IRAK DOSYASI /// MİLLİ ÇÖZÜM DERGİSİ : MUSUL MUAMMASI VE “MASADA OLACAĞIZ” MASALI


KAYNAK : http://www.millicozum.com/mc/ozel-yazilar/musul-muammasi-ve-masada-olacagiz-masali

Unutmayalım, İttihatçı dönme Masonların gaflet ve hıyanetiyle biz Birinci Dünya Savaşı’na büyük bir iştahla katıldık ve o savaşta sadece hezimete uğramadık, büyük bir imparatorluğu da elimizden çıkardık. O sırada İngiltere, Fransa ve Rusya ile savaşmakta olan Almanya, Osmanlı Devleti’nin de yanında yer almasını istemekte, aralarındaki askeri ittifakı da bunu sağlamak amacıyla kullanmaktadır. Alman Generali Liman von Sanders, (İttihatçıların gayri milli duygularıyla) Osmanlı’nın Genelkurmay Başkanı’dır. Gemilerin Karadeniz’e çıkarılması, Rusya’daki hedeflerin dövülmesi bu sebeple zor olmamıştır. Ülkeyi savaşa sokacak karardan Sadrazam Said Halim Paşa’nın haberi olmamıştır. “Hükümet idaresinin başında bulunan sadrazamın herkesten evvel bilmesi gereken devletin hayatıyla ilgili böyle mühim bir meselenin, bir-iki bakanın oyuyla gerçekleşmesinden ve sorumluluk birinci derecede kendisine ait iken yabancı gibi dışarıda bırakılmasından duyduğu tepkiyle, Said Halim Paşa istifaya karar almıştır. Paşa’yı kararından vazgeçirmeye uğraşmış ve başarmışlardır. Paşa, dönüş sebebini, “Memleketi böyle bir felaket içinde bırakıp çekilmeyi vicdanen uygun görmedim” diye açıklayacaktır. Yine görevinde kalacak ve olayın savaşa yol açmaması için çalışacaktır. “Biz tarafsızlığımızı korumak istiyoruz. Bir kaza olmuştur; zarar ve ziyanın tespiti için bir komisyon kurulsun, özür de dileyelim, siz de olayı olmamış kabul ediniz” diye İtilaf devletlerine başvuracak, olayın kaza olduğuna dair bir resmi raporu da başvuruya ekleyip yollayacak, ama beklediği cevabı alamayacaktır.

Son bir gayretle bakanlarını evine çağıran Said Halim Paşa ve onlara “Biz yine de tarafsızlığımızı koruyacağımızı duyuralım ve savaş dışında kalalım” görüşünü açıklayıp: “Turan’ı, Mısır’ı, Trablus’u, Tunus’u, Cezayir’i yeniden alacağımız türlü iddiaları bırakalım; çünkü biliyorsunuz, her milletin 3 devri vardır: Fetihler (fütuhat) devri… Duraklama (tevakkuf) devri… Çöküş (inhitat) devri… İnşallah bizimki çöküş değildir. Tarafsız kalalım, sınırlarımızı koruyalım.” diye uyaracak, ama sözleri dikkate alınmayacaktır. Kendisinin istifaya zorlanmasının ardından (4 Şubat 1917) ülkeyi savaşa sokan üçlü gruptan (diğer ikisi Enver ve Cemal paşalardır) Talat Paşa sadrazam olarak atanacaktır. Ne acıdır ki o dönemin sorumluluğunu taşıyan Mason ve dönme kadro savaş sonrasında ülkeyi terk edip kaçacaktır. Biz sonumuzu getirecek savaşa girince Osmanlı (Yahudi) basını bayram etmeye başlamıştır. “Rus gemilerinin batırıldığına ve limanlarının vurulduğuna dair yapılan açıklama Türk basınında sevinç ve mutluluk yaratmıştır!?” Tanin, “Eski sevgililerimiz zafer ve nusret yine bizimle” diye başlıklar atmakta, İzmir’de çıkan Ahenk, “Osmanlı bahriyesinin kahredici kuvveti”nden, Yunus Nadi de ‘cihad-ı ekber’den dem vurmaktadır. Bugünkü yandaş medya da aynı şeyleri yapmakta, tehlikeleri uyaranları "korkaklıkla" suçlamaktadır.

"Sınırlarımızın değişmemesi gerektiğinin altını çizen sürüyle isim vardır. Ancak sınırlar değişmeyecekse tarih nasıl yazılacaktı? Evinde oturarak sınırlarını genişleten tek bir devlet var mıydı? Etliye sütlüye karışmadan büyük olabilen tek bir başkent var mıydı?… Türkiye küçük kalamayacak kadar büyük bir devlet (sayılırdı…) Sadece bizde bunu görmek (ve fırsatları değerlendirmek) istemeyenler bulunmaktaydı. Tarih yazdığımızı unutup kenarda köşede sessizce oturmamızı isteyen çok kişiye aldanmamak (yani Irak’ın, Suriye’nin kuzeyini topraklarımıza katmak lazımdı). Dünyada biz bilmesek de büyük bir rolümüz vardı. Kürtlerle kucaklaşma ve bütünleşme tamamlanmalıydı. Türkiye bütünlüğünü ve büyüklüğünü koruyarak bunu yapmalıydı. Sonra diğer renkler de bize gelecek (ve teslim olacaktı). Bu bölgenin de, Amerika’nın da, Ortadoğu’nun da, enerji trafiğinin de sağlıklı yürümesi için bunlar şarttı. Bunu bizden başka sağlayacak tek bir seçenek bile kalmamıştı. Bize karşı ellerindeki kozları kullanmak isteseler de Washington’un başka şansı bulunmamaktaydı… Türkiye olmadan kimse buralarda (Ortadoğu’da, İslam coğrafyasında) adım atamazdı… Hep söylediğim gibi bunu bilmek büyük ayrıcalıktı… Gerisi kolaydı, Bölgeyi bize bırakacaklardı, buna mecburlardı… Yoksa kendi kurdukları sistem yıkılırdı… Bizi yıkamadıklarına göre dediğimizi yapmak zorundalardı…"[1]

AKP ve Erdoğan zihniyetinin hem akıl hocası hem tercümanı olan; (aslında ABD ve Yahudi lobilerinin niyetini sunan ve Siyonist projelerini savunan) Ergün Diler gibiler, artık açıkça ve pervasızca: “ABD ve İsrail’in çıkarları doğrultusunda Suriye ve Irak’ın kuzeyini Türkiye’ye bağlayalım. Siyonizm’in çıkarları ve küresel sömürü sisteminin devamı için kâhyalık yapalım. Ve Tabi biz de bu uşaklık ve jandarmalık payımızı alalım. Türkiye’siz bunu yapmaya kalkışmaları onlara çok pahalıya mal olacaktı… Bu arada kendi halkımıza da ‘Bakın sınırlarımızı genişlettik, büyük devlet haline geldik, Erdoğan sayesinde kendi talihimizi yendik ve tarihin gidişini değiştirdik!’ havaları atıp avutalım!..” çağrıları yapmakta ve tüm yandaş medya da aslında aynı davulu çalmaktaydı. Aynen Osmanlının 1. Dünya Savaşına girmesi için ittihatçı Masonları kışkırtan Yahudi basını gibi davranmaktaydı!?

Aynı mutfaktan beslenen ve aynı pazarlıklar kulağına üflenen İbrahim Karagül de aynı ittihatcı fırsatcılığını savunmaktaydı:

“Mesele özetle şudur: Musul ve Halep ile iki ülkenin kuzeyi, artık Irak ve Suriye’nin denetiminde olmayacaktır. Bu kuşakta, Türkiye’yi devre dışı bırakmak için PKK/PYD ve DAEŞ’le oyun kurulmaktadır. Bu oyun Türkiye’yi hedef almaktadır, bir süre sonra savaş ilanı olarak önümüze çıkacaktır. Öyleyse, kim ne oyun kurarsa kursun Türkiye bu kuşağa hâkim olmalıdır, bölgenin Türkiye’nin denetimine geçmesi lazımdır. Doksan yıl önceki oyunlara bir kez daha kurban olmamalıyız.”[2]

Bunun anlamı, Irak ve Suriye’nin Kuzeyinde bir Kürt–Türk federasyonu kurulmalı, burası gerçekte ABD ve İsrail’in, görünüşte Türkiye’nin güdümüne bırakılmalı; Musul ve Kerkük’ün yeni fatihi (!) Erdoğan Başkanlığa taşınmalı ve artık, Meclis, hükümet, MGK, MİT gibi bütün engel kurumlar devre dışı bırakılıp Türkiye BAŞKAN Bey üzerinden talimatla yönetilmeye başlanmalıdır!?

ABD Başkanı Barack Obama, "Musul operasyonunun zor ve uzun olacağını ama DAEŞ’in mutlaka yenilgiye uğratılacağını" açıklamıştı. Obama, İtalya Başbakanı Matteo Renzi’yle birlikte düzenlediği basın toplantısında Musul’u DAEŞ’ten kurtarmak için Irak ordusunun başlattığı operasyonu büyük bir adım olarak tanımlamış Musul operasyonun uzun ve zor bir mücadele olacağını vurgulamıştı. Bu itiraflar DEAŞ bahanesiyle bölgemizde büyük bir tahribat ve zayiat yaşanacağı şeklinde okunmalıydı. Çünkü Siyonist odakların sekreteri Obama, patronlarının niyetini açığa vurmaktaydı. Bu açıklamanın ardından ABD Savunma Bakanı Ashton Carter’ın IŞİD’e yönelik operasyonlarla ilgili görüşmelerde bulunmak için Türkiye’ye gelme kararı almıştı. Pentagon’dan yapılan açıklamada, “Carter, Irak ve Suriye’deki son gelişmeler de dahil olmak üzere bölgedeki güvenlik sıkıntılarını tartışmak için Türk liderlerle toplantı gerçekleştirecek” ifadeleri kullanılmıştı.

ABD Savunma Bakanı Ash Carter, Türkiye’nin, Musul’un DEAŞ’tan kurtarılması operasyonunda yer alması konusunda prensipte anlaşıldığını açıklamıştı. Carter, Ankara’da Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan, Başbakan Binali Yıldırım ve Savunma Bakanı Fikri Işık ile yaptığı görüşmeler sonrasında kendisiyle seyahat eden gazetecilere, Türkiye’nin, Irak’ın Musul kentinin DEAŞ’tan kurtarılması operasyonuna katılması konusunda prensipte anlaşıldığını doğrulamıştı. Türkiye’nin, Irak’ın kuzeyindeki Musul’un, terör örgütü DEAŞ’tan kurtarılmasında rol alması gerektiğini ifade eden Carter, ancak bu konuyla ilgili son kararın Irak yönetiminin onayını gerektirdiğini hatırlatıp sorumluluğu kukla Irak yönetiminin üzerine atmıştı. "Yaptığımız konuşmalara dayanarak, çok eminim ki bu uygulanabilirlikleri tüm tarafların hassasiyetlerine özen gösterecek şekilde etraflıca ele alabileceğiz" ifadesini kullanan Carter, Türkiye’nin bölgede tarihi bir misyon taşıdığını ve bunun gereği olarak hem Suriye hem de Irak’ta DEAŞ’a karşı mücadelede rol alacağını vurgulamıştı. Evet Türkiye böylece kendi zoruyla koalisyona katılacak ve sonuçlarına katlanacaktı!

“Arap Baharı” tuzağı, BOP’un yeni bir aşamasıydı ve AKP bunların baş figüranıydı. Evet, Suriye’deki felaketi AKP kafası ve Sn. Erdoğan kendi eliyle hazırlamıştı. ABD’nin bölgeye niye el attığı, yanı başımızda ne yapmaya çalıştığı ve bölgede neleri amaçladığı doğru yorumlanmalıydı. ABD ile PKK/PYD ilişkisinin hedefi ve DEAŞ’ın bölgede gördüğü işlevi de anlaşılamadı. Bu da yetmezmiş gibi ABD’nin buraya gelirken yanında getirdiği uyduruk gerekçeler, AKP kafalılarca gerçekmiş gibi millete pazarlandı. Oysa ABD, Türkiye’nin geleceğini şekillendirmeye Suriye’den başlamıştı. Ankara bunun, güney sınırımızda başlayan kuşatma tamamlanma aşamasına geldiğinde ancak farkına vardı. Türkiye PKK, DEAŞ ve FETÖ’nün terör saldırılarından, HDP ve CHP’nin ise körüklediği siyasi kaos ortamından başını kaldırdığında Türkiye’nin kuşatıldığını anladı, ama çok geç kalmıştı. ABD’nin yanı başımızdaki operasyonlarını güle oynaya izlerken kendimizi bir anda varlık ve yokluk mücadelesi içinde bulunmamıza bu kafalar sebep olmuşlardı. Ülkenin siyasi birliği ve toprak bütünlüğü tehlike altındaydı. Fırat Kalkanı operasyonu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dediği gibi bıçak kemiğe dayandığında ve TSK’nın kararlı tavrıyla yapılmıştı. Evet, Fırat Kalkanı harekâtı olmasaydı ABD, PYD ile Menbiç üzerinden Afrin ile bağlantı kurarak terör koridorunu tamamlayacak ve Türkiye’nin Ortadoğu ile ilişkisini kesmeyi başaracaktı. “Stratejik dostumuz” ABD, terör örgütünü bu ülkeye sınır komşusu yapacak ve Ankara’yı kendi evlatlarını katleden bu örgütü devlet olarak tanımaya zorlayacaktı.

Böylece Türkiye, kendi kazdığı kuyuya düşmekten son anda kurtulmuş durumdaydı. Artık Türkiye, Suriye ve Irak’ta ABD’nin ihtiyaçları için değil, Ülkemizin çıkarları için hareket etmeye başladı. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin PYD’ye yönelik gerçekleştirdiği etkili operasyona ilk tepkinin Beyaz Saray ve Şam’dan gelmesi aslında bölgede kimin kimle dost, kimin kimle düşman olduğunu da açığa vurmaktaydı" itirafları çok geç kalmış uyarılardı. “Biz sizi çağırmadık, zorla katıldınız, şimdi sonuçlarına katlanınız!” demek için bizi koalisyona sokmalarına rağmen, Milli Savunma Bakanı Fikri Işık, Musul Operasyonu’na Türk hava unsurlarının da katılması yönünde Koalisyon güçleriyle mutabakata vardıklarını açıklamıştı. Başbakan Yıldırım, partisinin grup toplantısında dünyanın yakından takip ettiği Musul operasyonunu değerlendirirken şu açıklamalarda bulunmuşlardı: “Musul’da uzun süredir konuşulan operasyon başlamıştır. Olan biteni yakından takip ediyoruz. Planlarımız, hesaplarımız yapılmıştır. Türkiye’nin aleyhine herhangi bir durum ortaya çıkarsa gereken adım anında atılacak ve misliyle karşılık bulacaktır. "Biz operasyonda da olacağız, masada da olacağız", sözünün arkasındayız.”

Beştepe’de akademik yıl açılışında konuşan Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan ise: "Misak-ı Milli’yi kavrarsak Suriye’deki, Irak’taki sorumluluğumuzun ne olduğunu anlarız. Eğer bugün "Musul üzerinde bizim sorumluluğumuz var, hem masada hem arazide olacağız" diyorsak bunun bir sebebi var. Bunu durup dururken, dostlar alışverişte görsün diye söylemiyoruz. Bütün diplomatik anlaşmalar hepsi sürüyor, diğer yandan da hazırlıklar devam ediyor" diye havalar atmıştı. Erdoğan, "30 bin kişiyle Haşdi Şabi geliyor diyorlar. Geleceği varsa göreceği de var. Musul’da 2 milyon Arap Sünni-Türkmen var. Biz onları Başika’da eğittik. Biz bunları yaparken, Irak merkezi yönetiminden gelen taleple yaptık. Şimdi ne oldu bu Irak merkezi yönetimine? Hava değişti. Şimdi biz Amerikalı dostlarımıza diyoruz. Bizi bu tezgâha getiremezsiniz" sözleriyle aslında mezhebi ve etnik kapışmalara katkı sunacaklarının bile farkında olmadıklarını açığa vurmuşlardı.

Siyonist Generalin itirafları!

ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Yahudi asıllı General Joseph Votel, Türkiye’nin terör örgütü DEAŞ’e karşı yürütülen kampanyada “olağanüstü öneme” sahip olduğunu belirterek, “Türkiye’nin desteği olmadan şu anda Suriye’de yaptıklarımızı yapamazdık” itirafında bulunmuşlardı. ABD’nin Ortadoğu’daki operasyonlarını yürüten CENTCOM’un komutanı General Votel, Musul operasyonlarıyla ilgili harekâtın istenildiği gibi ilerlediğini açıklamıştı. Votel, operasyonun ne zaman sonuçlanacağına dair şu aşamada herhangi bir zaman vermenin güç olacağını vurgulamıştı. Suriye’de çok daha küçük büyüklükteki Münbiç’in alınmasının dahi 71 gün sürdüğünü hatırlatan Votel, DEAŞ’ın Musul’da iki yıldır bulunduğunun ve kenti korumak için hazırlık yaptığının göz önünde bulundurulmasını hatırlatmıştı.

“Türkiye olmadan yapamazdık”

Votel, bir soru üzerine, Türkiye’nin bugüne kadar DEAŞ karşıtı mücadeleye sunduğu “olumlu” katkılara dikkati çekerek: “NATO müttefikimiz olan Türkiye, bu kampanya için olağanüstü bir önem taşımaktadır. Türkiye’nin desteği olmadan şu anda Suriye’de yaptıklarımızı (!) yapamazdık. Üsleri, onlardan aldığımız diğer destekler bizim yaptıklarımız için son derece hayati önem taşımaktadır” itirafında bulunmuşlardı.

Oysa Sn. Cumhurbaşkanı, şimdi aynen İttihatçıların tavrını takınmıştı. Hani “Biz başladı demeden başlamaz” buyurmuşlardı, ama Musul operasyonuna Türkiye’siz başlamışlardı. Hani “İran ile Irak birlik olup Şiilik yapıyor, ABD ise bu ittifaka tam destek veriyor, bu arada Arap Birliği bile bunlardan yana tavır alıyordu!?” Şimdi aynı Amerika’yla suç ortaklığı nasıl yapılırdı? Hani, Musul’daki katliama bulaşmayacaktık! Hem “Eğittiğimiz iki bin kişi operasyona katılacaktı, hem de, “Musul’da katliam yapılıyor” diye yakınacaksınız, bu ne denli tutarlı bir yaklaşımdı? Hem İbadi’ye yüksek perdeden atıp tutmak, hem de Irak Merkezi yönetimi ile yaşanan Başika kampı krizinin ardından bir heyeti uzlaşma görüşmeleri için Irak’a yollamak” nasıl bir kahramanlıktı?

Erbakan Hoca defalarca uyarmıştı

1 Mart tezkeresi, İslam coğrafyasının işgaline zemin hazırlamak için planlanmıştı, ama Erbakan Hoca’nın uyarıları sonucu Meclis’e takılmıştı. Şimdi 15 Temmuz askeri darbe girişiminin sebebi bile bu tezkerenin kuyruk acısıdır. Erbakan Hoca, o yıllarda vekilleri ve halkı çok uyarmıştı. Kamuoyu tezkerenin onaylanmasına karşı çıkmıştı. 2. tezkere bile Meclis’e takılmıştı. Irak’ta 15 yıl içerisinde 2 milyon kişi katliama uğradı bunların 500 bini çocuklardı. 1 Mart tezkeresinin büyük bir algı operasyonu olduğu unutulmamalıdır, dönemin hükümeti tarafından sözde Saddam’ın zulmüne son vermek için Irak krizi konusu masaya yatırıldı ve kasıtlı algı operasyonları yaşandı. 80 bin ABD askeri güneye ağır silahlarla konuşlanacaktı. Tezkere hazırlandı. Meclis’e sunulmadan ABD, İskenderun’a yaklaştı. Dolaylı olarak işgal süreci yaşanmıştı. O süreçte Milli Görüş hareketi ABD askerlerinin ülke sınırlarına girmemesi için büyük bir çaba harcadı. Ülkenin içine sürüklendiği ağır ekonomik bunalım karşısında ABD’den 8 milyar dolar alınmıştı. Erbakan Hoca ‘Irak’ta katledilen bir çocuğun vebali dahi yakanızı bırakmaz’ uyarıları sonucu 1 Mart tezkeresi çıkmamıştı.

Suriye’deki Fırat Kalkanı harekâtında TSK desteği ile Dabık’ın ele geçirildiği ve Özgür Suriye Ordusu’nun El Bab’a yöneldiği bir aşamada aylardır beklenen Musul operasyonun zamanlaması anlamlıydı. Musul’un dört bir yanını kuşatan Irak hükümetinin ve koalisyon güçlerinin bir hattı bilerek açık bırakması da kafa karıştırıcıydı. Bu hattın, kaçmak isteyen DAEŞ’liler için açıldığı, böylece Musul’da zaten güç kaybetmiş örgütün yerleşik güçlerinin iyice dağılmasının amaçlandığı yorumları yapılmıştı. Ancak kaçan DAEŞ’lilerin gidebileceği yerlerin başında Özgür Suriye Ordusu’nun yöneldiği El Bab ile Rakka’nın gelmesi Ankara’ya göre operasyonun zamanlamasını kuşkulu ve kasıtlı hale sokmaktaydı. DAEŞ’in Dabık’tan atılmasının hemen ardından Musul’a yönelik uçuşların ve topçu atışlarının başlamasının, ertesi gün Musul’a varılmasının, yani bu kadar hızlı davranılmasının normal şartlara uygun olmadığı açıktı. İşte bunun nedeninin de Türkiye’nin Suriye’deki etkisini azaltma amaçlı olduğu sırıtmaktaydı. Özetle; Türkiye’nin Suriye’de PYD-PKK planlarını boşa çıkarıp güneye ilerlemesini durdurmanın bir yolunun da DAEŞ’i Musul’dan bu bölgeye çekmek olduğunu söyleyenler haklıydı.

Musul’a düzenlenen harekât ‘Haçlı Seferi’ görüntüsü taşıyor. Çünkü, IŞİD’e karşı düzenlenen harekâtın her tarafında ABD, Fransa ve İngiltere izleri bulunduğu halde, Arap ve Kürt unsurların asker ve polislerinin ön planda olduğu görüntüsü tercih ediliyor ve böylece İslam’a karşı yeni Haçlı İttifakı gizlenmeye çalışılıyor. ABD, Fransa ve İngiltere, havadan ve karadan, uçakları ve tanklarıyla sanki harekâta hiç katılmıyorlarmış gibi yapıyor… TV ekranlarına, gazete manşetlerine de kamyonların üzerinde IŞİD’le savaşmaya giden Iraklı asker ve polislerin görüntüleri yansıtılıyor… Oysa kendi teslim ettikleri Musul’u IŞİD’in elinden kurtarmayı amaçlayan harekâtın hazırlıklarının iki yıldır sürdüğü biliniyor. Yani IŞİD’in Suriye’deki varlığını Irak’a taşıdığı ve Musul’u eline geçirerek bütün dünyanın dikkatini üzerinde topladığı ilk günlerden beri…(bu sözde kurtarma operasyonu hazırlanıyor)… Beklendi beklendi ve birdenbire şimdi (Türkiye El-Bab’ı geri alınca) harekat başlatılıyor!? Acaba “Amaç bu harekât ile IŞİD’i bütünüyle ortadan kaldırmak mı, yoksa bir ‘haydut devlet’ daha ortaya çıkarmak mı?” sorusu halâ kafaları kurcalıyor… ABD, Fransa ve İngiltere öncülüğünde yürütülen harekâtın, Ortadoğu insanının bilinç-altında yerleşik halde duran ‘Haçlı Seferleri’ tarihi arka-planı yüzünden, zaten var olan Batı ürpertisini yeniden canlandırmak için ekranlara sürekli Peşmergeler ve Irak askerleri yansıtılıyor. Üstelik IŞİD yenilse ve bu topraklardan defedilse bile, onun yerini ondan daha vahşi bir başkasının, örneğin IŞİD’ten barbar Şii Haşdi Şabi militanlarının alabileceği hiç gündeme taşınmıyor… “Keşke Türkiye İslâm Dünyası’nı ayaklandıracak bir hamleyle büyük bir cephe oluşturabilse ve sorunun çözümü bu coğrafya içerisinde sağlanabilseydi.” “Doğulu-Batılı güçlerin (yani küfür cephesinin) birleşip yürüttüğü bir savaşla dünya tarihinde daha önce hiç karşılaşılmadığını” ve savaşın bazılarının bekledikleri türden ‘İslâm Dünyası’nın 30 yıl savaşı’ olabileceğinden endişe etmekteyim" diyen Fehmi Koru; "Erbakan’ın projeleri dışında hiçbir huzur ve kurtuluş çaresi kalmamıştır" gerçeğini dile getiremiyordu.

"1 Mart tezkeresi’ (2003) öncesi günlerde, ABD Büyükelçiliği’nde, gazetelerin Ankara temsilcileri olarak bulunuyoruz. Benim ‘Alman soyadlı Amerikalı diplomat’ diye andığım (Yahudi asıllı) büyükelçilik görevlisi o günlerde AKP milletvekillerini yakın takibe almış, tezkerenin kazaya uğramaması için canla başla çalışıyor, ben de onun her hareketini izleyip yazıyorum" diyen Fehmi Koru ABD Büyükelçiliğinin açıkça milletvekili ayarttıklarını ve bundan ne AKP iktidarının ne de kendisinin asla gocunmadığını da ortaya koyuyordu.

"Musul harekâtının, sonunda bir paylaşım kavgasına evrileceği, o civardaki ekonomik değerlerin kurulacak bir masada yer alanlar arasında bölüşüleceği öngörülüyor olmalı ki, en yetkili ağızlar, “Biz de o masada yer alacağız” mesajını veriyor… Kusura bakılmazsa, harekâtın amaçlarının bizler tarafından doğru okunamadığını, beklenen belki 100 ayrı ve hepsi de yakışıksız muhtemel sonuç senaryosu arasında paylaşıma dair birinin bulunmadığını düşünüyorum" tespitleri ise doğruydu. Çünkü bu yöndeki açıklamalar Musul Pastasından pay alma fırsatçılığını yansıtıyordu.

Türkiye’yi Barzani desteğine mecbur ve mahkûm bırakanlar utanmalıydı!

Bağdat ve Ankara arasındaki sorunları su yüzüne çıkartan Başika krizinde Ankara’nın yanında olan ve bize arka çıkan Barzani, son dönemde iki başkent arasında daha dengeli bir siyaset izlemeye başlamıştı. Al Jazeera’ye konuşan bir AKP’li yetkiliye göre de Barzani’nin ‘haklı sebepleri vardı. Barzani ne buyurmuşlardı: “Musul’daki Türk askeri varlığıyla ilgili Ankara ve Bağdat arasında uzlaşı yolu bulunmalıdır. Bağdat’ın rızası olmadan herhangi bir gücün operasyona katılması doğru olmayacaktı!"

ABD, Fransa, İngiltere, Almanya, Musul hareketinin yeni bir Haçlı Seferi olduğu gerçeğini gizlemek için kendileri havadan bombalıyor, ama karada ve ekranda sürekli kahraman Barzani Peşmergelerini ve Şii ağırlıklı Irak askerlerini göstermekteydi. Hatta Peşmergeler arasına PKK teröristleri de girmişti, bunların Kerkük’te fotoğrafları çekilmişti ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu sözde tepki göstermişti. Yetkililerin "Biz mutlaka masada olacağız" çıkışları, "Haçlıların paylaşacağı Musul pastasından biz de pay kapmak istiyoruz" anlamındaydı ve bu gavur talanını meşrulaştırıcı bir mide bulandırıcı yaklaşımdı.

Musul Barzanistan’ın parçası mı yapılacaktı?

Musul için dünyanın beklediği büyük operasyon başlamıştı. Musul’dan gelen haberlere göre ilk hesapta dış kesimindeki köylere hücumlar yapılmıştı. Musul Operasyonuyla ilgili son durumu Amerikan kuklası Irak Başbakanı açıklamış. Operasyonu üç cepheden başladığını vurgulamıştı. Musul’dan gelen haberlere göre IŞİD petrol kuyularını ateşe vermekten sakınmamıştı. Kürt güçleri ise IŞİD’in elindeki köyleri ele geçirmeye başlamıştı. Yani Musul Kürdistan’a, Kürdistan İsrail’e bağlanacaktı.

Ve tabi bütün bunları İslam coğrafyasında Şii-Sünni savaşını başlatmak isteyen Siyonist Batı’nın planladığını anlamamak için ahmak olmak lazımdı.

Tarihin herhangi bir anında, şu sıralarda Musul’daki IŞİD (DAEŞ de deniyor) varlığını sona erdirmek amacıyla girişilen harekâtın bir benzeri yaşanmış mıdır? Yaklaşık 100 bin kişilik bir askeri güç Musul’a saldıracaktır. Bunlar arasında Irak’ın yardımına koşan Arap ülkelerinden ve İran’dan askerler de vardır. Irak’ın kuzeyinden Peşmergeler de merkezi hükümetin çağrısıyla cephede bulunmaktadır. Ayrıca çeşitli Batı ülkelerinin askerleri ile uçakları, insansız hava araçları, tankları ve ağır silâhları bölgeye yığılmıştır. Washington Post gazetesi, Musul’u IŞİD’ten kurtarma harekâtına katılan Müslüman ülkelerden askerlerin kökenlerini aktardıktan sonra, şu notu da hatırlatmıştır: “Bir de havadan ve karadan ABD-liderliğindeki koalisyonun yakın desteği vardır." Sanki bu saldırıyı Musul’a karşı Müslüman ülkeler yapmaktadır da Amerika sadece destek olmaktadır. Oysa İngiliz gazetesi Daily Mail Batı ülkeleri arasında Musul cephesinde en önde yerini alan İngiltere’nin katkısının hiç de mütevazı olmadığını yazmıştır. Evet tarihte pek çok savaş yaşanmıştır, ancak Musul’u kurtarma amaçlı şu son savaşa kadar, Doğulu-Batılı güçlerin ortak bir düşmana (IŞİD bahanesiyle İslam’a) karşı birleşip yürüttüğü bir savaşla hiç karşılaşılmamıştır.

Hatırlayınız, geçenlerde Amerikan Kongresi 11 Eylül (2001) uğursuz eylemlerini gerçekleştirdiği bilinen 19 gençten 15’inin vatandaşı olduğu Suudi Arabistan’a karşı, 11 Eylül eylemlerinin kurbanları ile mağdurlarının aileleri dava açabilsin diye bir yasa çıkarmıştı. Bu gelişmeler üzerine Suudi krallığı sarsılmıştı. Oysa “ABD gibi 11 Eylül öncesinde de istihbarat ağı çok gelişmiş ve her an bir yerlerden bir saldırı beklemeye alışkın bir ülkede nasıl oldu da farklı istikametlere giden 4 uçak birden yabancı gençler tarafından kaçırılıp o eylemler başarılmıştı?” Bu istihbarat zafiyeti yüzünden ABD yönetimine karşı neden dava açılmamıştı? Evet; Yönetici elitler içerisinde yer alan, bir ara başkan adayı olmuş Senatör Bob Dole’ün en yakınında bulunan avukat Stanley G. Hilton, aralarında 11 Eylül eylemlerinde hayatlarını kaybedenlerden 14’ün ailesi de bulunan 400 kişinin vekâletini alıp George W. Bush ve yönetiminde yer alan ‘savaşçı grup’ aleyhine bir dava açmıştı. Hem de eylemden bir yıl sonra (2002’de) ve 7 milyar dolar tazminat talebiyle başvurmuşlardı. Sonra davayı gören hâkim, birkaç başka ayrıntıyı da zikredip, “Ama bunlara zaten gerek yok, çünkü bizim hukuk sistemimizde Başkan aleyhine dava açılamaz” diye iki yıl sonra ret kararı almıştı. Merak edip “Davayı açan ve o günlerde sıkça muhalif ekranlara çıkıp ‘Eylemlerde Bush yönetiminin parmağı, hiç değilse rızası var’ diye görüş açıklamış avukat Hilton’un başına neler geldiğini de Sn. Koru yazmıştı. Bu avukatı on yıl sonra barodan atmışlardı, bugün avukatlık bile yapamamaktaydı… İyi de bu tespit ve tembihlerle Sn. Koru Siyonizm’in şeytani gücünü ve zulmünü mü vurgulamaktaydı, yoksa "Siyonizm’e ve ABD’ye kafa tutulmaz" uyarısı mı yapmaktaydı?

Arslan Tekin’in "Musul ve Yahudiler" yazısı ve alakasız yaklaşımları!

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü John Kirby, -Bağdat’ın sadece, Şiîlere hizmet veren hükümeti bizi istemediği için- askerî harekete katılamayacağımızı vurgulamaktadır. Zaten onlara bu çıkışlarını da kendileri yaptırmaktadır. ABD, neden kritik coğrafyadaki 79 milyonluk Türkiye’ye "düşmandır"? Neden taş çatlasa, ancak 10 bin militan çıkarabilecek PKK’ya ve PYD’ye sahip çıkmaktadır?

"Millî Görüşçülerin ana (fikir) ekseni; Yahudiler, Siyonizm (ve bunların) dünyaya hâkim olma düşünceleridir. Hatta size Lozan’daki Haham Haim Naum’u da anlatsınlar. İçlerinde, Yeniden Millî Mücadele (Y.M.M.) grubundan gelenler çok daha iyi bilirler. "Yeniden Millî Mücadele" dergilerinin eski sayılarını açın, iki sözlerinden biri Siyonizm’dir, Yahudiliktir. Her taşın altında Yahudiler (aranır). Masonları da hâriç tutmayalım… Masonluğu da kuranlar Yahudilerdir! Bir tarihte "ABD Yahudi imparatorluğu" mealinde yazmıştım. ABD’nin İsrail’i şartsız, peşin desteklemelerinden, ABD’de, İsrail’e karşı hiçbir tenkide tahammül edilmemesinden, tenkide kalkışanların hemen boğulmasından bahsetmiştim. MOSSAD’ın yan sitelerinden biri beni "Siyonist düşmanı" listesine almıştı. Sonra yazdıklarım doğrulandı: Harvard Kennedy School of Government’ın dekanı Stephen Walt ve Chicago Üniversitesi’nden John Mearsheimer, 2006’da yayınladıkları 83 sayfalık raporla ABD’deki İsrail lobisinin gücünü ortaya koydular. Sen misin bizim içyüzümüzü yazan?! Başlarına gelmeyen kalmadı… ABD başkanları seçimleri Yahudilerin sayesinde kazanırlar: ABD’de Yahudiler nüfusu sadece yüzde 2, ama dolar milyarderlerinin oranı %50’dir. Seçim bağışı bütün gruplardan kat kat fazladır.

Yahudilerin ABD seçimlerinde ABD’de 50’nin üzerinde İsrail destekçisi lobi teşkilâtı vardır. En güçlü lobi teşkilatlarından AIPAC’nin eski direktörü Steve Rosen, "Seçilmek isteyen bir ABD’li siyasetçinin İsrail’e karşı söz etmesi siyasi intihar olur" demiştir. İsrail taraftarı değilseniz gazetelerde yazamazsınız. 60 yazara karşı İsrail taraftarı olmayan ancak 3-5 yazardan bahsedilebilir. 3 büyük TV kanalının CEO’su Yahudi’dir. 4 büyük film şirketi Yahudi sermayesinin elindedir. "New York Times" başta olmak üzere ülkenin en büyük yayın grubu yine Yahudilere aittir… Barack Obama, giderayak, Hillary Clinton’a destek için, İsrail’e 38 milyar dolarlık askerî yardımı imzalamıştır" diyerek, güya gerçekleri yazdığını ve Siyonist merkezlerden korkmadığını imaya çalışan ve tabi çaktırmadan Sn. Recep T. Erdoğan Beye yağcılık yapan Yeniçağ yazarı Aslan Tekin; "(yoksa) Türkiye’ye "van minüt"ün bedeli mi ödetilmek isteniyor?" dedikten sonra hiç alakası olmadan ve sıkılmadan "Millî Görüşçülerin, her taşın altında Yahudi arayan yaman "dedektifler"i şu mevzuya bir yönelseler, diyorum"sözleriyle kendi aklınca ve ayarınca Milli Görüşçülerle dalga geçmeye kalkışmıştı. Yahu, madem Siyonizm gerçeğini başından beri bu Milli Görüş camiası ve Erbakan Hocaları gündeme taşıyıp toplumun gözünü açmıştı ve her dedikleri doğru çıkmıştı, şimdi onları hürmetle ve minnetle anmak lazımken bu küçümseyici ve dalga geçici yaklaşımlar ancak o Siyonist merkezlere uşaklık anlamı taşımaz mıydı? Herhalde bu bay yazar, Sn. Erdoğan’ın da Erbakan’a ve Milli Görüş davasına hıyanet karşılığı, o malum ve mel’un odaklarca iktidara taşındığını bilmiyor olamazdı. Yoksa vicdan kararması ve cüzdan kabarması mı insanı bu hallere sokmaktaydı?

Hele bakalım, kuru kahramanlık havaları ve başkanlık rüyaları neye patlayacaktı?

Oysa "Her taşın altında bir Siyonist Yahudi parmağı aramak", Milli Görüşçülerin bir saplantısı değil, bizzat Kur’an’ın bir uyarısıydı. Maide Suresi 82. ayeti kerimesinde şöyle ikaz buyrulmaktaydı: "Andolsun, insanlar içinde, mü’minlere en şiddetli (ve tehlikeli) düşman olarak Yahudileri ve müşrikleri (ve Protestan, Evanjelik gibi Siyonistleşmiş Hıristiyan kesimleri ve sözde Müslüman geçinen işbirlikçileri) bulursun."

İşte bu nedenle, bütün Musevileri değil, Siyonist-şeytani düşünceli Yahudileri, en sinsi ve şiddetli düşman tanımamak, buna göre tedbirler almamak ve dikkatli davranmamak; her şeyden önce Allah’ın ikazını ciddiye almamaktır. Ayette, Yahudilerden sonra zikredilen "müşrik"lerin ise sadece kâfirler ve kitaplı Haçlı zihniyetler olduğunu sanmak da maalesef yaygın bir yanılgıdır. Oysa buradaki "müşrik"lerin, aynı zamanda: Müslüman görünen, takva ehli geçinen, tarikat ve cemaat ehli bilinen, ama Kur’an’ın hükümlerinin ve Resulullah’ın emirlerinin pek çoğunu -lafzen olmasa da kalben, fikren ve fiilen- artık gereksiz ve geçersiz gören, Barbar Batı hukukunu İslam ahkamına tercih eden, hatta açıkça İslam şeriatına karşı olduğunu söyleyen kişi ve kesimleri de kapsamaktadır. Bugün İslam’ı hayatlarının esası değil, aksesuarı olarak gören münafıkların düşmanlığına vurgu yapılmaktadır.

Bahçeli’nin niyetini tartışmak yerine sözlerinin mahiyetini anlamaya çalışılmalıydı!

Devlet Bahçeli "erken seçimden kaçmak için başkanlığın önünü açtı" diyenler vardı. Güya teşkilatları dağınıktı, MHP iç kargaşa yüzünden seçime hazırlanmak için zaman kazanma çabasındaydı. AKP’nin erken genel seçim planladığını görünce derhal başkanlık kartını kullanmaya kalkışmıştı. Güya Bahçeli’nin amacı, başkanlığa giden yolu açarak böylece erken seçimin önünü tıkamaktı. Bazıları ise, Sn. Bahçeli’nin "iktidara tuzak kurduğu" kanaatini taşımaktaydı… Yani başkanlık teklifini Meclis’e getirecek ama sahip çıkmayacak veya referandumda aleyhine çalışacaktı!?

Sn. Bahçeli’nin şu açıklamaları dikkate alınmalı ve gerekenler kesinlikle yapılmalıdır. Bu tarihi uyarılara karşı halâ duyarsız ve tutarsız davrananların zekâveti kısırdır, akıbetleri karanlıktır!

"Bir düşünceye, bir fikre, bir ülküye mutlak yöneliş, ancak ruhuyla bağlanmasını, özüyle kavramasını bilen vasıflı insanların harcıdır. Yaygın ve yerleşmiş bir aşağılık duygusuna kapılanların yegâne işi gerçekleri çarpıtmaktır; çünkü bunların meslekleri saptırmak, mektepleri sahtekârlıktır. Dillerine ve vicdanlarına kilit vurulanların hakikatli bir haysiyet çizgisini savunmaları bir yana, bunu idrak ve ifadeleri bile zordur… Malum ve meşum bir sorunun (Mevcut anayasaya aykırı bulunan ama fiilen uygulanan başkanlık durumunun) demokratik yollarla çözülmesi çağrısında bulundum. Görüyorum ki, her kafadan ayrı ve afaki sesler çıkıyor. “Üslubu beyan, aynıyla insan” (Yani bir insanın konuşma tarzı ve bakış açısı, onun karakter yapısını yansıtır) sözünün muhatabı olan pek çok şahsiyeti ibretle, ilgiyle izliyor, gözlemliyorum. Türkiye bir akıntıya kapılmış sürükleniyor; geliniz bu selin önünü alalım, gerekirse baraj yapalım diyorum; Onlar halâ, evet mi, hayır mı diyeceğimizi soruyorlar. Oysa devlet düğümlendi, sistem tıkandı, rejim krize doğru gidiyor uyarısında bulunuyorum; duymayıp TBMM’de ne yapacağımızı soruşturuyorlar. Şu anda fiili bir dayatma var, bu (anayasa ihlalinin ve) imhanın bir finali olabilir kaygısı taşıyorum; bazıları halâ referanduma evet mi hayır mı diyeceğimizi sorguluyorlar. Ülkenin nefes darlığı çekip kıvrandığını, Türk devletinin hukukla yollarını çatallaştırdığını seslendiriyorum, ne gezer, sanki duvara konuşuyorum.

Geliniz hep beraber geleceği düşünelim, nesilleri güvenceye alalım, uzlaşıp konuşalım; gerekirse millete gidip bu sorunları aşalım diyorum, burun kıvırıyorlar, sırt dönüyorlar. Eline kalem alan sanırsınız alleme! Ekrana çıkan sanırsınız arif ve alim! Bilen de konuşuyor, bilmeyen de. Ama artık deniz bitti. Halâ diyorlar ki yeni ne oldu da Bahçeli farklı bir pozisyon aldı? Hece hece anlatacaktım, vazgeçtim çünkü kara tahta başına geçip tek tek izah etmem lazım… Ağır kazan geç kaynarmış, bizim ne dediğimizi anlamamakta diretenlerin kafalarında bir sorun yoksa niyetlerinde bir bulanıklık var demektir. Çağrımız açıktır: tam bir ittifak, tam bir ittihat, tam bir tesanüt ve tazimle meselelerimizin kilidini açalım, Türkiye’nin kuyusunu kazanları kazıyıp atalım. Devletimizin ve milletimizin ebedi muhafızları olan dökülmüş şehit kanları, yapılmış fedakârlıklar boşa gitmesin, heba olmasın. Yiğit düştüğü yerden kalkar. Kahraman kaldığı noktadan yeniden başlar. Türkiye’nin varlığı bağımsızlığı ve bekası için hep birlikte kalkalım ve başlayalım. Bize de bu yakışır."

Yok eğer, bazılarının iddia ettiği gibi Sn. Bahçeli sadece seçim rüşveti ve kendi konumunu koruma gayreti ile bu gerçekleri hatırlatmış ve Sn. Erdoğan’a başkanlık yolunu açıp yaranmaya çalışmış ise, o takdirde bile kendisine kızmak ve sataşmak boşunadır ve enerji israfıdır; çünkü bu yanlışlarının acı sonuçları yakında kendisini kuşatacaktır.

"Eğer O (Peygamberlik ve dini rehberlik) iddiasında yalancı ise, bu yalanın (bize zararı yok, sonunda ortaya çıkacak) ve kendi aleyhine olacaktır. Ama eğer doğru söylüyorsa (o durumda, inkâr ve itiraz ettiğinizden dolayı) size va’dettiği (musibet ve mahcubiyetlerin) bir kısmı (bile) size dokunacak olsa (böylece pişman ve perişan hale geleceksiniz). Şüphesiz Allah, ölçüyü taşırıp haddini aşan, çok yalancı kimseyi hidayete erdirmezdi" (Mü’min-Gafir: 28) ayeti bu gerçeği ne güzel açıklamaktadır.

[1] Büyük pazarlık, Ergün Diler, Takvim, 22.10.2016

[2] Yeni Şafak – Musul ve Halep’İn Kuzeyi Türkiye’ye devredilmeli – İbrahim Karagül

Etiketlendi:, ,

www.ozelburoistihhbarat.com

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

%d blogcu bunu beğendi: