ARAŞTIRMA DOSYASI : TÜRK TARİH FİLMLERİNDE BİZANS TEMASI ÜZERİNDEN DİN VE MİLLİYETÇİLİK


KAYNAK : https://leventerturk1961.wordpress.com/2016/10/25/turk-tarih-filmlerinde-bizans-temasi-uzerinden-din-ve-milliyetcilik/

Türk sineması üzerine çalışmaları ile tanınan Giovanni Scognamillo ustanın bende “Fantastik Türk Sineması” isimli güzel bir kitabı var. Kitapta Türk yapımı tarihî filmlerde, Bizans üzerinden yabancıların, özellikle Hristiyanların nasıl sunulduğunu, Müslüman-Türk imgesinin nasıl öne çıkarıldığını anlatan bir bölümü -kişisel yorumlarımı da katarak- paylaşmaya karar verdim. Kalın ve italik yazılar kitaptan birebir alıntı, gerisi benim yorumlarım.

Tarih elbette bir fantazya değil, belgelere ve bilgiye dayanan bir bilimdir. Ancak kimi sanatlarda; edebiyatta, resimde, tiyatro ve sinemada “fantazya” olabiliyor. İster Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun veya Alexander Dumas’ın romanlarında, ister bir zamanlar popüler olan Anne ve Serge Kolon ikilisinin Angelique (Anjelik) dizisinde ve isterse, özellikle sessiz İtalyan sinemasının ve daha sonra Hollywood sinemasının görkemli “kostümlü” yapımlarında.

Aslında tarihin bir “fantazya” bir kurgu hâline getirilmesi -bence- salt sanatla sınırlı değil. Yakın zamanlarda örneklerini gördüğümüz gibi, tarih, gerçek hayatın içinde de sürekli olarak özlenen veya bugünden daha iyi olduğu varsayılan bir fantazya haline gelebiliyor. Hiç bitmeyen “Osmanlı” ve Cumhuriyetin kuruluş tartışmaları üzerinden yürütülen tarih algısı bunun çarpıcı bir örneği. Bazılarına göre Osmanlı, sürekli olarak namaz kılan ve İslam’ın yayılması için uğraşan “şanlı ecdadımızın” mirası. Kimilerine göre sadece yağmacı bir devşirmeler topluluğu, kimilerine göre ise bir tür zerafet ve incelik örneği. Elbette kurgu, tarihe nerden baktığınızla yakından alakalı. Osmanlı sarayındaki yemek ve sofra adabına, Cuma selamlığına vs odaklanırsanız, o tarihi zevk ve incelikle dolu bir dekor içinden seyredebilirsiniz. Ama eğer, aynı yıllarda Anadolu’da verem ve tifo gibi hastalıkların halkı nasıl kırdığını incelemeye başlarsanız, o zaman karşınıza bambaşka bir Osmanlı gerçeği çıkacaktır. Tarihin kurgulanması aynı zamanda “resmî ideoloji” ve “ideal Türk tipi” şablonlarıyla da doğru orantılı. Türk sineması ise bu ideal Müslüman-Türk tiplemesini, fazla derine inmeden beyaz perdeye taşımış.

Battal Gazi Destanı

Yeşilçam sineması ise 1960’lardan “İstanbul Kanatlarımın Altında” (Mustafa Altıoklar, 1995) filmine kadar bu yaklaşımdan uzak kalmayarak tarihsel olayları, bunların içinde çarpışan -ve çoğu çizgi romanlardan gelen- kahramanları tecimsel sinemanın kalıplarını kullanarak hep bir “gösteri” anlayışı içinde değerlendirmeye bakmıştır. (Karaoğlan, Kara Murat, Malkoçoğlu, Tarkan vb). Amacım, tarihsel Türk sinemasını bütün olarak ele almak değildir. Amacım, bir kısım sinemanın tarihe nasıl yaklaştığını, onu nasıl kullandığını ve bunu yaparken nasıl “fantastik” ve hatta komik durumlara düştüğünü göstermektir.

Türk ve dünya sinemalarında tarihsel film, genellikle, ele aldığı dönem hangisi olursa olsun, her şeyden önce “milliyetçidir”. Kahramanımızın mücadele ettiği düşman ister Viking olsun, ister Çin’den gelmiş olsun, isterse “kahpe” Bizans’tan çıkmış olsun her defasında kötülük sembolüdür, barbardır, gözü dönmüştür ve kesinlikle “Türk düşmanıdır.” Böyle bir çerçevenin içinde gerçekler veya gerçeklere dayalı yorumlar aramak boş bir uğraşıdır. Amaç, tarih içinde seçilen düşmanın “neden” düşman olduğu değildir; temellendirme aranmaz, gerekli olan tek şey bir “kahramanın” mücadele edeceği kesin düşman şablonları ve imgeleridir.

Bizanslı Zorba

Doğru bir tesbit. Hollywood da bunu geçmişten günümüze başarıyla işlemiştir. Bazı filmlerde tek amaçları Amerika’yı soymak ve masum Amerikalılar öldürmek olan düşmanlar acımasızca saldırır. Amerikalı ise “yorgundur”, savaş istememektedir ama savaşmaya mecbur kalmıştır. Örneğin “Die Hard” serisi filmlerde olduğu gibi. II Dünya savaşının mağlubu Almanlar ve Japonlar ise tam bir kötülük örneğidirler. Bunların arasında hiçbir ayrım yapılmaz, onların insanca yönüne değinilmez. Sadece saldırırlar ve kahraman Amerikalılar hem kendi ülkelerini, hem de dünyadaki özgür düzeni (!) savunmak için çarpışırlar. Gerçi, hak yemek istemem; Hollywood ve Avrupa sinemaları özellikle Vietnam savaşı üzerinden hem kendi vahşetlerini gösteren, hem de “düşmanın” da bir insan olduğunu gösteren, savaşın anlamsızlığını ele alan eleştirel filmler çevirmiştir. Doğum Günü 4 Temmuz, Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Avcı, Full Metal Jacket, Büyük Diktatör, Kıyamet (Apocalypse Now) filmlerinde olduğu gibi. Ama Yeşilçam çeşitli dinsel ve ideolojik şablonların etkisinde fazlası ile “çocuksu” kalmıştır diyebilirim.

İstanbul’un Fethi, 1951

Bu fantastik tarihsel sinemanın çoğu kahramanı çizgi romanlardan gelmedir. Kendilerine has bir tarzları vardır ve kült bir izleyici kitlesine sahiptirler. Fazla derine inmek gerekmiyor; basında veya albümlerde onları izlemiş olan hayranları için bir benzerlik yeterlidir, gerisi zaten bilinmektedir. Ayrıntılı tarih veya coğrafya bilgileri de gerekmemektedir. Çünkü işin sonunda karşımızda canlanan durum “iyilikle kötülüğün” mücadelesidir. Kötünün neden kötü olduğu sorulmaz, sorulsa da buna bir cevap bulunamaz.

Doğru. Tam bir Japon çizgi roman mantığı. İyiler iyidir ve kötüler kötüdür; çünkü öyle olacak şekilde seçilmişlerdir!

Yeşilçam sinemasında 50’lerden 70’lere dek, Bizans bazen sürekli, bazen süreksiz olarak “kahramanlık” ve “dinî, millî duygularla” dolup taşan bir “macera” anlayışı içinde ve elbette Hollywood sinemasından bolca etkilenen sahnelerle izleyicilere taşınmıştır. Daha sonra ise, “Bizans” teması rafa kaldırılmış, son örneklerden birinde “Kuşatma Altında Aşk” filminde ise gerçekten şaşırtıcı ve takdire layık bir gerçekçilikle ele alınmıştır. Ama önceki örnekler böyle değildir.

Türk tarihsel filmlerinin erken dönem örneklerinde Bizans (Kahpe Bizans!) her şeyden önce bir hedef ve “dekordur.” Destansı ve kurgusal kahramanların at koşturduğu bir “platformdur”. Yazılan senaryoların, çevrilen filmlerin ve canlandırılan kahramanların gerçek bir tarihsel değerlendirme ile alakası yoktur. Bir simge (iyi kahraman) bir başka simge ile (kötü yabancı) ile karşılaşır ve kahramanlığa layık bir şekilde onu ortadan kaldırır. Bilinen tek tarihsel olay, Osmanlının Bizans’ı fethetmesidir. Gerisi bu gerçek üzerinden çoğaltılan çeşitlemeler ve kalıplardır.

İstanbul’un Fethi (Aydın Arakon, 1951) o dönem için iyi sayılabilecek olanaklarla, çökmekte olan Bizans’ın iç yüzüne, saray entrikalarına, fetih öncesi çatışmalara mesafeli bir yaklaşım sergiler. “Hamasî” unsurlar sonradan gelmiştir ve bir dinsel-ideolojik reçeteye dayanmaktadır. Bizans Türkün düşmanıdır, Hristiyanlık ise İslamiyet’in düşmanıdır. Ağırlık din çatışmasına verilmese de tüm filmlerde önemli bir yer işgal eden papaz, dönen dolapların başlıca sorumlusudur.

Çok iyi bilinen sahnelerdir bunlar. İmparatorun ve soyluların yanında daima bir ruhban vardır ve bütün müslüman Türklerin öldürülmesi için onları sürekli kışkırtır.

Bizans konulu filmlerdeki konuşmalara dikkat edildiğinde Bizanslı “keferedir”, başka bir şey olamaz ve tüm koşuşmaların, vuruşmaların, atlama ve zıplamaların arasında bu keferenin aslında ne denli gaddar ve çaresiz olduğu meydana çıkmaktadır.

Eklemek isterim; bir Bizanslı, Türklerin arasına kabul edilse bile bunun ilk şartı din değiştirmesidir. O zaman bir anda “kefere” olmaktan çıkar, iyi kalpli örnek bir müslüman olur. 1971 tarihli “Battal Gazi Destanı” filminde Fikret Hakan, Bizanslı acımasız savaşçı Hammer rolünde iken Cüneyt Arkın’a yani Battal Gazi’ye güreşte yenilir, müslümanlığı seçer ve Ahmet Turani ismini alır. O artık “bizden biridir.”

Yeşilçam “pop” Türk sinemasında tarihsel süreçleri ve birbirine bağlı gerçeklikleri aramak hiç kuşkusuz boşunadır. Yapılan şey tarihe dayalı bir sinema değil, çerçevesi kabaca çizilen bir dönem ve dekor içine yerleştirilen maceralardır. Yılmaz Güney’in senaryolarını yazdığı ve başrolünde oynadığı “Yedi Dağın Aslanı” (Yılmaz Atadeniz, 1966) ve “Aslanların Dönüşü” (Yılmaz Atadeniz, 1966) aynı teknik ekiple ve aynı oyuncu kadrosuyla çevrilen bir çeşit Bizans temalı “western” filmler gibi görülebilir. (Ana oyuncular: Yılmaz Güney, Nebahat Çehre, Sevdağ Derdağ, Erol Taş) Buradaki kahramanlarımız Vahşi Batı’nın toprak ağalarına karşı değil de, müslüman Türk kanına susayan ve masum müslümanları haraca kesen Bizanslılara karşı mücadele ederler. Bunlar “formül” örneklerdir. Daha sonra göreceğimiz gibi “B” sınıfı sinemanın kalıpları korunarak, fakat dekor değiştirilerek aynı uygulamalar sürdürülmüştür.

Bizans sadece bir dekordur; üstelik oldukça kısıtlı, çünkü yapım olanakları fakirdir ve Bizans, surlar ve kaleler (kaçınılmaz olarak Rumeli Hisarı) saraylar, zindanlar ve kavgaların yer aldığı meyhaneler demektir. Saraylar hep görkemli olurlar ama aslında Bizans havasını hiç veremezler ; zaten böyle bir amaçları da yoktur. Dekor gerçekçilikten çok uzaktır ve tarihten kopuktur.

Karaoğlan. Altay’dan Gelen Yiğit

Peki ama neden böyledir? Neden filmcilerimiz bunca zavallı ve komik bir dekora sığınmışlardır? Birinci neden elbette para, maliyet. Benim kendimce bir tezim daha olacak. Sanırım bunun sebebi, yani tarihten kopukluğumuzun sebeplerinden biri, İslamiyet’teki resim ve heykel yasağıdır. Avrupa tarihini, hem de çok büyük ressamların ve heykeltraşların izinden takip edebilirsiniz. Şimdi hepsi müzelerde yer alan bu eserlerde, bir dönemin soyluları, ruhbanları, köylü kızlar, gündelik yaşam tüm zenginliği ile önünüze serilir ve bunları kullanarak her tür sanat için gereken malzeme bulunabilir. Oysa bizim böyle bir şansımız pek olmamıştır. O meşhur Kanuni’nin dönemi bile, görsel açıdan, ancak Osmanlı’yı ziyarete gelen ve resimler çizen seyyahların, tüccarların, elçilerin aracılığı ile bir parça bilinebilir. Ayrıca tarihî film sadece oyuncu ve dekor maliyeti değildir. Ciddi anlamda araştırma gerektirir. Bunun içinse arşivlere girmek, belgeleri incelemek, bir tarihi ana hatları ile öğrenmek gerekir. Oysa Yeşilçam’da pek çok film projesi bir birahanede, hatta ayaküstü bir toplantıda alınan karardan sonra çok kısa süre içinde çekilmiştir.

Bizans “dekoru” içinde her şey olasıdır. Karaoğlan Bizans’a gelip babası Baybora’yı arar. (Baybora’nın Oğlu, Suat Yalaz, 1966); sancakbeyi Kara Murat gizli görevle Bizans’a gönderilir. (Fatih’in Fedaisi Kara Murat, Natuk Baytan, 1972); Battal Gazi Bizanslı bir komutan tarafından öldürülen babasının intikamını almak için Bizans yolunu tutar. (Battal Gazi’nin Oğlu, Natuk Baytan, 1974); Karaoğlan Bizans’a yeniden döner ve zevk düşkünü, acımasız Manuel Vasileas ile mücadele eder. (Bizanslı Zorba, Suat Yalaz, 1967); cengaver kılıklı Atilla Gürses de (Atilla Arcan) bir başka maceranın peşinden Bizans’a gelir. (Bizans’ı Titreten Yiğit, Muharrem Gürses, 1967). Hun cengaveri Baybars yoluna çıkan bütün Bizanslıları kırıp geçer. (Baybars, Asya’nın Tek Atlısı, Kemal Kan, 1971)…

Bir Bizans filminin, daha doğrusu Bizans’ta geçen filmin senaryosunu yazan kişi Bizans’ı ne kadar bilir, ne kadar araştırmıştır? Kendisinden istenen gerçek tarihsel bilgi olmadığına göre genel ve basit bilgilerle yetinir. Senaryosunu bolca “aksiyon” ve “aşk” ile doldurur. Bizansa gelen yiğit, kaçınılmaz olarak, bir Bizans prensesinin gönlünü de fetheder.

Burda bir parantez açmak isterim. Tarihî bir film, bir tarih kesitinin birebir ve aslına tamamen sadık kalınarak yansıtılması değildir. (Zaten böyle bir şey mümkün değildir.) Tarihî gerçekliklere -elden geldiğince- sadık kalan çalışmalara dokümanter film ismi verilir. Ama tarihî bir film, bir dönemin hayat koşullarına, giysilerine, mimarisine sadık kalabildiği ölçüde değer kazanır. Aksi halde, aynen Scognamillo’nun belirttiği gibi, her şey göstermelik bir dekor olmaktan öteye gidemez.

Acaba nedir bu Bizans, kimdir bu Bizanslılar, neler olmuştur Bizans’ın hükmettiği topraklarda?

Dar bütçeli filmlerde bu sorunun önemi yoktur. Önemli olan şey Bizanslıların “kefereliğini” ve kötülüklerini sergilemektir. Bizanslılar Kılıç Aslan’ın ellerini asitle yakarlar (Kılıç Aslan, Natuk Baytan, 1975); Battal Gazi’nin eşini öldürüp oğlunu kaçırırlar. (Battal Gazi’nin İntikamı, Natuk Baytan, 1972). Haraç alıp köyleri basarlar, yaşlıları kılıçtan geçirirler, kadınlara tecavüz ederler, zindandaki esir Türklere işkence ederler. (Baybars, Asya’nın Tek Atlısı, Kemal Kan, 1971). Bizans askerleri meyhanelerde sarhoş olup olay çıkartırlar. Sonunda yiğit müslüman bir Türk onlara hak ettikleri cezayı verir.

Güzel tesbitler. Bu sahnelerle, alttan alta bir “keferenin” ne kadar kötü olduğu seyirciye aktarılır. Askerlerde hiç ordu disiplini yoktur. Sürekli olarak ellerinde şarap testileri ile gündüz vakti bile içerek gezerler, şarabı çektikten sonra ağızlarını kolları ile silerek vahşice kahkahalar atarlar. Fakat, farklı sinemalarda da buna benzer temalar defalarca kullanılmıştır. Mel Gibson’un “İsa’nın Çilesi” filmi de benzer dokuya sahiptir. Tarihsel gerçeklikler inkar edilemez. Örneğin Romalıların, kendi iktidarlarını tehdit edenleri çarmıha gererek cezalandırmaları gibi. Fakat sahneler öylesine abartılır ki bir süre sonra ortaya doğaçlama bir komedi çıkmaya başlar.

Ya Bizans kadınları? Prensesler ve soylu hanımlar? Eleni, Maria, Beatris, İrene, Anjela gibi dilberler? Bunların da aksesuar olmanın ötesinde başka bir şey olmalarını bekleyemeyiz. Bu prensesler aracılığı ile dinsel ve bolca cinsiyete yönelik duygu sömürüsü yapılır.

Bu tür sahnelerin aslında Türk erkeklerinin milliyetçi, dinci ve cinsel arzularının doyumu olduğunu söylemek bence yanlış olmaz. 60’lı, 70’li yıllar, topluma bolca milliyetçi rüzgarların üfürüldüğü yıllardır. Erkekler aslında cinsel açıdan “açtırlar” ve çoğunda erkekliklerini ispat etme arzusu bulunmaktadır. Bu açlığı Türk yapımı erotik filmler kısmen doyurmuşlardır. 70’li yılların bulvar gazetelerinin haberlerini hatırlayın. Çoğunda, memeleri ve bacakları cömertçe sergilenen bir yabancı manken veya turist resmi kullanılıp, benzer manşetler atılmıştır. “Helga dedi ki, tüm dünyayı gezdim Türk erkekleri gibisine rastlamadım!” Doğru veya yanlış, baldır bacak resimleri içinde bir dönemin gençliğine doyum sağlanmıştır. Bizanslı prensesler de bu tema içinde işlenir. Çevrelerindeki Bizanslı erkekler aslında gerçek erkek değildir. Kahpedirler, korkaktırlar ve zalimdirler. Kahraman ve sadece adalet için savaşan bir Türk erkeği gördüklerinde hemen teslim olurlar ve onun uğrunda dinlerini bile değiştirirler. Bu tema bir film repliğinde netlikle ifade edilir: “Selam sana kahpe Bizans’ın yiğit güzeli!” Böylece 3 ayrı açıdan Türk erkeklerinin gururu okşanmıştır. İslamiyetin hak din olması, Türklerin en soylu millet olması ve Türk erkeklerinin cinsel açıdan gerçek erkek olmaları.

Bizans = kefere = Türk-İslam düşmanı. Her Bizans filminde papazlar, rahipler, piskoposlar vardır. Hatta bazı filmlerde kahramanlarımız da papaz, keşiş kılığına girerler. İyi de bunca papaz bolluğu içinde bu Bizanslılar neye inanırlardı? Sorunun en çarpıcı yanıtını bir prensesi oynayan Feri Cansel vermiştir. Baybars, Asya’nın Tek Atlısı filminde Feri Cansel, Yunanlıların baş ilahı Zeus adına yeminler eder!

Tüm bu Yeşilçam damgalı filmlerde çökmüş, çürümüş, zorba, gaddar bir Bizans ile karşılaşırız. Hatlar kesindir, alternatif sunulmaz. Elbette ki gerçek Bizans bu değildir. Bizans, bir dönemin bu en işlek limanı, bir zamanların kültür ve sanat başkenti Yeşilçam’ın pek ilgisini çekmez. Kahpe Bizans kahpe kalır, o kadar!

Bizans’ın Osmanlı üzerindeki etkisi aslında kitap konusu olacak kadar zengindir. Doğru, Türkler şehre girmiştir ama bir aşiret olmaktan imparatorluğa yürüyen yolda salt kılıçla kazanılan başarı yetmez. Bunu edebiyatla, sanatla, müzikle desteklemek gerekir. İşte bu yüzden, Fatih, geleneksel İslam değerleri yanında Bizans’ın elit kesimini de yanına alarak kütüphane kurmuş, mevcut bilgisini bu “keferelerin” tarihî zenginlikleri ile birleştirme yoluna gitmiştir. Böylece ortaya İslamiyet, devşirmelik, Hristiyan kültürünün kısmen İslama uyarlanması, ticaretin yeniden şekillenmesi ve benzeri unsurların içiçe geçtiği karma bir yaşam tarzı çıkmıştır.

Tüm eleştirilere rağmen, ben yine de, ellerindeki kısıtlı imkanlarla bir şeyler yapmaya çalışan tüm sinema emekçilerimizi saygı ile anmak isterim. Çünkü şuna yürekten inanmaktayım ki onların çevirdiği filmler, günümüzdeki alabildiğine yapay ve insanı bayıltan sahnelerle dolu dizilerden çok daha iyiydi.

Saygılar

Kaynak: Fantastik Türk Sineması. Giovanni Scognamillo – Metin Demirhan. Kabalcı yayınları, Aralık 1999.

Etiketlendi:, , , , , ,

www.ozelburoistihhbarat.com

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

%d blogcu bunu beğendi: