar hızlı dönüşen yapıcı ve aktif bir politika yapım sürecinde kimi hatalar olabilir. Buna rağmen, başta ABD yönetimi olmak üzere, Türkiye üzerinde etkisi olan ülkelere ve içerideki kimi kesimlere ‘Türkiye elden kayabilir, hemen bir şeyler yapılsın’ mesajı verme kaygısıyla Türk dış politikasının ekseninin kaydığını iddia edenler bulunabilir. Oysa Türkiye, iç politikasında demokratikleşme mücadelesi veriyor; dış politikada gücünü/etkisini artırıyor. Küresel karmaşanın yaşandığı ve Türkiye’nin bölgesel güç olduğu bir ortamda, ‘Türkiye’nin ekseni kayıyor, müdahale edilmeli’ türünden mesajlar geçersiz ve anlamsızdır. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun ortaya koyduğu gibi, “Türk dış politikasının ekseni Ankara, ufku 360 derecedir”. Zira Türkiye, artık sadece Batı ile değil tüm dünya ile ilişki/iletişim kurabilen ve yakın komşularıyla ittifak/işbirliği oluşturabilen bir ülke olarak kendi eksenini kendisi belirleyebilme gücüne muktedir olma yolundadır. Belki de esas korkulan şey budur!

(Ekopolitik Gündem, Hakan Çopur, Mart-Nisan 2010)

Etiketlendi:, ,

www.ozelburoistihhbarat.com

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

%d blogcu bunu beğendi: