TARİH : TÜRK AHŞAP İŞÇİLİĞİ


Türk sanatının zenginliğine katkıda bulunan önemli bir dal da, Türkün ince estetik ruhunu en iyi biçimde sergileyen ahşap işçiliğidir. Ahşap kelimesinin aslı, Arapça haşeb (ağaç), (kereste)’den gelen ve onun çoğulu olan ahşâbdır. Mana olarak da; “Herhangi bir imalâtta kullanılmak üzere ağaçtan kesilmiş yapı malzemesi, kereste” anlamına gelir. İnsanoğlunun kovuğunda barındığı, kendisini vahşi hayvanlardan ve tehlikeli dış etkenlerden korumak için ilk barınma mekânı olarak kullandığı ağacı, zamanla günlük hayatta da kullanmaya başlamasıyla mimarlık ve el sanatlarında ahşap işçiliğinin doğması kaçınılmaz olmuştur.

Türklerin milattan önceki asırlardan itibaren ahşabı işlediklerini, Tüekta Kurganı’nda ele geçen M. Ö. IV. yüzyıla ait, ağaçtan eğri kesim tekniğinde oyularak yapılmış kartal arması (Resim: 1) açıkça göstermektedir. Hun kurganlarından çıkarılan ağaç gövdesinden oyularak yapılmış lahitler üzerinde kazıma yöntemiyle işlenmiş hayvan figürleriyle karşılaşılır. Başadar Kurganı’ndan çıkan lahit üzerindeki, birbirini takip ederek yürür vaziyetteki aslan figürleri, ahşap lahit süslerine iyi bir örnektir. I. Pazırık Kurganı’nda ele geçen buluntular, Türklerin at koşum takımlarında deri ile birlikte ahşabı da süsleme unsuru olarak kullandıklarını ortaya koymaktadır (Resim: 2). Benzer at koşum takımlarına III. ve IV. Pazırık Kurganlarında da, çeşitli hayvan figürlerinin eğri kesim tekniğinde ahşaba işlenmiş biçimiyle karşılaşmaktayız. Kısaca değinildiği gibi Pazırık kazılarında ele geçen çeşitli parçalar, Orta- Asya Türklerinin çok eski tarihlerden beri ahşapla ilgilendiğini göstermektedir. Çoğu Hunlara ait bu örnekler Leningrad Ermitaj Müzesi’nde teşhir edilmektedir.

Türkler Anadolu’ya geldikten sonra da, her alanda olduğu gibi ahşap işçilikte de Orta Asya’dan kalan sanat geleneklerini devam ettirmişlerdir. Bunun en güzel ve en zengin örneklerini Anadolu Selçuklu sanatında tespit edebilmek mümkündür. Anadolu Selçukluları ahşabı, mimaride yapı malzemesi olarak kullandıkları gibi, ahşaptan minber, kürsü, rahle, Kur’an mahfazası, çekmece, sanduka ve ince işçilikli başka el sanatları meydana getirmişlerdir.

Anadolu Selçuklularının daha çok oyma (kabartma), kündekâri (çatma, geçme), Şebekeli Oyma[1] ve boyama tekniklerini kullandıkları görülür. Yaygın olarak kullanılan oyma tekniğinde motifler, ağaç yüzeyi oyularak kabartma halinde ortaya çıkarılmıştır. Oyma tekniğinin işleniş biçimlerine göre; düz satıhlı derin oyma, yuvarlak satıhlı derin oyma, çift katlı kabartma oyma gibi şekilleri vardır. Ahşap sanatında en çok kullanılan tekniklerden biri olan, motiflerin arasının oyularak desenin ortaya çıkartıldığı oyma ya da kabartma tekniğinde; işlenen motiflerin yüzeyi düz bırakılırsa buna düz yüzeyli oyma, yuvarlatılırsa yuvarlak yüzeyli oyma denir. Bir de, daha çok yazıtlarda kullanılan, motiflerin birbirinden farklı derinlikte iki ayrı yüzey oluşturacak biçimde işlendiği çift katlı oyma tekniği vardır. Motiflerin yan yüzlerinin dibe doğru açılarak, yani eğimli olarak oyulmasına eğri kesimli oyma adı verilir. Eğri kesim tekniği, Anadolu ahşap işçiliğinde çok yaygın değildir. Avrasya el sanatları kökenli olan ve Orta Asya İskit ahşap, metal, kemik işçiliğinde gelişen bu teknik, Bağdat’ın kuzeyinde Samarra’daki Türk askerleri kanalıyla IX. yüzyıl Abbasi alçı ve ahşap işçiliğine, yine IX. yüzyılda Mısır’da Tolunoğlu ahşap ve alçı işçiliğine, XI. yüzyıl Gazne mermer ve ahşap işçiliğine girerek İslam sanatına mal olmuştur. İran Bölgesi Büyük Selçuklu alçı ve Anadolu Selçuklu taş işçiliğinde çok görülen eğri kesim tekniği, Anadolu ahşap işçiliğinde erken örneklerde, stilize yarım palmet motifleriyle dikkatleri çeker. Bu teknikte kabartmalı yüzeyler derine doğru, birbirini kesen eğri satıhlarla iner. Malatya Ulu Camii’nin XIII. yüzyıla tarihlenen ve Ankara Etnografya Müzesi’nde bulunan ahşap minberi ve Harput Sare Hatun Camii minberinin yan aynalıklarında eğri kesim tekniğiyle işlenmiş yüzeyler dikkatimizi çeker. Sivrihisar Ulu Camii’nin ilk yapılış devrine (1226) ait olduğunu söyleyebileceğimiz ahşap sütunlarındaki kabartmalar, Orta Asya kökenli eğri kesim tekniğini akla getirir. Motiflerin arasının, levhanın öbür yüzüne kadar oyulup çıkartıldığı, bir başka deyişle boşaltıldığı ajur tekniği de başka bir oyma yöntemidir.

Çivi, tutkal kullanılmadan, çıtalar yardımıyla birçok parçanın bir araya getirilmesiyle meydana getirilen kündekâri (çatma, geçme) tekniği, nem, ısı gibi dış tesirlerle ağacın kırılmasına, çatlamasına, çarpılmasına engel olan, pahalı ve çok emek isteyen bir tekniktir. Özellikle Anadolu Selçuklularında çok yaygın olarak kullanılmış bir ahşap işçiliği tekniği olan kündekâri ile daha çok kapı kanatları ve özellikle cami minberleri yapılmıştır. İslam sanatında en erken örneklerini XII. yüzyılda Mısır, Halep ve Anadolu’da bulduğumuz kündekâri tekniğinde asıl motif, birbirini keserek uzanan çizgilerin oluşturduğu bir doku ile bunların arasında oluşan çeşitli biçimlerdeki çokgen, baklava ve yıldızlardan meydana gelir. Bu ara yüzeylerin içi, oyma tekniği ile yapılan kıvrıkdal motifleri ile doldurulur. Çokgen ve yıldız şekillerinin her biri ayrı bir ahşap parçadan tek tek ve özenle işlenerek yapılırken, bunların arasındaki kırık çizgiler de ayrı ayrı çıtalardan meydana getirilir. Oluşturulan bu parçalardan her birinde, birbirine karşılık gelecek şekilde bir motifin kenarında oyuk bir yuva, diğer motifin kenarında da karşılık geldiği motifin oyuğuna geçecek şekilde bir çıkıntı yapılmıştır. Motiflerdeki birbirine karşılık gelecek şekilde yapılmış çıkıntı ve oyukların birbirine geçmesiyle kündekâri tekniğinde dekorasyon oluşturulur. Lamba-zıvana yöntemi denen bu şekilde bir geçme yönteminin değişik bir uygulamasını da Selçuklu taçkapılarının giriş açıklığı kemerinde taşa uygulanmış şekliyle bulmaktayız. Kündekâri tekniğinde, lamba-zıvana geçme uygulaması vazgeçilmez bir hususiyettir. Çivi ya da tutkal kullanımı tercih edilmez. Kündekâri tekniği kullanılarak yapılan bir ahşap tezyinatta; yan yana gelen her parçada, ahşabın suyunun ters yönde olmasına dikkat edilir. Bu teknikle yapılmış bir levhada böylece, boyutlar ne denli büyük olursa olsun, zamanla ahşabın kurumasından kaynaklanabilecek hiçbir ayrılma ya da dönme ortaya çıkmaz. Bir kündekâri levha pek çok sayıda küçük geçme parçadan oluştuğundan, kendini tutmasını sağlamak için genellikle arka yüzüne ahşaptan taşıyıcı bir iskelet yapılır.

Kündekâri tekniğinin çok zor ve masraflı bir işçilik gerektirmesinden dolayı, aynı görünümü veren, ancak yapılışı daha kolay ve ucuz olan bazı teknikler geliştirilerek pek çok örnekte kullanılmıştır. Ahşap bir levhanın üzerine çıtaların çakılıp, aralarındaki yıldız ve çokgenlerin oyulduğu, hem çıtaların hem yıldız ve çokgenlerin ayrı ayrı yapılıp çakıldığı ya da yapıştırıldığı çeşitli sahte kündekâri teknikleri vardır. Bu tekniklere çatmasız-çakma kündekâri, taklit kündekâri veya sahte kündekâri adları verilir. Taklit kündekâri yöntemlerinin uygulanmasının en büyük sakıncası, ahşap levhanın zamanla kuruyup dönmesi, çatlakların meydana gelmesi, bir de çakma ya da yapıştırma parçaların zamanla yerlerinden koparak düşmesidir.

Türk ahşap işçilik sanatında kullanılan bir başka teknik de, kündekâri uygulamadaki kırık çizgili geometrik dokunun, bir çerçeve içinde çıtalarla oluşturulmasıdır. Çıtaların arasındaki çokgen ve yıldız biçimli alanlar boş kaldığı için ortaya bir tür kafes formu çıkmış olur ki, bu tekniğe kafes tekniği denir. Bir ahşap levha üstündeki deseni oluşturan motiflerin oyulup çukurlaştırılmasından sonra, buralara başka renkli bir malzemeden parçaların yerleştirilip yapıştırılmasına kakma tekniği adı verilir.

Bu teknik daha çok Osmanlı döneminde kullanılmış, kakma malzemesi olarak da sedef, fildişi ve bağa kullanılmıştır. Özellikle iç mimaride önemli görevler üstlenen ahşap yüzeylerin üzerine boyayla desenlerin yapıldığı da görülür ki, buna da boyama tekniği denir. Ahşap üzerine boyama tekniği özellikle ahşap camiler diye isimlendirilen özel bir Selçuklu ve Beylikler Devri cami grubunun sütun başlıklarında, konsollarında, kirişlerinde görülmektedir. Bu boyamalarda genellikle aşı boyası kullanılmıştır. Renk olarak; kırmızı, koyu mavi, sarı, beyaz ve altın yaldız renkler tercih edilmiştir. Afyon Ulu Camii (1273), Beyşehir Eşrefoğlu Camii (1298-99), Beyşehir Köşkköyü Mescidi (XIV. yüzyıl), Kastamonu Kasaba Köyü’nde Candaroğlu Mahmut Bey Camii (1366)’nde ahşap üzerine boyama tekniğinin zengin örneklerine rastlanır. Özellikle XIV. ve XV. yüzyıl ahşap mescitlerinde bu geleneğin devam ettiği görülür. Seçilen motifler daha çok tekstil kökenli ve geometrik karakterlidir. Bitkisel desenler aşırı şekilde stilizasyona uğrayarak işlenmiştir.

Anadolu Selçuklu ahşap sanatının en önemli temsilcileri hiç kuşkusuz minberlerdir. Türk ahşap sanatının en ilginç örneklerini sunan minberlerin, erken İslam sanatında ilk kez en bol ahşap örnekle Anadolu Selçuklu sanatında karşımıza çıktığını görüyoruz. Minber, camilerde Cuma günleri hatiplerin hutbe okumak için üzerine çıktıkları merdivenli yüksek kürsüdür. Kelime olarak da kaldırmak ve yükseltmek anlamına gelen Arapça Nebr kökünden üretilmiştir. Minberler; kapı, gövde (merdiven, korkuluk, yan aynalıklar, süpürgelikler) ve şerefe veya taht (sahanlık, kubbe, külâh, âlem) bölümlerinden meydana gelir. Selçuklu minberleri, Selçuklu taş tezyinatındaki palmet, rumî ve lotus gibi bitkisel bezeme örnekleriyle geometrik geçme örneklerini içermektedir.

Anadolu Selçuklu sanat dönemindeki minberlerin başlıca temsilcileri şunlardır: XII. yüzyıl sonlarında yapılan ve XIII. yüzyılda büyük bir onarım geçiren Neccar İbrahim’in eseri Ankara Alâaddin Camii Minberi,[2] Çorum Ulu Camii’nin abanoz ağacından ve çatma taklidi (sahte kündekâri) tekniği ile yapılmış olan minberi,[3] Konya Alâaddin Camii’nin Ahlatlı Mengiberti’nin eseri olan ve Anadolu taş işçiliğinin merkezi Ahlat’a özgü ince dekorasyon sanatının ahşap üzerine uygulandığı 1155 tarihli minberi, Ankara Arslanhane (Ahi Şerafeddin) Camii’nin Neccar Mehmed’in eseri olan 1290 tarihli minberi, Ankara Kızılbey Mescidi’nin XIII. yüzyılın başlarına ait minberi, Afyon Ulu Camii’nin 1271 tarihli ve Neccar Emirhac’ın eseri olan minberi, Divriği Ulu Camii’nin 1240 tarihli İbrahim Oğlu Ahmet’in eseri olan ve yazı ustası Mehmed adının geçtiği minberi, Siirt Ulu Camii’nin 1214 tarihli ve Ankara Etnografya Müzesi’nde sergilenen minberi, vb.

Artuklulara ait olmasına rağmen Anadolu Selçuklu sanat dönemi içerisinde incelenen Harput Ulu Camii’nin XII. yüzyıl sonuna ait, halen Sare Hatun Camii’nde bulunan ağaç minberi, dörtlü düğüm motiflerinin içerdiği geometrik süslü bir minber örneğidir. Bu minberin üçgen biçimindeki yan aynalığında, sekizgen geçmelerin meydana getirdiği dörtlü düğüm motifleri ince rumi ve kıvrık dallarla zenginleştirilmiştir. XIII. yüzyıl sonlarına ait Ayaş Ulu Camii minberinin korkuluk şebekeleri ve Sivrihisar Ulu Camii minberinin köşk (taht) yan korkuluğu şebekesi, Artuklu eseri olan Harput Ulu Camii minber süslemesinin Selçuklulardaki devamını gösteren örneklerdir.

XII. yüzyıldan kalma erken minber örneklerinde ağaçtan kurulan ana yapı iskeletinin boşluklarını dolduran yüzeyler, ayrı ayrı parçalar halinde hazırlanmış, üzerleri ince kıvrık dallar ve rumilerle işlenmiş yıldızlar ve geometrik şekillerin, yuvalı ve dişli kenarlarının birbirlerine geçmesi şeklinde kapatılarak tamamlanmıştır. XIII. ve XIV. yüzyıllarda bu ayrı ayrı hazırlanmış parçalar, kalın tahta bloklar üzerine çakılarak yapı tamamlanmıştır. Süslemelerde geometrik ve bitkisel motiflerle yazı geniş bir yer tutmuştur.

Anadolu Selçuklularına ait rahleler, ağaç işçiliğinin bir diğer kolunu oluşturmaktadır. Ahşap üzerinde çevresi oyulan palmet, lotus ve kıvrık dallardan meydana gelen desenler uçlarından birbirine tutturulmak suretiyle ortaya değişik kompozisyonlar konmuştur. Bu şekilde tezyin edilen rahleler, ortadaki geçme dişlerle açılır kapanır şekilde yapılmışlardır. Rahleler genellikle girift oyma yarım ve tam palmet yapraklı arabeskler, neshi yazılı ayetler, sureler, daha ender olarak kûfi yazılarla bezenmiştir. Ayak kısımlarında arabesk desenin çoğu kez ajur tekniğinde, dantel gibi işlendiği dikkati çeker. Konya Mevlana Müzesi’nde bulunan bir rahle örneğinde de olduğu gibi, ince geometrik bir ağ ve sadece kûfi yazıyla bezeli olan rahle örnekleri çok enderdir.

Selçuklular bazı yapılarında ahşap sütun başlıkları, konsollar ve kirişler üzerine boya ile bezeme yapmak suretiyle yeni bir tekniğin ürünlerini de ortaya koymuşlardır. Afyon Ulu Camii, Beyşehir Eşrefoğlu Camii, Kastamonu Candaroğlu Mahmud Bey Camii ve Ankara’daki bazı mescidlerde görülen[4] bu teknikte de, yıldız, altıgen, üçgen ve stilize edilmiş arabesk motifleri kullanılmıştır. Yine 1273 tarihli Afyon Ulu Camii’nin ahşap konsol, kiriş, sütun ve sütun başlıklarında, 1289 tarihli Ankara Arslanhane Camii’nin konsol ve sütunlarında, 1275 tarihli Sivrihisar Ulu Camii’nin ahşap sütun gövdelerinde oyma tekniği ile yapılmış süslemeler de göze çarpar.

Anadolu Selçuklularının ahşap işçiliği Beylikler Devri’nde de aynı üslup, teknik ve işçilikle devam etmiştir. Beylikler dönemi ahşap işçiliğine en güzel örnek Aydınoğlu Mehmed Bey’in Birgi Ulu Camii minberidir (Resim: 3). 1312 tarihli Birgi Ulu Camii’nin minberi, caminin inşasından 10 yıl sonra yani 1322 yılında yapılmıştır.[5] Tamamen ceviz ağacından yapılmış olan minberin sonradan bazı kısımları yaldızla boyanmıştır. Kündekâri tekniği ile yapılmış olan minberin üzerinde ayrıca oyma tekniği olarak ahşap sanatında kullanılan düz satıhlı derin oyma, şebekeli oyma tekniklerinin hemen hepsini tespit etmek mümkündür. Kapı üzerindeki taç, çok ince kıvrık dallar, rumi ve palmetlerle şebekeli oyma tekniğiyle, yan aynalıklar ve şerefe altı Kündekâri tekniği ile, kitabelerin bir kısmı çift katlı kabartma tekniği ile, minber kapı kanatları, bordürler ve Kündekâri parçalar içindeki motifler yuvarlak satıhlı derin oyma ile işlenmiştir. Kündekâri tekniği ile işlenmiş yan aynalıklardaki pano, merkezleri birbirini dik kesen ve teğet olan daireler üzerinde sekizgen yıldızlarla, bunların etrafındaki beşgen yıldızlarla altıgen parçalardan meydana gelir. Şerefe altı ise, merkezinde ongen yıldızların olduğu geometrik desenin çizgilerinin kesiştiği alanlar içinde kalan yıldız, altıgen ve sekizgenler üzerinde değişik rumi tezyinatları ihtiva eder.

Selçuklu ve Beylikler dönemi ahşap eserlerinde uygulanan teknikler arasında üslup farklılığını ortaya koyabilecek ayrıcalıklar yoktur dersek yeridir. Farklılık sadece ayrı bölgelerde veri yoğunluğunun artmasındandır. Bir üslubun hakimiyet sınırlarını çizmek zordur. Çünkü ustaların büyük bir kısmının gezici olduklarını ve Anadolu için kozmopolit bir sanat görüşünün taşıyıcıları olduklarını kabul etmek daha doğru olur.[6]

Araştırmalar, XIII. yüzyılın sonlarında Ankara’nın, ahşap işçilik açısından büyük bir önem kazandığını ve önemli bir “ağaç işçiliği merkezi” durumunda bulunduğunu kanıtlamaktadır. Bu dönemde pek çok olduğu belirtilen Ankara atölyeleri arasında bir Mehmet Usta Atölyesi olduğu da ifade edilmektedir.[7] Anadolu’nun çeşitli şehirlerindeki eserlerde Ankara okulundan yetişmiş ahşap ustalarının adları geçmektedir. Bunlar; Ebubekir oğlu Muhammed, Mahmud oğlu Nakkaş ve Abdullah oğlu Davut gibi neccar isimleri olarak karşımıza çıkmaktadırlar.

Ankara Etnografya Müzesi’nde teşhir edilen Ürgüp’ün Damsa Köyü Taşkın Paşa Camii’ne ait mihrap, Anadolu’daki tek ahşap mihrap özelliği taşımaktadır (Resim: 4).

Selçukluların ahşap işçiliğini, Osmanlılar en yüksek düzeye ulaştırmışlardır. Osmanlı dönemi ahşap sanatında yaygın olarak kullanılan ağaç türleri; ceviz, şimşir, ıhlamur, meşe, elma, armut ve sedir gibi yerli ağaçlardır. Bunların yanı sıra yer yer dışarıdan getirilen gül ve abanoz gibi tropikal ağaçlar da kullanılmıştır. Osmanlı ağaç ustalarının da Selçuklu ve Beylikler dönemlerinde olduğu gibi oyma (kabartma), şebekeli oyma ve kündekâri (geçme) tekniklerine ağırlık verdikleri görülmektedir. Osmanlı ağaç ustaları kendilerinden önce kullanılan tekniklere bir yenilik getirmemiş olmakla birlikte, çok değişik üsluplarla göze daha hoş gelen zengin kompozisyonlar üretmişlerdir. Ayrıca kündekâri tekniğinde yaptıkları ahşap süslemelere, sedef ve bağa kakma süslerle zenginlik katmışlardır. Bezemelerde Anadolu Selçuklu döneminde daha yaygın bir biçimde kullanılan rumi ve palmet motiflerinin yanı sıra doğada bulunan diğer bitki motiflerinin de ağırlık kazandığı görülmektedir.

XV. yüzyıl Osmanlı ahşap işçiliği örneklerinde kompozisyonlar bitkisel süslerin yanında kitabeler ve geometrik şekillerle de zenginleştirilerek daha değişik bir görünüm kazanmıştır. Edirne Beyazıt Camii, Topkapı Sarayı Hazine Dairesi kapıları ve Ankara Etnografya Müzesi’nde muhafaza edilen çeşitli kapı örnekleri, Osmanlı ahşap işçiliğinin teknik, kompozisyon ve motifler açısından en kayda değer örnekleri olup, XV. yüzyıl Osmanlı ahşap oyma sanatının karakterini de ortaya koymaktadırlar. Osmanlılar oyma ve sedef kakma işçilikte rumili bezemelerin yanında dört yapraklı yonca motifine de yaygın bir biçimde yer vermişlerdir.

XVI. yüzyıl Osmanlı ağaç işçiliğinde çiçekli bezemenin bütün yüzeyi kapladığı ve rumilerle daha karmaşık bir hal aldığı açıkça gözlenir. Bu karmaşık üsluptaki ahşap süsleme tekniğini en iyi açıklayan örnekler, Topkapı Sarayı Bağdat ve Revan Köşklerinin kapılarında görülür. Ayrıca bu kapılarda, o zamana kadar ahşap işçilikte motif olarak rastlanmayan çintemani (üç top) motifine de yer verilmiş ve kompozisyon fildişi kakma yazı frizleriyle tamamlanmıştır. Yine XVI. yüzyıl, Türk ahşap işçiliği açısından çok önemli bir dönem olmuştur. Zira, bu yüzyılda Topkapı Sarayı’nda ahşap işçilikle ilgili atölyeler kurulmuş ve Türk ağaç işçiliğinde şah eser sayılacak örneklere imza atan pek çok usta bu atölyelerden yetişmiştir.

XVII-XVIII. yüzyıllar arasında bir takım ilave tekniklerle ahşap tezyinatın zenginleştirilmesi yoluna gidildiğine tanık olunmaktadır. Ahşap eserlere sedef, bağa ve fildişi gibi elemanlar kakma yöntemiyle uygulanmak suretiyle daha renkli ve canlı bir görünüm elde edilmeye çalışılmıştır. 1730’lu yıllardan itibaren başlayan Batılılaşma rüzgarları etkisini her alanda olduğu gibi ahşap işçilikte de göstermiş, bu da Avrupa’nın Barok ve Rokoko üsluplarına ait motiflerin ahşap tezyinatta yer almasına neden olmuştur. Yine bu dönemde sedef mozaik tekniğinin yaygınlaştığı görülmektedir.

XIX. yüzyılda ahşap üzerine Edirnekâri boya bezeme uygulandığı ve bu yöntemin de daha çok, trabzan ayaklarında, dolap kapaklarında, çekmecelerde ve tavan göbeklerinde yer aldığı görülmektedir.

Anadolu’da konstrüktürel eleman olarak sadece taş değil, ahşap da kullanılmıştır. En önemli konstrüktürel elemanlar olan taşıyıcı ayaklar ve örtü, pek çok yapıda ahşaptandır ki, bunlara sanat tarihi dilinde ahşap destekli veya ahşap tavanlı camiler (düz dam örtülü camiler) denir. Ahşap camilerin ilk örnekleri XIII. yüzyılın ikinci yarısında Anadolu’da görülür. Afyon Ulu Camii, Sivrihisar Ulu Camii, Ankara Arslanhane Camii ve Beyşehir Eşrefoğlu Camii ahşap camilerin en güzel örneklerindendirler. Ahşap camilerde kirişleme yöntemiyle yapılan ahşap tavanlar, yine ahşap sütunlarla desteklenmiş, üzerlerine de stalaktitli ve zengin süslemeli başlıklar yerleştirilmiştir. 1711 tarihli Ardahan Müderris İbrahim Efendi Camii ahşap tavanlı camilerin Doğu Anadolu Bölgesi’ndeki en önemli temsilcilerinden biri olarak karşımıza çıkar.

Kübik alt yapı üzerine dikdörtgen planlı olarak inşa edilmiş olan Müderris İbrahim Efendi Camii’nin ahşap kapı kanatlarında oyma-kabartma tekniğinde işlenmiş baklava motiflerine yer verilmiştir. Aynı cami, iki yanda iki yuvarlak ahşap sütunla desteklenen düz bir ahşap tavanla örtülüdür. Bu ahşap tavanın ortasında bir göbek, göbek kısmının ortasında ise, kandil asmak için bir sarkıt bulunur. Söz konusu tavan göbeği, çevresi çubuk biçiminde hatlarla belirlenmiş iki kare zeminin merkezinde yer alan iç içe sekiz kollu bir yıldız motifi ile süslüdür. Müderris İbrahim Efendi Camii’nin ahşap desteklerinin üzerinde de aşağıya bakan kısımları volüt biçiminde çentilmiş ahşap atkılar, ahşap sütun gövdelerinde ise, oyma tekniğinde işlenmiş bitkisel motifler yer alır.

Ahşap camilerde, XVIII. yüzyıldan itibaren başlayan ve XIX. yüzyıla doğru etki alanını bütün Anadolu’ya yayan üslup değişikliğinin etkileri de görülür. Bu camilerin ahşaptan yapılma vaaz kürsüsü, minber, tavan göbeği ve sütun başlıklarında yoğunlaşan ahşap işçilikte, stilize edilmiş çiçek ve yaprak motifleri ve bunların dallarından oluşan tezyinatlar dekorasyonun esasını oluşturmaktadır. Batılı etkilerin bölgesel sanat anlayışlarıyla kaynaştırılarak vücuda getirildiği bu işçiliğe en güzel örnekler, Gümüşhane, Bayburt, Erzurum, Ardahan ve Kars bölgelerinde karşımıza çıkmaktadır. Ardahan’daki 1861 tarihli Derviş Bey Camii, Çıldır/Doğruyol (Cala) Nahiyesi Camii (Resim: 5) Doğu Anadolu’daki geç devir Osmanlı ahşap işçiliğinin zengin örneklerini ve üslup değişiminin bölgesel anlayışla kaynaşımını sunmaktadırlar. Doğruyol (Cala) Nahiyesi Camii’nin ahşaptan yapılmış bütün unsurlarında, bitkisel motiflerin ağırlık kazandığı bir tezyinat göze çarpar. Minber giriş alınlığında yer alan akant yaprakları ve bitki dallarından oluşan dekorasyon Osmanlı’nın son dönemlerindeki Batılı etkilerle birlikte değişen sanat üslubunu çok açık bir şekilde sergilemektedir. Aynı caminin vaaz kürsüsünün gövdesi, yatay bordürlere bölünmüş olup, her bordürde farklı geometrik ve bitkisel tezyinat uygulanmıştır. Oyma (kabartma) tekniğinde işlenmiş motifler, oldukça girift bir kompozisyon sergilemektedir. Ahşap taşıyıcıların gövdelerinin üst kısımlarında, oyma tekniği ile yapılmış geometrik ve bitkisel motiflerin oluşturduğu zengin kompozisyonlar yer almaktadır (Resim: 6-7). Bu süslemeler arasında iki bitki dalı arasında ibrik motifi, düğümlü geçme motifleri, geometrik işlemeli kare ve daire biçimli madalyonlar, bir vazodan çıkan lale motifleri dikkati çeken örneklerdir.

Ahşap, sadece camilerde değil sivil mimarlık örneklerinde de asıl yapı elemanı olarak kullanılmıştır. İstanbul’daki yalılar, konaklar ve köşklerin yanı sıra Ankara, Kütahya, Kula, Safranbolu, Mudurnu, Erzurum, Gaziantep vb. evleri ahşap yapı sanatının en güzel örneklerini teşkil etmektedirler. Ahşaptan yapılma sivil mimarlık örneklerinin özellikle tavan, yüklük, çiçeklik, dolap kapağı, terek vb. kısımlarında Türk ahşap işçiliğinin zengin teknik ve motif örnekleriyle karşılaşmak mümkündür. Erzurum’dan XIX. yüzyıl başlarına ait Hanağasıgil Evi’nin selamlık tavanı (Resim: 8-9) bunun en güzel örneğidir. Oyma tekniğiyle ayrı ayrı işlenmiş bitkisel motiflerin tavana çakılarak tutturulması suretiyle oluşturulmuş çarkıfelekli tavanın ahşap dekorasyonu, Türk ahşap oymacılık sanatının ince estetik zevkini ve Türkün sanat hünerini sergilemektedir.

Benzer özelliklerdeki süslemeleri diğer Erzurum Evlerinin tandır evi raflarında, yüklüklerinde, çiçekliklerinde ve selamlık tavanlarında bulabilmek mümkündür. Çıldır’a bağlı Taşdeğirmen (Çamdura) köyündeki 1865 tarihli Celal Çelik Evi, Batılı etkilerle bölgesel anlayışın kaynaştırılarak oluşturulduğu Türk ahşap işçiliğine güzel bir örnek teşkil eder (Resim: 10). Evin misafir odasının doğu ve batı yönlerinde bulunan oturma sekileri, terekler, dolap, yüklük ve kandillikler tamamen ahşap malzemeden yapılmış olup, Türk ahşap oymacılık sanatının bitkisel örneklerinin sergilendiği zengin bir kompozisyon sergilemektedirler. Oyma tekniği ile tek tek işlenen bitkisel motifler, zemine yapıştırılmak suretiyle ince bir dekorasyon meydana getirilmiştir.

Özellikle sivil mimari örneklerinin ahşap dekorasyonunda sıkça karşımıza çıkan bir hususiyette; kökeni Orta Asya ahşap, metal ve kemik işleme sanatındaki Avrasya hayvan stiline kadar giden figürlü bezemenin, sıkça kullanılmasıdır. Bunun en güzel örneklerinden birkaçı, Çıldır’ın Yukarı Cambaz köyündeki 1794 tarihli İsmail Ağa Konağı’nın ahır bölümündeki ahşaptan at figürü biçiminde işlemelerde karşımıza çıkar.

Bu figürler, Hun sanatına kadar uzanan köklü bir geleneğin, XVIII. yüzyıl sonlarında ahşaba yansımış biçimi olarak görülür. Bu uygulamanın değişik bir varyasyonunu, Altaylar’da II. Pazırık Kurganı’ndan çıkan, masa ayakları olarak yapılmış kaplan veya pars figürü biçimindeki ahşap işlemelerde görebilmekteyiz.

Yine Çıldır’a bağlı Öncül köyündeki XVIII. yüzyıl sonlarına ait Cemal Havuz Evi’ndeki figürlü bezemeler, figürlü ahşap süslemenin başka bir örneğini oluşturur. Aydınlatması bacadan sağlanan evin misafir odasının tavanı, ocak nişi ve raflarının bulunduğu kuzey duvarı ve ahşap destekleri zengin bitkisel motifler içeren tezyinata sahiptir.

Kuzey duvarın üst kısmı bitkisel motifli yatay bir bordürle nihayetlenmektedir. Bu bordürün üstünde yan yana üç pano yer almaktadır. Yatay bordürün ortasında çiçek motifli yuvarlak bir madalyon ve bunun iki yanında ise, sözünü etmeye çalıştığımız ön ayaklarını yukarı kaldırmış birer aslan figürü işlenmiştir. Aslan figürü de İslam öncesi Türk sanatlarında, özellikle maden ve ahşap sanatında sevilerek kullanılan bir figür olup, İslamî devirde de taş, ahşap, maden ve hatta çini sanatında eski Türk geleneğinin ve kültürünün bir uzantısı olarak kullanılmaya devam etmiştir.

Türk ahşap işçiliğinde ev araç-gereci ve süs eşyası yapımı da üzerinde durulması gereken önemli bir konudur. Anadolu’nun özellikle ağaç elde edebilmenin daha kolay olduğu ormanlık bölgelerinde ev araç-gereci, baston ve süs eşyası yapımının yaygınlık kazandığı ve bunun ustalarının yetiştiği görülmektedir. Gümüşhane ili’ne bağlı Kürtün ilçesi ve çevresi[8] bu alana güzel bir örnek oluşturmaktadır. Yörede şimşir ve ceviz gibi sert ve dayanıklı ağaçların yaygın olması, burada bu geleneksel ahşap araç-gereç yapımını sürekli kılmıştır.

Günümüzde bu sanat dalıyla uğraşanlar az sayıda olsa da özellikle bazı atölyelerde küçük ev eşyası niteliğindeki sandık, beşik, çekmece gibi ev mobilyacılığından (Resim: 11) fıçı, bidon, yayık, atkı, yaba, oklava, pişirgeç, sini, kasnak, kalbur, havan, tokaç, kaşık, kepçe, çatal, merdane, et ve ekmek tahtalarına kadar çeşitli ev gereçlerinin (Resim: 12) üretimleri yapılmaktadır. Bunlara ilaveten usta eller evlerde ve bürolarda kullanılmak üzere kalemlik, yazı altlığı, isimlik, duvar levhası vb. gibi süs ve kullanım eşyaları ile beşik, çeşitli hayvan şekilleri, yelkenli, tarak, tekerlekli çocuk yürüteçleri, cami modelleri gibi oyuncak üretimlerini de gerçekleştirmektedirler. Bu üretimlerin büyük bir kısmı oyma-kabartma yöntemiyle ustalarının hünerli elleriyle yapılmakta, bir kısmı da torna, planya, hızar, el testeresi vb. gibi modern aletler kullanılarak yapılmaktadır.

Görüldüğü gibi ahşap sanatı, İslam öncesi Türk sanatlarında erken örneklerini vermiş ve giderek İslam ülkelerinin çoğunda büyük önem kazanmış bir sanat dalıdır. Anadolu’da Selçuklular ile gelişip kendine özgü bir niteliğe ulaşmış olan bu sanat, Osmanlılarda da zengin örneklerle yaygınlaştırılarak kullanılmış ve günümüzde de küçük el sanatlarında varlığını devam ettirmeye çalışan bir sanat olmuştur.

Ali Murat AKTEMUR

Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 6 Sayfa: 99-105

Reklamlar

Etiketlendi:, ,

www.ozelburoistihhbarat.com

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

%d blogcu bunu beğendi: